ÖZGÜRLÜKTEN ÇARKLARA: KADININ MODERN DÖNÜŞÜMÜNDE KAYBEDİLENLER
Ramazan Yasak
Günümüz dünyası, kadına iktisadi hayata katılması için cazip bir vaatte bulundu: “Kendi paranı kazan, kendi kararını ver, özgür ol.” Ne güzel bir slogan; tıpkı davulun uzaktan gelen sesi gibi, kulağa hoş geliyor. Ancak gerçek hayat o romantik sloganlar gibi işlemiyor. Vaat edilen o “özgürlük”, endüstrinin dişlileri arasında bambaşka bir şeye dönüştü. Kadınlar iş hayatına girdi, parasını kazandı, kısmen kararlarını verdi ama özgür olamadı.
Sistemin tüketiciliği, kabalığı ve bireyciliği doğrudan kadını hedef aldı; çünkü kadın, daha önce alışık olmadığı bir sahada, oldukça sert kuralları olan bir maçın içine itildi. Oysa kadın, toplumumuzda ailenin merkezinde mükemmel bir muallime, birleştirici bir güç ve huzurun temel taşıydı. Bugün ise modern algı, kadını bu aile yapısından koparıp bireyciliğin soğuk duvarları arasına hapsetti. Karmaşa, kariyer baskısı ve “daha çok çalış, daha çok tüket” döngüsü; kadının kültürel ve geleneksel kodlarını aşındırdı. Bir zamanlar iş bölümüyle yürüyen hayatlar, şimdi bireyin tek başına sırtına yüklenen ağır birer kambura dönüştü.
“Kendi başına ayakta kalma” masalları… Bu acımasız rekabet, bu bitmek bilmeyen mesai, kadını daha yüksek performans göstermeye mahkûm etti. Mahkûmiyetin ve birilerine kendini kanıtlama zorunluluğunun olduğu yerde özgürlükten dem vurulamaz. Hele bir de hem çalışıp hem aile kurmaya çalışan kadınlar… Onlar tükenmişliğin eşiğinde. Eve döndüğünde bitmeyen iş yükü, belki kimsenin ekstra performans beklemediği ama kadının kendi kendine kurduğu o ağır vicdani baskıyla birleşince, sırtındaki kambur daha da belirginleşiyor. İki farklı dünyanın yükü altında direnen bir kişilik…
Sormamız gereken soru şudur: Endüstriyi aileye tercih etmek, günün sonunda kadına gerçek bir özgürlük mü getirdi? Yoksa kadını bireysel bir dünyaya mahkûm ederek onu daha savunmasız, daha esir bir kişilik haline mi getirdi? Aile hayatından uzaklaşan kadın, merhamet göreceği bir ortamdan mahrum kalan nesillerin yetişmesine de zemin hazırladı; günün sonunda merhamet görmeyenler, merhamet de göstermedi.
Peki, tüm günâhı kadına yüklemek olur mu? Elbette hayır. Aslında kadını endüstriye köle yapma fikriyatı, bizzat eril zihniyetin bir ürünüdür. Bu anlamda erkek, süreçte hiç de masûm sayılmaz. Kendi iktidar ve kâr hırsları, kadınları “ucuz ve verimli iş gücü” olarak kullanma plânlarının dozunu artırdı. Eril zihniyet, bu noktada samimi bir özeleştiri yapmak zorundadır.
Peki, ne yapmalı?
Ne kadını güneşten mahrum bırakan yobaz bir anlayış, ne de onu sistemin kölesi kılan o hırslı, eril ve yıkıcı modern düşünce… Çözüm, zıt kutuplar arasında kurulacak bir muvazenedir. Yani insanın fıtratına, özüne ve huzuruna uygun olanı bulmakta…










