ŞİİRİN ŞAFAĞI

Burhan Halit KOŞAN

Dilin kendisi yolumuzu bulmamızda bir rol oynar mı? Şiirin ilkesi nedir? Şiir dili, ortak dilden farklı mıdır? Dil zafiyetinin, mukaddesatımıza ait zihniyet kodlarının idrak edilememesinde, kültür durgunluğunda ve ahlâkın pıhtılaşamamasında bir rolü var mıdır? Dil zafiyeti, fert ve toplumlarda süfli benmerkezcilik ve narsisizm gibi sapkınlıkların zuhur etmesinde bir rolü var mıdır? Dil, özellikle şiir dilinin kalıcı olmasını ve akıllara kazınmasını sağlayan sanat dalı hangisidir? Dil, bir insanın fikrini ve istikâmetini, siyasette ferasetini, hislerinde ulvi yönlerini kuvvetlendirir mi veya zayıflatır mı? Modern algoritmalar, dilimizi, dinimizi ve örfümüz ile kültürümüzü yozlaştırıyor ve düzleştiriyor mu? Dilin, yani lisanın zenginleşmesi, farklı farklı kelime kullanımının fazlalaşması, kavramlara hassasiyet gösterilmesi, mânâ genişlemesi, derinlik anlayışı, çoğulculuk ve ifade hürriyeti, İmparatorluk yönetimlerinde mi, Cumhuriyet yönetimlerinde mi gerçekleşir?

Mücadelemiz, aziz milletimizin sömürülmesinden ve sömürge yönetiminden kurtulmasıdır!

Mücadelemiz, kavgamız, suskunluğumuz, konuşmamız, yazmamız, rüyamız, yürümemiz, duraksamamız, keskinliğimiz, dinginliğimiz, ulvi hoşgörümüz, işitmemiz, işitmemezliğimiz, edebimiz ve bıçkınlığımızın mâneviyat protoplazmasında “Allah rızası”, fizikî öznesinde ise aziz milletimizin sömürülmesinden kurtulmasının tohumu vardır. Çehremizde tebessümün çiçekleri açsa da despot Cumhuriyetin saçtığı “korku” ile felç olmuş ahalimizin yaşadığı her bir travmanın kederini taşıyoruz. Ahalimiz ve topyekûn insanlığın travmalarından birisi de lisan, yani dil, yani hâl, kelimeler ve kavramlar meselesidir. Yeryüzünün her bir köşesini “Mavi Bayrak” ile aydınlatabilmemiz ve kutsal kitabımızın, “Amma Yasifun” buyruğunun muhtevasını ve müktesebatını kuşanabilmemiz için, lisanımıza azamî dikkat ve hassasiyet göstermeye mecburuz.

SAF ŞİİR

Şiir, hakiki şiirler, meleklerin dilini konuşanların, yani kuşdilini bilenlerin dilidir. Cisim üstü olarak tarif edebileceğimiz meleklerin dilini konuşan şairlerin hepsi aynı odağa yönelir ve dizeleriyle “Rabbin hizmetkârı” makamına namzet olurlar. Hakiki şairlerin hakiki şiirlerinin dili, insanların konuştuğu ortak dilin fersah, fersah üstündedir. Kuşdilini konuşanların, yani meleklerin dilini konuşanların kalplerinden dökülen ve papirüslere kaydedilen şiir dizeleri için “Saf Şiir” diyebiliriz. Hakiki bir şiir, ufku işaretleyen bir köşe taşı, insanlığın temel taşıdır.

Saf şiirler, kıt akıllara zıt gelen bütüncüllüğüyle paradoksları ortaya çıkarır. Çürümeye ve solmaya mahkûm olan fani değerlerin sorgulanmasını sağlarlar. Cümle inşası, kelimeleri kullanımı, üslûbu ve ifade tarzı çok farklıdır. Bir kısım kelimeleri belirli yerler ve bir kısım kavramları tarihî göndermeler için kullanmak alışkanlığı vardır. Saf şiirleri dillendiren şairlerin her birinde maddî ve manevî adaletin muhafızı olma sorumluluğunun getirdiği sınır zihniyeti vardır. Edep, her bir hususta hudutlara riayet değil midir?

Lisanı ile çevreyi aşan, hudutları aşan, mekânı aşan, zamanı aşan ve metinlere sığmayan yapısıyla hemencecik fark edilen hakiki bir şiir, organik olsa da habitatın bütün çitlerini aşar ve şairine “sadık âşık” rütbesini kazandırdığı gibi, alta göre “ufuk” olur. Yeryüzündeki saf şiirleri dile getirenlere dikkat ettiğimiz takdirde kendi kurallarına uyan farklı bir dili, farklı bir üslûbu, farklı bir sesleri olduğunu gözlemleyebiliriz. Şair, sembolleri bilen demektir!

Saf şiirleri dillendiren şairlerin her biri ilâhî geleneğe bağlıdır. Aynı zamanda Allah’ın farzları ile Allah’ın sünnetlerini ayırt eden donanımlı zekâları ile modern algoritmaların kalıplarını yıkar ve yobazlığa sürükleyen ezber kalıpları yerle bir ederler. Başlangıçta seçkin bir dil ile sözlü olarak ifade edilen hakiki şiirler, bir ritüel eşliğinde dile getirilirdi. Formüllerinde ve maksadında hiçbir şey değişmese de çok çok sonra kâğıda döküldüğünü söyleyebilirim.

ŞİİRİN ŞİARI

Şiirin şiarı: Kesinlikle ve kesinlikle çok sade bir şekilde, ulvi bir güzelliğe duyduğu özlemdir diyebiliriz. Ezberlemeyi kolaylaştırmak için kodlara başvuran, kelime kombinasyonlarıyla oynayan ve harflerin ahengiyle ritmini bulan şiir, müzik eşliğinde hem hafızaya iyi kazınır hem de kolayca ezberlenir. Kodlanmış bir dille yazılan şiirler çok kolayca ezberlenir ve aynı zamanda hem kalıcı bir hatıra olarak saklanır hem de istenen ulvi amaçlarda kullanılabilir.

Aziz ve mübarek olan şiirin dili, avamın dilinden, vasat dilden, bayağı dilden, cumhuriyetin dilinden ayrılır ve ona estetik kazandırır.

Fikir ve şiir noktasında imparatorluk anlayışının son temsilcisi, Göktürk savaşçılarının son temsilcisi hükmündeki Salih MİRZABEYOĞLU, yani Efe’mde katledildiğine göre, saf şiirler için “Fatiha”, aziz fikir için “Yasin” okuyalım ve oturup ağıtlar yakalım. Hani demem o ki, bu pasaklı, bu modern çağın şairleri şair değil, şairlerin karikatürü hükmünde ve bu çağın şiirleri şiir değil, şiirin fosil kalıntıları hükmündedir. Şairi öldüren, şiiri yargılayan bir devletin yıkılması bir fizik kuralı olduğu gibi, kültür durgunluğunun da olması çok doğal ve tabiî bir durumdur.

KÜLTÜR DURGUNLUĞU

İster dünya edebiyatında ister mahallî edebiyat faaliyetlerine göz attığımızda hızla büyüyen kültür durgunluğunun olduğunu görebiliriz. Yayınevlerine göz attığımızda sadece paraya odaklandıklarını, metinlerin kalitesini umursamadıklarını görebiliriz. Dünya edebiyatında her ne kadar tek tük faydalanılacak münekkide rasgelsek de Türkiye gibi idrakleri iğdiş etmenin hedef alındığı bir coğrafyada ne edebî bir metni tahlil edecek bir münekkit, ne şiiri yorumlayacak ve anlaşılmasını sağlayacak bir şiir simyacısı yok. Bugün, aziz Türk milletinin geleneğine, genetiğine, ruhuna ve kültürüne mutabık olmayan rejimin bin bir meddahını bulabilirsiniz.

Bugün, kadim kültürümüzü modern algoritmalarla yozlaştıran bin bir akademisyeni, Allah ve Resûlü üzerinden dinimizi tahrif eden bin bir yobazı, kana susamış bin bir megalomanı bulabilirsiniz. Amma velâkin, kültür durgunluğuyla alâkalı bir değerlendirme bulamazsınız.

Münekkit veya eleştirmenin görevi sadece teşhis edip yermek mi, yoksa daha canlandırıcı bir alternatife işaret etmek mi? Temaları, figürleri ve duyarsızlığın klişe cümleleri ile kendini tekrarlayan edebiyat gibi, münekkit iddiasındaki tipsizlerin de kendini tekrarladıklarını ifşa etmem hakaret değil, gerçeğin sobelenmesidir. Basmakalıp ifadelerle kendini tekrar eden yazarlardan gına geldiği gibi, basmakalıp ifadeler ve aynı şikâyet cümlelerini de işitmekten gına geldi. Her bir tarafta aynı hayal kırıklıklarının farklı bir versiyonu. Cumhuriyetin, yani müesses nizâmın kucağından geçenlerin kelime tekrarları, cümle yapıları, imlâ hataları ve şarkıları ya birbirinin tıpatıp benzeri ya küfre batık Cumhuriyet estetiğinin abartılmış bir versiyonun hayalini yaşıyor ve satıyorlar. Sıkışmış durumdayız, ilerleme ve şuur sıçraması durdu, kültür kodlarımız kopacak kadar cılızlaştı ve bu başkasının suçu. Ama kimin?

Kültür durgunluğunun sanığı ve suçlusu değil, sessiz tanıkları ve mağdurlayız. Mefluç olan ahalimizi ayağa kaldırmak ve coğrafyaya dönüştürülen vatanımızın hürriyeti için, cennet dili Türkçemizi idrak etmek mecburiyetindeyiz. İlim merdiveninin ilk basamağı hükmündeki dil eşiğini aşmalıyız. Aşamadığımız takdirde doğası gereği benmerkezciliği kutsayan ve narsist yapısıyla korkutucu bir ucube olan müesses nizâmda parya olarak yaşarız!

Mevcut müesses nizâm, totaliter, despot, otoriter yapısıyla tam bir uyuşturucu. Ne hazindir ki, bir kısım insanımızın da uyanmaya niyeti yok. Takdir edersiniz ki, müteveffa bir insanın sözleri, yaşayanların çoğunluğunun zihninde değişir ve dumura uğrar. Kahramanım olan Efe’min kaleme aldığı eserlerini heceleyen ben, zihnimi, Efe’min sözlerindeki mânâya göre değiştirmenin çabasındayım. Aynı zamanda şunu öğrendim ki, seven, sevdiğinin kıymet verdiği alanlarda mahsul vermeye azmetmeli. Kumandanımızın “Dil” hususunda hem çok titiz hem de çok hassas olduğu malûmunuzdur. Dil, yani lisan, çok çok muteber olduğuna göre, dil güzergâhında yürümeye devam edelim. Bankaya değil, Allah’a dilekçe yazanlara selâm olsun!

Dil, günümüzde ya sosyal veya biyolojik bir olgu olarak görülüyor. Yahudi caniler ve kendi icat ettikleri kapitalizm, materyalizm, agnostikler gibi batıl güzergâhta yürüyenlerin hemen hemen tamamı “dil”i biyolojik bir olgu olarak görme hususunda müşterek olduklarını söyleyebilirim. İlâhî geleneğe bağlı olanlar başta olmak üzere, millî ve manevî dinamiklere bağlı insanların da sosyal bir olgu perspektifiyle yaklaştıklarını belirtmeliyim. Hani demem o ki, savunduğumuz veya savunmadığımız görüş, kimin yanında veya kimin karşısında olduğumuzu ele verir. Bunun gibi, kullandığımız kelimeler, kavramlar, diyalektiğimiz, yani üslûbumuz da insanın neleri yapabileceğini veya neleri yapamayacağını, inancını, siyasî görüşünü, mazlumlardan veya zalimlerden yana olup olmadığını da ele verir. Şafak sancısı çekenlere, namlusuna şiirleri sürenlere selâm olsun!

“Zar peşinde kumarbaz meçhul zevkinde abes
Kelimenin üstünde
Cümlelerin altında
Benim büyük meselem”

Efem’in, “Meselem” isimli şiirinde sıçrama taşı olarak işaretlediği “kelime” odağına dikkat etmenizi rica ediyorum. Kelimelerle düşünebiliyor, kelimelerle kanat çırpabiliyoruz mânâya ve kelimelerle ifşa edebiliyoruz duygularımızı. Kelimelerimiz, dua veya beddua, şifa veya zehir, hürriyet veya kölelik, ulvi veya süfli, güzel veya çirkin, helâl veya haram, kibar veya kaba, imar veya imha kavşağındaki tercihlerimizle cennete veya cehenneme ulaşmamızın vasıtalarıdır. Birincilerin güzergâhında yürüyebilmemiz ve ikincilerden uzaklaşabilmemiz için, “kelime” dağını aşmalı ve maneviyat medeniyetine iltica etmeliyiz.

İlk olarak, her bir insan fazlasıyla karşılaştığı, bildiği veya ilk kez karşılaştığı bir kelimenin anlamını bilsin veya bilmesin, öncelikle belleğine sözlü bir biçimde geçici olarak depolama gayretine girişir. İkinci aşamada ise yazıya dökmesi gerektiğinde harf ve hece boyutunda parçalara ayırarak yazıya dökme sürecine girişir. Yazıya dökülecek kelimenin heceleri ne kadar uzunsa, çok fazla dikkat ve geçici bellek gerekir. Bu durumda hata riskinin artmasına neden olur. Dolgun heceli kelimelerin hataya sebep olma riski fazla olsa da zekâ ile akıl katsayısını artırması gibi bir saltanat kazandırdığını da gözden kaçırmayalım. Hani demem o ki, “Rızkın onda dokuzu ticarette, ticaretin onda dokuzu cesarettedir” ilkesine göre cesur ve cevval olmalı, kelimelerimizi çekinmeden kullanabilmeliyiz.

Kelimeleri cesaretle kullanabilmeyiz ki, aklımız genişlik, zekâmız derinlik, kalbimiz ferahlık kazanabilsin. Dolgun heceli kelimeleri cesaretle kullanabilmeliyiz ki, üslûbumuz şahsiyet kazanabilsin ve saf hakikate mutabık bir anlayışa yaklaşabilelim. Kelimelerimiz kalburüstü ve üslûbumuz harikulâde olsa bile entelektüel çıtayı aşabilmesi için maneviyat kutbunun gölgesinde olması şarttır. Hakiki entelektüel, maneviyatın istikametinde yürüyen demektir.

Dil, her bir insanın yolunu bulmasına yardımcı olduğu gibi ne olduğunu veya ne olmadığını da ele verir. Hakiki entelektüel, maneviyat saltanatının adaletiyle hükmeder ve hürriyetin kelimeleriyle konuşmaya, yazmaya çalışır. Maneviyata mutabık olmayan biri entelektüel olamayacağı gibi, aynı zamanda güce boyun eğer ve “boyun eğen” kelimelerle konuşur. Gücü, saltanat zannetmeye başlar. Güce boyun eğmek, “boyun eğen” kelimelerle yazmak ve konuşmak, insanı kendi ruhuna yabancılaştıracağı gibi, kahramanlığı “güç” ile edenler öz ruhuna yabancılaşacağı anlamına gelir. Gücün saltanatı, insanı, insanlıktan çıkarma anlamına gelir. Bu kavşak noktasında iki tür konuşma, iki tarz yazma arasında bir ayırım yapmalıyız: Ya maneviyatın hürriyet kelimeleri veya güce “boyun eğen” sözler.

DİYALEKTİK

Kadim idealistlerin diyalektiği hürriyet kelimeleri üzerine iken, modern idealistlerin, yani paçozların diyalektiği ise “boyun eğen” sözlerle nemalanmak ve zıkkımlanmak üzerinedir. Evet, kadim idealistler ve modern idealistlerin kelimeleri birbirlerine zıt istikamette olduğu gibi, perspektifleri, edebî sanat ve imlâ kullanımları, referansları, mânâ göndermeleri, odak noktaları, bağlaç tercihleri, “!” ve “?” işaretlerindeki yön farklılıkları ve üslup serüvenleriyle birbirlerinin zıt istikametinde seyahat ettiklerini söyleyebilirim. Kadim idealistler ve modern idealistler arasındaki kapanmaz uçurumu idrak edebilmemiz için, asgarî de olsa üslûp ve edebî sanatlar hakkında mini minnacık kenar notu düşeyim.

Diyalektik, yani tarz, yani üslûp biçimleri ve problemleri uzun zamandır incelenmektedir. Üslûp içerisinde kullanılan metafor (teşbih), metonimi (mecaz), ironi, kinaye ve benzeri edebî sanatlar gerçekçi analiz, tahlil, yorum yapabilmemizi sağlayan birer enstrümanlardır.

İfadelerde genelde iletilmek istenen açıkça belirtilir. Dolayısıyla mecaz, teşbih, ironi, kinaye gibi gerçek olmayan ifadeler, ifade edilenin iki veya daha fazla anlamı ilettiği istisnai durum olarak ele alınmalıdır: Gerçek anlam ve gerçek olmayan anlam. Hani demem o ki, gerçek ifadeler bir “kural” iken, gerçek olmayan ifadeleri ise “istisna” kapsamında değerlendirmeye mecburuz. Bu iki ifade biçimi arasında çok keskin hudut çizgileri vardır. Dolayısıyla bu iki ifadeyi aynı muameleye tabii tutamayız.

Her ne kadar gerçek ve mecaz arasında kesin çizgiler olsa da mecazın da gerçeğe bir köprü olduğunu unutmayalım. Bu bir paradoks olsa da gerçek gerçektir. Mecazın gerçeğe bir köprü olduğu hususunda “Beytüllahim” şehrini yazabilirim. Bu durum için, ister mânânın maddeye sirayeti, ister mecazdan gerçeğe köprü, ister teşbihin hakikati deseniz de “ekmek kapısı” mânâsına gelen “Beytüllahim” şehrinin veya bütün Filistin sathının bu gerçekliği, bu modern çağın, bu pasaklı çağın bir realitesi değil mi?

BEYTÜLLAHİM (EKMEK KAPISI)

Çocuk, tıfıl, genç ve ihtiyar fark etmez
Her bir Yahudi, tıpatıp birbirine benzer
Gülüyorsa hortlak, ağlıyorsa kurtçuktur.
Kutlamak gerekiyor, Kabil’in çocuklarını

Suikastçıları titiz ve katilleri çok başarılı.
Kutlamak gerekiyor Kabil’in çocuklarını
Soyları kuruyasıcalar, atalarına lâyıklar
Biz lâyık olamadık, kanımıza, atalarımıza
Yatağı ve yorganı olmayan balıklar olduk
Damarımızdan akan kan değil, kederdir
Barutum rutubetli, şarjörümde şiir yok
Kelimeler tanıktır, zeytin ağaçları gitti
Aşk şiirleri sönüyor, havariler ağlıyor
Mecdelli Meryem, Mecdelli Meryem
Yalınayak koşuyor, zeytinyağı getiriyor
Bozkır kaynıyor, Atsız Atam bileniyor
Kelimeler tanıktır, kelebekler yanıyor
Biz lâyık olamadık, kanımıza, atalarımıza
Yatağı ve yorganı olmayan balıklar olduk
Yahudi Çıfıt’ı kilitledi, Ekmek Kapımızı…

Müesses nizâmın, Batı ile batıl menşeli her bir mikrobu, “modern algoritmalar” adıyla ithal ettiğinin farkındayız. Bu modern algoritmaların, dilimizi, dinimizi, kültürümüzü, örfümüzü, ananevi geleneklerimizi, folklorumuzu, duygularımızı, perspektifimizi bulanıklaştırdığının, yozlaştırdığının ve düzleştirdiğinin farkındayız. Milletimizin genetiğine soykırım uygulayan müesses nizâmın, karanfil kokan kelimelerimizi katletmek ve cennet lisanı Türkçemizi imha etmek istediğinin farkındayız. İngiltere’nin sömürge valileri tarafından yönetilen ve İsrail’in metresi olan müesses nizâm, Türkçeyi tamamen imha edemediği için, Türk milletini süflî benmerkezciliğin girdabında boğmak için, lisanımızı yozlaştırdığının farkındayız. Bu çirkef, bu illegal, bu ahlâksız, bu insanlık dışı uygulamalarına rağmen, elimizde Kumandanımızın Türkçe şiirleri olduğuna göre, Büyük Doğu İmparatorluğunun şafağı da yakındır…

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin