KÜRT MESELESİ, KÜRT’ÜN MESELESİ Mİ?
Ulaş TUNCA
“Kürt meselesi nedir?” sualine “Kürt’ün meselesi ne olmalıdır?” sualiyle verilecek olan cevab, aynı zamanda bu meselenin çözümünü de gösterici bir mâhiyet taşımaktadır. Bunun cevabı, bu mânâda, “Kürt meselesi sadece Kürt’ün meselesi midir?” sualini de beraberinde sordurmaktadır.
Ortada bir mesele varsa ve bu meselenin Kürt’ün meselesi olduğu söyleniyorsa, bu durum, mensubu bulunduğu İslâm kadrosunun bütün kavimlerini ilgilendirir.
Kürt, mensubu bulunmakla şereflendiği İslâm dairesinde diğer kavimlerle beraber aynı meselelerin muhatabıdır. Kürt’ün, Türk’ten, Arab’tan, Çerkes’ten ve sair Müslüman kavimlerden ayrı ve gayrı meselesi olamaz. Müslümanlık dairesinde cereyan eden bütün hâdiseler “ümmet” çatısı altında bulunan her kavmin ortak meselesidir. Yani, Kürt’ün meselesi aynı zamanda Türk’ün de meselesidir, Arab’ın da meselesidir, Çerkes’in de meselesidir.
Asıl mesele edilmesi gereken, meselelerin bigâneliğinde, kendilerine sunî ve nefsanî mesele arayan meselesizliklerin boşluğunda kıvrananlar, Müslümanlığın birleştirici değerlerinden, imtiyazlarından, izzet ve şerefinden mahrum kalıp bu dairenin dışında kalarak, kendi kavmiyle beraber, bütün bir ümmete düşmanlık edenlerdir. Dost ve düşman kutublarını gösterici bu tarz tezahürlerin ayırımı, Müslümanların ferâsetinde aşikâr olmaktadır.
Sözde Kürt’ün meselesine sahib çıktığı iddiasıyla Kürtçülük yapıp Kürt’e kıyan ve sözde Türk’ün meselesine sahib çıktığı iddiasıyla Türkçülük yapıp Türk’e kıyan ve hem Kürt’lüğün hem de Türk’lüğün içini boşaltarak, kavimler arası düşmanlığı körükleyen, fitne çıkaran, birlik ve beraberliği bozan, kavmi asabiyetlerle meydana çıkarak, karşı oluşta kendini var eden ve İslâm’ın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini belirtme liyâkatinden bir nişan taşımayan düzen partilerinin ve örgüt politikalarının sonuna gelindiği, iflas ettiği günümüzde görülmüştür ki; madde ve mânâda örselenen, törpülenen Kürt’ün de, Türk’ün de, Arab’ın da meselesi, derdi, ıstırabı ve kurtuluşu birdir.
Bu toprakların mayasına uymayan ideolojik ve psikolojik faaliyetlerle kendini varetmeye çalışmak; birliği bozmaya, fitneye, bozgunculuk çıkarmaya vesile olurken, şövenist duygularla çözüm aradığını iddia ederek bölücü olmanın öznesi haline gelenler ve “bütün” dışında parça devletçik oluşumlarını destekleyici faaliyetlerin failleri; düşmanın gayesine hizmet etme mevkiindedirler.
Zamanın gerekliliği olarak meselelerin çözümü bir Kürt Devleti kurmak değil, bölgemizde emperyalizmin müdahalelerine yol vermeyecek, emperyalizmi bölgeden söküp atmanın manivelası olacak, içerisinde Kürt’ünde, Türk’ün de, Arab’ın da, Çerkes’in de, Arnavut’un da, Boşnak’ın da, Gürcü’nün de, Laz’ın da, Abhaz’ın da, Roman’ın da kardeşçe yaşadığı, müsâvi şartlarda ve İslâm hukuku karşısında hiçbir kavme imtiyaz tanınmadığı, İslâmî ruha uygun, gerçek “Adalet Devleti”ni kurmaktır. Zamanın gerekliliği ve şartları bize bunu ilhâm ve ihtar etmektedir.
Hucurat Sûresi 13. Âyet meâli:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”
İhtiyaçlarla yürüyen ve merkezinde insan bulunan hayatın devamlılığı içinde “aslın görünebilmesi için gerekli araz” hükmündeki, insanların kavimlere ayrılmasının hikmeti; “birbirlerini iyi tanımaları için” olması; fikrin tecelli imkânı bulduğu kavim ve bu kavim hakikati… İlkel bir psikolojiyle kuru kuruya böbürlenmeye değil, Allah ve Resûlü’ne bağlılığın nurlu idrâkine mâlik, “yaşanmaya değer hayat”ı gösterici bir dünya görüşü ve sistemiyle, İslâm’ın hakikatine yakaşıldığı kadar kendi hakikatini zuhur ettirici olmasından mütevellit, yaşandıkça ve yaşattıkça yaklaşılacak olan bir hakikattir. Sadece kavmî mensubiyet, tek başına bir mânâ ifade etmez ve kıymete değmez. Kürt de, Türk de, Arab da İslâm’a hizmeti ölçüsünde değerlidir, kıymetlidir.
Hangi kavimden olursa olsun, İslâm’a muhatab anlayışın idrâk keyfiyetiyle İslâm’ın hakikatine yaklaştığı ve bu hakikati yaşadığı ve yaşattığı ölçüde azizleşecek ve Allah’a halife olma mertebesinde olan insan, bu hakikatten uzaklaştığı ölçüde de sûflîleşir.
Allah Resûlü (as.) Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arab’ın başka ırka, başka ırkın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir!”
Müslüman kavimlerin İslâm potasında eriyerek kendi öz cevherini parlatacağı Müslümanlık anlayışı içerisinde, kavimler üstü “ümmet” esasına dayanan kardeşlik hukukuyla sarkacağı her meseleyi çözüme kavuşturucu olması, kavmi asabiyetlerin ortaya çıkardığı meseleleri de çözücü bir mâhiyet taşır.
Eşya ve hâdiselerin her ân yeniliği içinde gelişen ve değişen insan faaliyetinin ürünü olan fikirler ve sistemlerin meydana getirdiği, derinliğine insan ve genişliğine toplum meselelerine, zamanın şartlarına ve gereklerine uygun olarak tevil, tâbir, teşhis ve tedâviler uygulamak ve meselelerin hakikat yönünden çözümü; beşeri sistemler üstü, eskimez, pörsümez, geçmez ve solmaz yeni “Mutlak Fikir”e muhatab anlayışın idrâk keyfiyetiyle mümkündür.
“Mutlak Fikir”e nisbetle şuuruna erilmiş derinliğine düşüncenin hikmet pırıltılarıyla, Ruh ve aklın kıvam bulduğu bilme hassasına erilen irfanla, sarkılacak olan her mesele, doğru düşünceye dayalı, doğru düşünce faaliyetiyle çözüme kavuşucudur.
Kendi iç oluşumuzu tamamlayarak, merkezden muhite doğru bir aksiyonla, ve muhitten merkeze doğru, merkez gayeye hizmet edici faaliyetlerle, kendi kalarak başkalaşmadan başkası için olmak şuuruyla dış oluşu gerçekleştirici ve kendi kendinden ibaret kalabilecek her hareketi mânâlı kılabilme keyfiyetiyle, kendi kâr hânesinde eritmenin tılsımına ermiş, merkezi tecelli plânının mekânı Anadolu’dan dünyaya açılan sahici fikrin hareketçileri olarak; merkezinde insan bulunan ve hayatın tezahürlerinden doğan, topyekün insan ve toplum meselelerinin hâlli ihtiyacına cevab ve çözüm; İslâm’a muhatab anlayışın kuşanılmasıyla mümkündür!..
Kuru kuruya bir kavmiyetçilik ve kavim mensûbiyetiyle böbürlenme psikolojisinin heyecanıyla yapılacak olan ve gerçek milliyetçiliğin hakikatini aksettirici keyfiyet anlayışı belirtmeyen her faaliyet, akim kalıp pörsümeye mahkûmdur.
Bizim milliyetçilik anlayışımız; kavimlerin varlığını inkâra dayalı değildir. Bizim milliyetçilik anlayışımız; “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz!” ölçüsü muvacehesinde, mümin idrâkiyle kendi millî kimliğimize ve değerlerimize sahib çıkarken, aynı zamanda insanlığın ortak iyiliği için de çaba göstererek, taraflısı olduğumuz hakikatin tarafsızlığında yerli, millî, mânevi, bağlantısız, “Mutlak Fikir”e bağlılıktan başka bağımlılığı olmayan bağımsız ve nefs karanlığında kalmış dar görüşlülüğün ve kendi ırkını diğerlerinden üstün gören ve ırkını putlaştıran anlayışı reddeder.
Bizim milliyetçilik anlayışımız; Ruhî muhtevasını Allah Resûlü’ne bağlılık kurarak, mânâyı maddeye nakşederek, usûl ve sitemini inşâ eden ve bu Ruh ve keyfiyet cevherini imân ışığıyla parıldatıcı, İslâm’a bağlı bütün kavimlerin birleşeceği bir potada, kavimler üstü bir ümmet anlayışıyla her türlü ırkçılığı reddeder.
Bizim milliyetçilik anlayışımız; Müslümanlık hududu içerisinde hudutsuz bir milliyetçilik duygusu ve millet sevgisinin, devlette, siyasette, iktisatta, eğitimde, sanatta, sporda, kültürde en alttan en üst kadrolara kadar, birbiriyle âhenk içerisinde kıvamlaşarak parıldayacağı, yıldızlaşacağı bir milliyetçilik anlayışıdır!..
Ne mutlu, İslâm’dan aldığı ışık ve ilhâmı kendi kavmi hususiyetine ve istidadına göre parlatıp aksettirerek kavimler üstü ümmet birliğinde Müslümanlığın şuuruna ererek, İslâm’a muhatab anlayışı kuşananlara!..










