ŞİRK PSİKOLOJİSİ

Levent AKINCI

“O MÜŞRİKLER KENDİLERİ İÇİN BİR İZZET OLSUN DİYE ALLAH’TAN BAŞKA İLÂHLAR EDİNDİLER. HAYIR. AKSİNE, TAPTIKLARI PUTLAR ONLARIN İBADETLERİNİ İNKÂR EDECEKLER, ONLARIN ALEYHLERİNE, ZITLARINA OLACAKLAR!” (Meryem / 81-82)

“VE İBRÂHİM DEDİ Kİ: MUHAKKAK Kİ SİZ SÂDECE DÜNYA HAYATINDA ARANIZDA BİR SEVGİ OLSUN DİYE ALLAH’TAN BAŞKA İLÂHLAR EDİNMİŞSİNİZ. SONRA KIYAMET GÜNÜ BAZINIZ BAZINIZA KÜFREDECEK VE BAZINIZ BAZINIZI LÂNETLEYECEK, SONUNDA VARACAĞINIZ YER ATEŞTİR, SİZİN İÇİN YARDIMCILAR DA OLMAZ.” (Ankebut / 25 )

…….

İlk zikrettiğimiz ayette “izz” ve ikincide “meveddet” kelimesi geçiyor.

İzzet ve meveddet.

İzzet; kısaca açıklamak gerekirse ululuk, yücelik, şeref, üstünlük, güç gibi anlamlara gelmektedir.

Meveddet; dostluk, kardeşlik, sevgi, yarenlik, yoldaşlık gibi anlamlara gelmektedir.

İlk başta nakledilen âyette haber verildiği üzere, müşrikler; sırf kendileri için bir izzet, bir farklılık, üstünlük, güç, karizma, prestij olsun diye sahte ilâhlar edinirler, o isimler etrafında bir araya gelip kibirlenirler.

Yani bir yerde “kendileri ve ötekiler” diye, diğer insanlardan ayırt eden ve sözde üstün kılan bir fark olarak çeşitli putlar edinirler. “Tapma ihtiyacı”nı bu şekilde giderirlerken aynı zamanda putlar merkezli batıl bir birlik oluşturarak bir camiaya “ait olma ihtiyacı”nı da böyle gidermeye çalışırlar. Ve aynı zamanda böylece diğer insanlara üstünlük kurmak ve mânevî ve maddî olarak onları sömürmek isterler. İlâh edindikleri, ister bir salih kul olsun, ister bir tağut olsun, ister bir totem, ister başka bir mahlûk… Allah’tan başka veya Allah ile beraber ilâh edindikleri mahlûklar sonunda onlara zıt düşecek. Ve onları Allah’ın gazabından korumayacak! Onlara izzet kazandırmayacak!

Diğer âyette İbrahim Aleyhisselâm’ın müşrik kavme söylediği sözü olarak zikredilen cümle de diğer ilk âyetle birlikte tefekkür etmemiz gereken benzer bir mânâya sahip.

Anlaşılan o ki müşrikler sırf dünyada saygın olmak ve aralarında bir sevgi bağı ve bir birlik oluşması ve çevresinde bir araya gelip “biz ve ötekiler” diyebilmek ve diğer insanlardan “farklı ve üstün” olmak için “ayrıcalıklı” olmak için sahte ilâhlara tapıyorlar.

  • Ve ilk naklettiğimiz âyetin devamındaki âyet nasıl ki o sözde izzeti ve farklılığı yerle bir ediyor; izzetli olmak ümidiyle taptıkları putlar kıyamette o müşriklerin ibadetlerini reddedip, o çok sevdikleri taptıkları ilâhları, Allah Teâlâ’nın huzurunda onları yapayalnız ve zillet içinde bırakacak ve hatta onlara düşman olacak;
  • Benzer şekilde ikinci naklettigimiz âyette de devamındaki cümlede benzer bir haber var; burada putlara tapmak suretiyle kurdukları bağlar, sevgiler, birlikler, camiaları, ahirette darmadağın olacak, birbirlerine küfredecek, birbirlerini reddedecekler, tanımayacaklar ve birbirlerini lânetleyecekler!

Müşriklerin kibirle kasıla kasıla söylediği benim ırkım, benim yöneticim, benim ideolojim, benim ekolüm, benim camiam, benim teşkilâtım, benim cemaatim, benim tarikatim, benim liderim, benim cinsiyetim, benim mesleğim, benim çocuğum, benim partim, benim takımım…

Hepsinde aslında bir tek put var: ben.

Evet, aslında klâsik mânâda hiçbir şirki yok gibi sandığımız ve isyan küfrü ile kâfir olan iblis için bile belki denebilir ki aslında kendi hevâsını şirk koşmuştur. Kibirle “ben” demiş ve helâk olmuştur.

İlâhı yalnızca Allah olmayan müşrikler için her mahlûk olası bir puttur, yani sahte ilâhlara misal çoktur ve müşriklerin genelde de birçok putu olur; fakat dikkat edilirse hepsinde de “benim/bizim” derken esas gaye “ben” putunu tazimdir.

“Görmedin mi hevasını ilâh edineni, ona sen mi vekil olacaksın” (Furkan /43).

Demek ki insan insan hevâsını da ilâh edinebiliyor. Burada sürekli olarak bazı bidatçi hurafeci mistik vs fırkalar için ayetteki (Tevbe / 31) “Ahbâr ve ruhbânlarını rabler edindiler” cümlesini zikreden ve hadis, sünnet, eser ve ecdad düşmanı olan köksüz meâlci bir kısım ilâahiyatçılara da hatırlatalım; evet, biz de diyoruz hep, onların bazıları yaratılmışları rab ediniyor, onların hükümlerini ilâhî hükümlere tercih ediyorlar; keza yaratılmışlara sığınıyor ve onlara birçok ilâhî sıfatı yakıştırıyorlar, onları ilâh ediniyorlar; doğru, fakat sizler de hevânızı ilâh ediniyorsunuz! Onlar skolastik, dogmatik vs yollarda iseler sizler de seküler, septisist vs yollardasınız! Sözgelimi rafizîler ve bazı sözde sufîler kalbî bazı hâlleri, sezgiyi ve sözde keşfi ve ruhbanlarının sözlerini naklin önüne alarak sapıtıyorsa sizler de sözde aklı, mantığı ve zanları ve hezeyanları naklin önüne alarak sapıtıyorsunuz!

Burada, ne gerçek âlim ve velileri ve gerçek keşfi-kerameti inkâr ediyoruz, ne de yerli yerince istimal edilen aklı ve faydalı bilimi yeriyoruz. Burada bunları heva ve heveslerine göre istismar edenlerden bahsediyoruz. Bunu da belirtelim. Zaten de gerçek veli ve gerçek âlim insanları şirke değil tevhîde çağırır, gerçek keşf u keramet de o muvahhid kullarda olur, diğerlerindeki fevkalâde hâllere istidraç deriz. Ve keza gerçek aklı selîm de insanları hakka götürür nefse hevâya esir etmez.

Şunu da hatırlayalım, birçoğumuzun da bildiği Adiy bin Hatem hadisindeki meselenin hüküm koyma meselesi olduğu aşikârdır. Rivayetlerde görüyoruz ki, bir kabile büyüğü ve henüz ihtida etmemiş ve yani o sırada Hıristiyan olan Adiy, Medine’ye gelir ve boynunda gümüş bir haçla Resûlullah’ın huzuruna girer. Resûlullah Aleyhisselâm Tevbe sûresinin 31. ayetini okumaktadır. Adiy: ‘Onlar, din adamlarına tapmadılar ki!’ der. Resûlullah Âleyhisselâm buyurur ki: “Din adamları, onlara helâli haram, haramı helâl kıldılar. Onlar da tâbi oldular. Bu, onların, din adamlarına ibadetidir.” (Tirmizi, 3095; İbni Ebi Hatim, 10057-10058.)

Adiy bin Hatem o esnada ibadeti sadece secde etmek olarak düşünmekte ve din adamlarına karşı namaz kılmadıklarını vs belirtip “nasıl ibadet etmiş olabilirler ki” diye taaccüb etmektedir. Peygamber efendimiz ise onların yani Yahudi ve Hıristiyanların din adamlarının hükümlerini ilâhî hükümlere tercih ederek onlara tapmış olduklarını yani ibadetin sadece namaz ve dualarla sınırlı olmadığını da bir kez daha beyan etmiş oluyordu.

Bin dört yüz küsur yıl geçmiş bu gün bile modern cahiliyye insanları hâlâ bu zan üzereler! Kulun kula tapması, kulu rab veya ilah edinmesi deyince sadece ona karşı secde etmek olarak düşünüyorlar. Keza, kâfir olmak için sadece ateist olmak gerekir gibi düşünüyorlar. Allah hidayet etsin.

Müfessir âlim Elmalılı, tefsirinde Tevbe 31’i açıklarken “Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından rab olarak ittihaz edilen rahip ve hahamların yerini artık bugün parlamentler milletvekilleri almıştır” diyor. (Hak Dini Kur’ân Dili) Çağdaş laik parlamentolar, mebuslar ve mebuseler için bu doğru, haklı, hakikatli bir tespittir. Sadece şunu belirtmek gerekir; bu politikacılar kadim ruhbanların yerini almış değil de, bu kervana eklenmiştir demek daha münasip bir ifadedir. Yani hâlâ birileri için ahbâr ve rahipleri, âlim ve abidleri, şeyh ve hocaefendileri vs din büyükleri teşrî yetkisine sahiptir, onların hükümlerini Allah’ın hükümlerine tercih ediyorlar, öte yandan bir kısım insanlar da modern putları yani yönetici ve parlamenterleri rab olarak, hüküm koyucu ve hüsnü-kubhu iyiyi-kötüyü tayin edici olarak görmekteler. Günümüzde teşrîde, hükümde, hüsn-kubh meselesinde yaratılmış aciz kulların kafa sayısını esas olan bu modern cahiliyyenin adı demokrasidir.

Alkol, çıplaklık, zina, kumar, faiz, eşcinsellik vs haramları yasal, serbest; ilâhî emir ve helâlleri de yasak kılabilme yetkisini halkın veya vekillerinin kafa sayısında görme küfrüne demokrasi diyoruz. Demokraside hüsn-kubh, iyi-kötü, güzel-çirkin Halık Teâlâ’nın hükümlerine göre değil, mahlûkatın yasa ve görüşlerine göre belirleniyor.

Oysa halketme ve emretme O’nundur diye buyrulmuş. (A’raf / 54). Yani halkeden, hükümler de koyar. Hayatın her sahasında hitap eden yasalar buyrulmuş, âyetlerde bu hükümlere şeriat denilmiş. Her kim rab sadece “göklerin” ve “ahiretin” rabbidir, “yerde” ve “şimdi” hükümleri biz koyarız, şeriata karşıyım, veya bu devirde uygulanamaz vs derse o, göklerin ve yerin rabbine, dünyanın ve ahiretin malikine karşı kâfir olmuştur. Ya cühûdi küfrü olan azılı bir kâfirdir ya da cehlî küfrü olan câhil bir kâfirdir ve bu dini anlayamamış ve imân etmemiş demektir. İsterse namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor olsun!

Bazıları da doğrudan “şeriata karşıyım” diyemiyor da “şeriat bu devirde olmaz, imkânsız” diyerek kullarına zulmetmeyen Allah’a iftira ediyorlar. Sanki Allah Teâlâ kullara taşıyacaklarından ağır bir yük yüklemiş, imkânsızı emretmiş gibi, ve Asrı Saadet’te, Hulefai Raşidiyn devrinde ve sonra da bilâteşbîh Emevî, Abbasî ve Osmanlı’da bilhassa altın çağlarında, şeriat icra edilmemiş gibi, bunları bilmiyorlarmış gibi konuşuyor ve güncel bazı hain ve zındık rejimleri veya hastalıklı fırkaları öne sürüp çamura yatıyorlar. Ateşe yaslanıyorlar. Evet bazıları da görünüşte şeriata buğzları yokmuş rolü yapıyor ve hemen “falan ülke gibi mi olacağız, filan örgüt gibi mi olacağız” veya “şeriat diyorsunuz da, hangi şeriat? Falancaların şeriat anlayışı farklı filancalarınki farklı” gibi sözlerle meseleyi sulandırıyorlar. Ama ne Allah’ı ne de kulları kandırabilirler bu söz oyunları ile. Sadece kendilerine yazık ederler. Bu gibi sözleri ile Yahudilere benziyorlar. Hepimizin bildiği gibi Yahudiler, “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor” (Bakara / 67-73) diyen Musa Aleyhisselâm’a bir sürü lâf demişlerdi. Sırf emri yapmamak için anlamazdan gelip işi kendileri için zora koştukça koşmuşlardı. Bakara sûresinde 67. âyetten 73. âyete kadar bu hadise zikredilir.

Aslında sürekli olarak tapınakçıların, masonların, 18. Asrın sonlarında Fransız devrimcilerinin ve 20. Asrın başında da mason ittihatçıların meşhur sloganı olan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganlarını dillerinden düşürmeyen modern cahiliyye insanına hissettirmek, farkettirmek gerekir ki; biz, sümüklü, sidikli, ölümlü kulların yine bizim gibi sümüklü, sidikli, ölümlü kulların icat ettiği kurallara göre yaşamaya razı olması, o kulları rab edinmektir, kula kul olmaktır. Beşikten mezara kadar hayatımızın her ânına ve her safhasına müdahale hakkını kendinde gören mevcut beşerî sistemlerin tahakkümü gerçek hürriyet aşıkları için tam bir esarettir!

Ne benim dediğim olsun ne senin dediğin, hadi hepimizin rabbi olan Allah’ın hükmüne râm olalım diyoruz. Saf gönüller ve zincirsiz akıllar buna mutmain olur. Ancak bununla huzur bulur. İnsanı aziz eden budur. Tuğyâni bir hayat sadece zillettir. Hem ahirette hem de aslında dünyada da zillettir! Çünkü üstad Seyyid Kutub’un da belirttiği gibi; İslâm haricindeki tüm diğer düzenler bir şekilde kulun kula tapmasıdır.

Evet devam edelim; gördüğümüz o ki şirk de bir put da ve bizde benini, kendini yüceltme de sözkonusudur.

Evet, müşriklerin “biz” falan ulus, biz falan particiler, biz filan takımcılar, biz falan camia derken sevgilerinin, kardeşliklerinin, birliklerinin, beraberliklerinin merkezinde olan ilâhları ve gittikleri batıl yolları sadece bir bahane! Maksat bir sözde izzet, bir farklılık, ayrıcalık için “biz ve ötekiler” diyebilmek, ve maksat “benlerini bir putla ve bizle yüceltmek”.

Ve Allah’a kul olmamanın ve O’nun zikrinden uzak olmanın ruhlarında açtığı onmaz yarayı, o feci ızdırabı bastırabilmek için sahte ilâhlarla ve batıl ayin ve işlerle avunmaya çalışan müşriklere acı bir haberdir ki; o birliğiniz, o sevginiz, o sözde üstünlük ve gücünüz yalandır! İşin sonunda birbirinize düşmanlar olacaksınız ey kâfirler!

Sizi bir arada tutan ve tapınarak izzet şeref bulmak istediğiniz ilâhlarınız size izzet vermeyecek ve zıt olacaklar, sizi reddedecekler! Ve sizler de birbirinizi reddedecek, birbirinizi lânetleyeceksiniz! Yolunuz zillettir ve kardeşliğiniz de yalandır!

Sadece Allah’ı ilâh ve rab edinen mü’minlerdir hakikî ilâha kul olan ve böylece izzetli kılınan… Ve onların arasındaki kardeşliktir hakikî ve dâimî olan!

Bırakın mecazî kardeşlikleri, ayette haber verildiği üzere o gün herkes kendi derdine düşecek ve gerçek kardeş bile kardeşten kaçacaktır; “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar” (Abese / 34-36).

Öte yandan bırakın ten bağını, kan bağını, farklı uluslardan bile olsalar hak yoldakilerin din kardeşliği bâkî kalacaktır; “O gün dostlar birbirine düşman olurlar. Muttakîler müstesna”. (Zuhruf / 67)

Müminler ve kâfirler; tek hak tasnif budur! Başka her tür kardeşlik tasnifi, başka her tür sınıfsal ayrım, her tür etnik, cinsî, meslekî veya başka ayrım ve bu ayrımcılığın bu farklılaşmanın temerküz ettiği her sahte ilah aciz ve fanidir ve ahirinde sahte ilâhlar tapıcılarına izzet şeref kazandırmayacak, bilâkis onları reddedecek, ve onlara perestij ederek izzet, şeref, prestij ve güç elde etmek isteyen müşriklerin bütün birlik ve beraberlikleri tüm kardeşlikleri darmadağın olup birbirlerine küfredecekler, birbirlerine lanet edecekler, birbirlerine düşman olacaklar! Hafizânallah!

Sadece Allah Teâlâ hak ilâhtır, ve O’nun dilemesiyle sadece mü’minler azizdir ve sadece mü’minlerin kardeşliği, sevgisi haklı, hakiki ve kalıcıdır!

“Diyorlar ki: eğer Medîne’ye dönersek herhalde eazz olan oradan ezell olanı çıkaracaktır, hâalbuki izzet, Allah’ın ve Resûlü’nün ve mü’minlerindir ve lâkin münafıklar bilmezler”. (Münafikûun / 8)

Allah müminleri aziz, kâfirleri zelil eder.

Bir diğer âyette buyrulmuştur ki: “Bunlar, imân edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” (Ra’d / 28)

Irk asabiyesi, cinsiyet asabiyesi, fırka, cemaat, tarikat asabiyesi vs her türlü asabiyet ve holiganlık batıldır. Ve insana izzet, şeref kazandırmazlar ve kalplere huzur itminân veremezler. Meselâ partilerin ve spor takımlarının gaye ve meşgale misyonu üzerine evvelce yazmıştık. Partilerin ve spor takımlarının insanlardaki “tapma” ve “ait olma” ihtiyacına matuf olduklarını belirtmiş ve batıl birer “gaye” ve “meşgale” sunmak gibi uyutucu ve uyuşturucu misyonlarının olduğundan bahsetmiştik.*

“Ne zaman tek başına Allah’ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların içi daralır; ama putları anıldığında hemen sevinçten yüzleri gülüverir”. (Zümer / 45)

“İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa imân edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu keşke vakitlice anlamış olsalardı.” (Bakara / 165)

Yalnızca Allah’a ibadet etmek yerine; bazen bir tağutun, bazen bir ideolojinin, bazen bir partinin, bazen bir spor takımının, bazen bir grubun veya liderin vs mahlûkatın perestliğiyle fanatikliğiyle avunan müşrikler, bu şirkleriyle ve bu putlar etrafında teşekkül ettikleri sahte kardeşliklerle kendilerine yazık etmektedirler.

İşin sonunda ne taptıklarına yâr olacaklar, ne de birbirlerine!

Taptıkları sahte ilâhlar mahlûktur ve onlara izzet veremezler, bilâkis onları reddedecekler. Ve kardeşlikleri de yalandır! Birlikleri paramparça olacak ve zelil bir durumda birbirlerine lânet edeceklerdir!

Hulâsa, tevhîd ve şirk üzerine nice eserler yazılmış, söylenecek sözün sonu yoktur ve bizi aşar. Burada sadece iki farklı sûredeki iki farklı âyetten anladıklarımıza binaen şirkin sebepleri ve müşriklerin hâlet-i ruhiyelerine dair kısa bir izahat yapmak istedik.

Çünkü bu iki sûredeki bu iki farklı âyeti birlikte de tefekkür etmek gerekiyor. Görüldüğü üzere çok ilgililer. Bu âyetlerden anladıklarım daha derin olsa da dilimin döndüğü kadarıyla anlatabildiklerim bu kadar. Umarım faydalı olur.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin