TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR -1- Selim GÜRSELGİL

TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR -1- Selim GÜRSELGİL

ÖNSÖZ

1991 yılının Kasım ayıydı. Toplanmış bir grup halinde, çıkmakta olan Taraf dergisine katıldık. O zaman bir çoğumuz için ihtilâlci kavga yepyeni bir boyut kazandı.

Ben o döneme ve onun ardından gelen yıllara yazılarımla şahidlik etmeye çalıştım. Şimdi bu yazılarımı toplayarak içiçe iki görevi yerine getirmek istiyorum:

Birincisi; o dönemi bilmeyen bugünkü gençlere o dönemin duygu ve düşünce dünyasını sunmak ve onları da o duygu ve düşünce dünyasına dahil etmek.

İkincisi; o dönemin duygu ve düşüncelerini bir nevi kendimizde yenilemek, moda tabiriyle “güncellemek” ve o yazıları adeta bugün yazılmış yazılar haline getirmek.

Şimdi eski dergiler sağda solda bulunabilir, okunabilir. Fakat bunlar orada kaldığı sürece sadece arşivlik bir değer belirtirler. Yani kendi hâllerinde onların zamanları geçmiştir ve ancak üzerinde yapılacak yeni çalışmalar için kıymet ifâde ederler.

Nitekim burada yapmaya niyetlendiğimiz de böyle bir çalışmadır. Arşivlik belgeler üzerinde yeni bir şuur canlandırma ve değerlendirme faaliyetidir. Bir tür “nefs muhasebesi”dir.

Bu gereklidir. Zira o dönemde bir çoğumuzun yaşları çok gençti ve bir çok yerde duygularımız düşüncelerimizin önünde gidiyordu. Dolayısiyle o günkü yazıları o günde bırakmamak, bugüne taşımak ve “onların muradı buydu” şeklinde ele almak ihtiyacı vardır.

Anlaşılacağı üzere, gençlik mücadelemizi şimdiki şuurumuzla değerlendirmek gibi önemli bir vazife ifâ etmeye çalışacağız. Böylece işin hem gençlik ve heyecan tarafının, hem de kendi içinde olgunlaşmasının bütün açıklığıyla ortaya çıkacağını umuyoruz.

İnşallah yararlı olur.

SG, Ekim 2016

 

 

İHTİLÂLCİ ŞUUR VE PROVOKASYON

 

“Provokasyon” Kavramı

Provokasyon” kelimesi, kışkırtma ve saptırma mânâsında kullanılıyor. Siyasî terminolojide, hedef şaşırtmak veya bir kesimi galeyana getirmek için girişilen eylemlere “provokasyon” deniliyor. Böylece bir provokasyon, o eylemi yaptı sanılanlardan tamamen başka, gerçek kimliği ve hedefini gizleyen mihrakların, kamuoyunu yanıltmak ve belli bir kesimi harekete geçirmek için başvurdukları bir yol olmuş oluyor.

Provokasyon”a başvuranlar, ekseriya emperyalist devletlerin gizli servisleri ve maaşlı maşalarıdır. NATO’ya bağlı illegal birimlerin, CIA’nın, KGB’nin, MOSSAD’ın İkinci Cihan Harbi’nden sonraki “Soğuk Savaş” döneminde dünyanın birçok ülkesinde provokasyon gerçekleştirdikleri ortaya çıkarılmıştır. Emperyalistler bu sayede açık açık ve resmen kotaramadıkları işlerin üstesinden gelir ve yönettikleri toplumların istedikleri gibi düşünüp heyecana kapılmasını sağlarlar.

Türkiye bu bakımdan hiç de ihmal edilmiş bir diyar sayılmaz. Cumhuriyetin kuruluşundan, hatta daha evvelinden beri, siyaset ve toplum gündemimiz, namlı provokasyonlarla kilitlenmiştir. II. Abdülhamid’in hal’ine yol açan 31 Mart Vak’ası, tipik bir provokasyondur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu mirasın şaşaayla sürdürüldüğünü görüyoruz. Menemen Provokasyonu, Şeyh Said İsyanı, Dersim İsyanı hep bu hizada anılabilir; provokasyon yoluyla kitleler kanalize edilmiştir. Demokrat Parti zamanındaki 6-7 Eylül olayları da provokasyona tipik bir örnektir.

Soğuk Savaş yıllarında, ülkemizde emperyalist maşaları cirit atmaya başlayınca, provokasyon ansiklopedisine ne yaman fasiküller eklenmiştir. Solculara göre Sağ adına yapılan eylemlerin arkasında, Sağcılara göre pek çok Sol eylemin arkasında yabancı servisler vardır ve bunlar hep “provokasyon”dur. Bu provokasyonlara hep çeşitli sebebler izafe edilmiştir. Kimisi, ülkeyi kaos ortamına sürüklemek ve darbeye zemin hazırlamak demiş; kimisi silah teknolojisine Pazar açmak demiş; kimisi daha başka emperyalist emellerden söz etmiştir.

Günümüzde de bu tip şaibeli hadiseler ortalığı kaplamış, hatta bunun etrafında “şaibe üretim merkezleri”, “komplo teorisyenleri” gibi ağır sektörler oluşmuş ve neticede her olayın arkasında bir bit yeniği ve provokasyon ihtimali aranmıştır. Halkımızın, bilhassa camiamızın, bütün bunların tesiriyle bir “provokasyona gelmeme fobisi” yaşadığını biliyoruz. Kolay değildir, 31 Mart Vak’asının, Menemen Provokasyonunun etkisinden kurtulmak; çünkü hep “Şeriat isteriz!” diye ortaya çıkılmış, ama bu güdümlü çıkışlar neticesinde, Müslümanlara saldırmanın bahaneleri oluşturulmuştur. Nihayet hiç ortaya çıkmamak, her türlü cesaretten kaçınmak gibi bir put dikilmiştir.

Bir güç merkezi gelir, Müslümanların sevmediği birine saldırır. Sonra da Müslümanlar o kişiye saldırdı diye Müslümanlara saldırır. Dolayısiyle eylemin ilk adımı bir provokasyondur ve ikincisine zemin açmak için yapılmıştır. Bu tür hadiselerin pek çok defa yapılmış olması, Müslümanları da sevmedikleri kimselere ve zulümlere karşı hareketsiz kılmıştır. Onlar artık bu türden her şeyi “provokasyon” olarak görmüşler ve kendilerine saldırı bahanesi saymışlardır. Nihayet her türlü ileri hamleden kaçınıcı bir halet-i ruhiye içine girmişlerdir.

Ve Menemen (provokasyon) korkuluğunu bir tekmede deviren Şanlı Gölge”… Artık Müslümanlar provokasyondan korkmayacaklar, kendi cesaretleriyle ileri atılacaklar ve bir provokasyonla karşılaşınca da bundan eskisi kadar zarar görmeyeceklerdir. İBDA Mimarı‘nın ünlü hurucunda (1990), bütün provokatörlere açıkça meydan okunmuştur: “Provokasyonlar da bize yarıyor!”.. Dahası kavganın içinde ve samimiyetle bu yola girenlerce şahid olunacak bir mânâdır: Provokasyon yapmak, sadece emperyalistlere mi vergi?.. Oyun, kuralına göre oynanacaktır!..

 

İhtilâlci Şuur

İnanılan sitemin, genişliğine insan meseleleri içinde (cemiyet meydanında) yaşanamadığı şartlarda, inanılan sistemi hayata hâkim kılmanın mücadelesi başlar. Bu mücadeleyi, “düzen değişimi” veya –iktidara gelmek değil- “iktidarı ele geçirmek” veya kısaca “ihtilâl” adı verilen bir şuur sevkeder. Ve bu şuur, düzen değişiminin, iktidarı ele geçirmenin, kısaca ihtilâlin muhtevasını da tayin eder:

– “Aydınlar sınıfına dayalı İslâmcı halk ihtilali!”..

Mesele böylece teşrih masasına yatırıldığında, eğer yığınların zihninde hâlâ tereddüd ve korku pireleri uçuşuyorsa, buna karşı hangi yolla mücadele edileceği bellidir. Tereddüd de korku da bir yere kadar mazur görülür. “Başka türlü olamaz mı?” yollarına dağılan aklı toplamak ve doyurmak gerekir. Olabilir mi? Cezayir’de ne oluyor?.. İran’da ne oldu?.. Afganistan’da neler oluyor?.. Kaç zamandır bizde neler oldu?..Olamayacağına, tek yolun ancak bu olduğuna dair su gibi berrak bir inanç ve bu inanç uğruna mücadeledir ki, korkunun demir parmaklıklarını da birer birer büker ve haşmetle meydana gelir:

-“Oyuncunun dehâsı soylu seyircilerce kavranan gerçek orta yerin belirmesinde parıldar!

Demiştir İBDA Mimarı… O hâlde düşünmek ve bu “şuur”a ermek ve bu şuurun gereğini yapmak mevsimidir!..

 

Anarşi ve Terör

Önce “anarşi” kavramı: Nizamsızlık, disiplinsizlik, kargaşa, fesad… Bütün bunların hakikatine inanan ve devlet, cemiyet, ahlâk ve terbiye kanunlarını çiğnemeyi şiar edinen “Anarşizm” felsefesi… Bu felsefeye inananlar 19. Yüzyılda bütün Avrupa memleketlerine yayıldılar ve bilhassa Rusya’da bir “müminler ordusu” ve birkaç da “aziz” buldular… Bunların, kendilerinden 1.000 yıl kadar önce Ortadoğu’da türeyen Haşhaşîler misâli, yeryüzündeki bütün devletleri yok etmek için, devlet reislerine, krallara düzenledikleri suikastler, bir vakitler Avrupa’da o kadar yaygınlaştı ki, bugün dilimizde “Hasan ile Hüseyin” der gibi bir tabiîlikte yer eden “anarşi ve terör” terkibi doğdu.

Terör”, lûgat hizasında korku salmak, dehşet vermek, tedhiş eylemek demek… Ancak bugün bu kavram ne düpedüz lûgat mânâsında ele alınır, ne de anarşizmin karındaşıymış gibi kullanılır. 20. Yüzyılda anarşi ve terör kavramları birbirinden ayrılmış, anarşi, eski anarşist felsefelerin pasif severleri, “yarı-komünistler” ve “68 kuşağı” muhtevâsı ile işporta tezgahlarında alınıp satılmaya; terör ise “milletlerarası hukuk”un en menfur kelimesi haline getirilmeye başlanmıştır. Bugünün “terörist” kavramı, eski Roma İmparatorluğu’nun “barbar” kavramına eş, emperyalizmin karşısında küfür kutbunu temsil eder ve emperyalist çıkarlara hizmet etmeyen herkese “terörist” denebilir. Giderek bir “terörizm” literatürü geliştirilmekte ve Emperyalizme boyun eğmeyen her Müslümana sadece Müslüman olması hasebiyle “terörist” denilmek istenmektedir.

Ülkemizde henüz bu Amerikan-İsrail jargonu yerleşmemiştir. Bizde terörist deyince, eline silah almış ihtilâlci militan tipi anlaşılmaktadır. Mevcud hukuktaki yeri de aşağı-yukarı bu şekildedir. Hangi ideolojiye mensub olacağı sözkonusu değildir. Ancak politikacılar, bu lastikli “terör” sözünü tıpkı Amerikalılar gibi kullanmaya çalışmakta, kolluk kuvvetlerinin her türlü muhalefetin üzerine saldırmasını “terörle mücadele” diye açıklamakta, bazıları da bir “bölge”yi, bir “cemaat”i, bir kitleyi “terörist” diye suçlamaktadır.  Ancak bu kesimlerin gözünde de “devlet terörü” diye apaçık bir fiil vardır ve işkenceden, göz altında kayıplara, faili meçhul cinayetler ve çeşitli kanunsuz saldırılara kadar pek çok şeyin müşterek ismidir.

Anlaşılan, bu türlü mütalaalarla bir yere varamayacağız. Bizim bu iki kavrama nasıl baktığımız bu tartışmaların neresinde olduğumuz mevzuu, varsın ortada kalsın. Kargaşa ve başıboşluk, her ihtilâlin gıdası ve düşmanına korku salmak ve onu işten-güçten etmek de yine her ihtilâlin tabiatıdır. Bizim yolumuzu ise, Üstad’ın gençliğe armağan ettiği şu altun çizi aydınlatır:

– “Bizim ruh yapımız, hak bildiği yolda, şiddetten başka bir vasıtaya kıymet vermez!

 

Ahlâk Dâvâsı

Ahlâk her işin başıdır ve her işimizin ruhudur; “fiilin içine işlemiş, işletici sıfat”… Biz yalnız ve yalnız onunla varız, onun için savaşıyoruz ve İslâm ahlâkının olmadığı hiçbir şeyi tanımıyoruz. İslâm inkılabının gayesi İslâm ahlâkını hayata hâkim kılmak ve bütün işlerin “işletici sıfat”ı yerine koymaktır.

Fakat bu arada, Makyavelistler ve pragmatistler şunu der:

– “Gayeler, vasıtaları meşru kılar!”

Bir bakıma doğrudur. Gayelerin kudsiyeti, onlara ulaşmak için başvurulan her vasıtayı da takdis eder. Fakat bu doğru, tıpkı Batı’nın kendi gibi hakikat karşısında havada kalır ve gerçek ahlâk meydanında salim bir köşeye oturamaz. Nitekim, Hristiyanlar ve Yahudiler, gayelerinin temizliğine inanmakla, her türlü kirlilikten arî olacaklarını sanmışlardır. Asıl bu Yahudi ahlâkıdır. Her türlü ahlâkdışı vasıtaya seve seve başvuran, faiz ve tefeciliğin en iğrenç örneklerini sergileyen, fuhuştan her türlü sapıklık ve düşkünlüğe varıncaya kadar girmedik bataklık bırakmayan Yahudi, sadece gayesinin –ki bu Siyonizm gayesidir- kendini aklayacağına inanmıştır. Batı’da bu söz biraz da oradan gelir.

Halbuki bir Müslüman için, buna imkân yoktur. Müslümanın vasıtaları da, gayesi kadar –tastamam o kadar- meşrû ve mukaddes olmalıdır. “Dar’ül İslâm” ve “Dar’ülHarb” kavramlarını dile dolamakla da, Yahudi ahlâkına kapı açılamaz; çünkü bunların da hudud ve muhtevaları bellidir. Çoğu zaman kafa karışıklığının sebebi, “ahlâk” yerine “kanun” kavramını koymak ve mevcud kanun maddesini çiğnemeyi, ahlâkı çiğnemek addetmektir. Bunun doğru olmadığı besbellidir. İslâm ahlâkı, bir kâfiri tekmelemeyi, bir tefeciyi men etmeyi, yasadışı bir kumarhaneyi mahalleden uzaklaştırmayı gerektirdiği zaman, kanun bunu emretmez, sadece boyun eğer!…

Zira “Hak yok, vazife vardır!” diyen devlet anlayışı, çoktan tarihin çöplüğün gönderilmiştir. Bugünün medenî dimağları, “Hakk’ın olmadığı yerde hiçbir vazife ve mesuliyet kabul etmiyoruz!” diye konuşmaktadır. Hem de hiçbir!..

 

İbdacılık Ayrıcalıktır

İslâmcı kavganın öncüsü Şanlı GÖLGE’nin açtığı yolda birer nefer olmaktan üstün şeref tanımıyoruz. İslâm’ın yeniden yeryüzünde hükümran olması ve insanlığı zulüm ve cehalet bataklığından kurtarması için bütün kalbimizle dua ediyor ve bütün kalbîliğimizle mücadele vermek istiyoruz. Bu dua ve mücadelenin de, yollar arasında en doğru –tek doğru- olduğuna yürekten inandığımız için, bütün gençliği, Müslüman halkımızı, saflarımıza davet ediyoruz.

Ne var ki, burnumuza, otobüs kalabalığını fırsat bilenlere mahsus kötü kokular geliyor: Hâlâ biri oradan, bizim Müslümanları kırdırmak için düşman tarafından tezgahlanmış bir provokasyon şebekesi olduğumuzu düşünüyor… “Düşünüyor” lafın gelişi, düşünecek kafacığı olsaydı, tıpkı bizler gibi İBDA Mimarı’nın tek sözünü görünce, Hak’la bâtılı birbirinden ayırır ve artık şeytanın boyunduruğuna girmezdi. Bir sözle, en geriden en ileri fırlayıp, yılgın ölgün bir taş üstünde otururken, bir ânda can düşmanının gırtlağına pençesini geçiren cengaverlere yedi gömlek uzaktan bakıp, “bizi kırdırmak istiyor!” diyen kimse, acaba Müslüman mıdır, yoksa münafık mıdır?

Fakat dedikodu üretiminde üstlerine yok… Bizim takvâmızın eksikliğinden, ihlasımızın zayıflığından, zühdümüzün narinliğinden dem vuruyorlar… Karganın yavrularını beslemesi gibi, bu lokmaları ajanlar hainlerin ağzına koyuyor ve onlar da geveliyorlarlar… Şu kadarı, kendine Müslüman diyen herkese yetmeli: BİZ, İslâm’ın emirlerini yerine getirmemeye cevaz verenler değiliz –Şeriat ne dediyse o!-, bu gibilerini siz, her gün yeni bir fetva, yeni bir mezhep, hatta yeni bir din uydurmayı âdet edinen kendi çevrenize sorun… Herhalde bizim hakkımızda bundan ötesini araştırmak da sizin üstünüze vazife değildir!

Yaşanmaya değer hayat”a hasret ateşini, kâfir, münafık ve ahmak soyunun tükürükleri söndüremeyecektir. Sözün özü, Büyük Doğu Mimarı’nın dilinden dökülendir:

Bekleyin görecektir duranlar yürüyeni!

(Taraf dergisi, 10. Sayı, Aralık 1991)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: