M. HAMANEY: CAYDIRICILIK, DAHA GÜÇLÜ OLMAKTAN GEÇİYOR
İran’da 1-11 Şubat 1979 tarihleri arasında gerçekleşen devrimle İran halkı Şah Rıza Pehlevi’yi iktidardan düşürdü. Şahlık rejimini destekleyen ABD’nin Tahran’daki Büyükelçiliği 4 Kasım 1979’da bir grup üniversite öğrencisi tarafından baskına uğradı ve bu sırada da büyükelçilik binası yağmalandı. ABD Büyükelçiliğinin işgâl edilmesinin ardından elçilikte görevli 66 kişi ABD ajanı oldukları gerekçesiyle rehin alındı.
Büyükelçiliği basan öğrenciler, birkaç gün sonra 13 rehineyi serbest bıraktı. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, ABD’nin İran’ın “şantajlarına” boyun eğmeyeceğini söyledi. ABD operasyonları başarısız oldu. Bir C-130 Hercules uçağı ve bir helikopter infilak etti, sekiz Amerikalı asker öldü.
ABD, bu başarısız operasyondan sonra askerî müdahale ile başarı elde edemeyeceğini kabûl ederek diplomasiye yönelmek zorunda kaldı.
⚡️İran’da Amerikan Büyükelçiliği baskınının gerçekleştirildiği 4 Kasım, “Küresel Emperyalizmle Millî Mücadele Günü” olarak ilân edildi. ‘Küresel Emperyalizme Karşı Milli Mücadele Günü’nün 47’nci yılında Talegani caddesinde yürüyüş düzenlendi ve Amerikan saldırganlığı İran halkı tarafından bir kez daha protesto edildi.
Son savaşlarda Amerika ve İsrail’e büyük bir mağlûbiyet tattıran İran lideri Seyyid Mücteba Hüseyni Hamaney de 4 Kasım Küresel Emperyalizmle Millî Mücadele Günü vesilesiyle bir mesaj yayınladı. Mücteba Hamaney, mesajında şunları dile getirdi:
Belki de bu yılki 4 Kasım (13 Aban) gününde İran milletinin, cani Amerika ile olan hesabını net ve şeffaf bir şekilde bildiği söylenebilir. Ancak Amerika’nın giderek artan düşmanlığının köklerini, nedenlerini ve dönüm noktalarını ve İran milletinin buna karşı oluşturduğu sağlam safları gözden geçirmek, bu yolun geleceğine ışık tutacaktır.
Amerika’nın İran milletine yönelik zulmünün başlangıç noktası, yetmiş yıldan fazla bir süre öncesine dayanmaktadır; nitekim ulusal kaynakların ve sermayelerin, özellikle de petrolün yağmalanmasını sürdürmek amacıyla 19 Ağustos (28 Mordad) darbesini gerçekleştirdiği zamana rastlar.
İslam İnkılabı’nın zaferine kadar geçen sonraki on yıllar da Amerikalı yöneticilerin İran milletinin varlıklarını gasp etmek için yoğun çaba harcadığı bir dönem olmuştur. Bu süreçte SAVAK’ı kurup topluma ağır bir güvenlik atmosferi dayatarak, dönemin zalim yönetiminin her türlü protesto hareketini bastırmasının önünü açmışlardır.
(…)
Tüm bu aşamalarda Amerikalı müstekbir liderler ve uzantıları her zaman kendi tahakkümlerini dayatmanın ve İran’ı teslim almanın peşinde olmuşlardır; hatta bu zorbalığın son versiyonlarında, uluslararası tüm sahte ve aldatıcı usulleri bir kenara bırakıp küstahça ülkeyi bölmenin, millete diz çöktürmenin, sistemi çökertmenin ve İran’ın köklü, özgün medeniyetini yok etmenin arayışına girmişlerdir.
Şüphesiz her aşamada gayretli İran milletinin sarsılmaz irade kayalıkları ve saha gerçekliğinin sert duvarıyla karşılaşmışlar; yanlış hesaplarının ve küstahça vehimlerinin sonucunu, Amerikan halkının ve Amerikan hükümetinin kukla yönetimlerinin omuzlarına yüklenen ağır maliyet küfelerinde görmüşlerdir.
Şimdi Amerika’nın Müslüman İran milletiyle olan eski düşmanlığının ve tüm İranlıların bu düşmana karşı gösterdiği yiğitçe direnişin öyküsü öyle bir noktaya gelmiştir ki, sadece 4 Kasım değil, artık tüm günler ve saatler Büyük Şeytan’a karşı duruş ve mücadele günleri hâline gelmiştir.
Nitekim Fars Körfezi ve özellikle Hürmüz Boğazı sahnesi, Amerika’nın yenilmezliği efsanesinin batıl olduğunu tescillediği gibi, kendi halkından başka bir güce dayanan hükümetlerin zayıflık ve zilletini ve büyük güçlerin kendi kukla rejimlerini korumadaki vefasızlığını ve acziyetini göstermektedir.
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde sevk ve idare uygulaması ve bölge ülkelerindeki Amerikan askeri üslerini kullanılamaz hâle getirmesi, her ne kadar Üçüncü Dayatılan Savaş’taki Amerika saldırılarına ve cinayetlerine bir tepki olsa da, aynı zamanda küstahlığa karşı bölgesel boyutlarda bir ilk cihad sayılır; tecavüzlerin tekrarlanması hâlinde çok daha geniş boyutlar kazanacaktır.
Bu iktidar nişanesi, Hak cephesinin alanlarındaki birlik ve Filistin’den Lübnan’a, Irak’tan Yemen’e kadar Direniş Cephesi’nin akıllıca ve muktedir destansı mücadeleleriyle birleşerek Hak cephesi bayrağının yükselişinin ve yeni dünya düzenine zemin hazırlanmasının parlak ve umut verici bir müjdesidir. Çünkü Hak cephesi tevekkül, istikamet ve fedakarlığa sahip olduğu sürece, Batıl cephesi hangi güç ve imkana sahip olursa olsun onun karşısında duramayacak; geri çekilme ve bozgun onun kesin sonu olacaktır: “Şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur.”
(…) Bugün müstekbirlerin kendi elleriyle sebep oldukları rezaletler sonucunda, Amerika’nın gerileyen gücü ve tahakkümü hem sert askeri güç hem de yumuşak uluslararası güç boyutunda geri dönülemez bir çöküşe sürüklenmiş ve dağılma süreci hızlanmıştır.
Şayet hâlen küresel tahakküm sistemindeki parti ve kanat değişikliklerine veya tutum değişimlerine dair zerre kadar umut besleyenler varsa ya da Amerika’ya taviz vererek onu İran milletine düşmanlık etmekten vazgeçirebileceklerini sananlar varsa, büyük bir yanılgı içindedirler.
Bu batıl tasavvur, Müslüman İran milletinin tevekkül, istikamet ve mücahede sayesinde elde ettiği yüce zaferlere karşı bir nankörlüktür. Büyük Şeytan’ın arzusu İran milletinin kayıtsız şartsız teslim olmasıdır; mütehakkim düşmana karşı sergilenecek en küçük teslimiyetçi eğilim, şehitlerin kanı ve milletin fertlerinin fedakarlığı sayesinde elde edilen devasa sermayeyi heba edecek ve müstekbir düşmanı daha fazla açgözlülük, sonraki savaşlar ve cüretkarlıklar için cesaretlendirecektir.
Mutlak caydırıcılık noktasına ulaşmanın tek yolu, her alanda kalkınma doğrultusunda “Daha Güçlü İran” stratejisinin sürdürülmesidir. (…)”










