“ŞERİAT GELDİĞİNDE” ROMANI ETRAFINDA
Selim Gürselgil
“Şeriat Geldiğinde”, olsa da olur olmasa da olur kitaplardan biri değildir.
Şeriat Geldiğinde, ne yapmamız gerektiği ve neler yapabileceğimiz üzerine bir tartışmadır.
Çünkü Şeriat, çoğu İslâmcının zannettiğinin aksine, olmasa da olur bir mevzu değildir.
Tek kurtuluştur, biricik çıkıştır, herkes için, tüm insanlık için devam şartıdır.
Şeriat gelmezse hâlimiz haraptır. Milletçe Ad kavminden, Semud kavminden beter bir felâkete koşuyoruz.
Şeriattan başka hiçbir çıkış yoktur. Solcuların söylediği gibi, tek başına kurtuluş yoktur.
O gün geldiğinde ne serverteriniz, ne kişisel iyilikleriniz işe yarar. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!
Bu roman işte bunu anlatır;
*
Thomas More’un Ütopyası ile Şeriat Geldiğinde ütopyasının ortak bir özelliği var meselâ. Bu fark edilmeyecek, deyivereyim:
İkisinde de suçlular köleleştiriliyor!
Campanella’nın ütopyası ile Şeriat Geldiğinde ütopyasının ortak bir özelliği var. İkisi de şu mesajı veriyor:
– Eğitim şart yeğenim!
Gavurların happy nation, happy happy nation diye bir şarkıları var. Şeriat Geldiğinde işte bunu anlatıyor.
*
Bu romanın çevremizde açtığı tartışmalardan biri de şudur:
– “O gün” yakın mı, yoksa uzak mı?
Bunu bilemeyiz. Fikrimi sorarsanız, bir bakıma çok uzak, bir bakıma çok yakın. Belki de şairin dediği gibi;
– Yarı yoldan ziyade yerden uzak/yarı yoldan ziyade maha yakın…
Hâalimize bakarsanız, çok uzak: Çünkü İslâmî kesimin şeriat diye bir davası olduğuna kani değliz. Dini bir teoloji olarak, bir malûmatfuruşluk olarak görüyorlar. Birbiriyle en doğru ben biliyorum diye sidik yarıştırıyorlar.
Ama böyle şeyler hâle bakarak pek anlaşılmaz. Ben bin kez anlatsam anlamayacak bir gürûh vardır. Ama biri çıkar, bir laf eder, bir anda binleri etkiler. Böyle şeyler akla, mantığa değil, adama bağlıdır, etkiye bağlıdır.
Daha doğrusu, takdir gelince tedbirin hükmü kıymetten düşer. Yüz yıl uzak görünen şey, yüz dakika yakına geliverir.
Onun için ümitli olmak ve bu ümidi her şeye rağmen gündemde tutmak lazımdır.
*
Aslına bakarsanız, kadın meselesi, İslâm inkılâbının en önemli meselelerinden biridir.
Bir tarafımızda muhafazakâr demokrasinin hediyesi, tesettürlü feministler… Diğer tarafımızda, geleneğin “toplumdışı kadın” modeli…
Bu iki kutup ve onları çözümsüz didişmeleri arasında bu meseleyi ele almak ve İslâm inkılâbının hedefleri doğrultusunda yoğurmak, öyle birkaç cümlelik bir iş olmayacaktır.
Çok sayıda Büyük Doğu-İbda bağlısı kadın ve erkeğin çalışmalarının, bu işi tarihi seyri ve inanç temelleri üstünde ele almalarının bir semeresi olacaktır.
*
Kitabın bir çok noktasından tartışma çıkabileceğini düşündüm ama ütopya kelimesinin problem olacağı hiç aklıma gelmedi.
Halk arasında ütopya “gerçekleşmesi mümkün olmayan hayâl”e diyorlar. Ve ekseriyet de böyle anlıyor. Bana soruyorlar:
– Şeriat sence gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayâl mi?
– Başyücelik Devleti sence geekleşmesi mümkün olmayan bir hayâl mi?
Yahu ne alâkası var? Niçin gerçekleşmesi mümkün olmasın? Ütopya derken ben, gerçekleşmesi gayet mümkün, geleceğe dair bir hayâl ve tasavvuru anlıyorum.
Buna inanmasam niye yazayım ki? İnanmadığım şeyi mi yazayım? Çok saçma olmaz mı bu?
Ben şu düşünceyle yazdım:
– Buyur gel yap deseler sen ne yapardın? Hadi bugün burada şeriatı gerçekleştir deseler, hangi hususta ne yapardın?
Zaten aylardır yıllardır anlattığım bu benim. Bu düşünceyle yazdım. Ama sanırım hiç kastetmediğim bir yere doğru gidiyor iş.
Şeriat eğer gerçekleşmezse işte bu korkunç cehalet çevremize hâkim olduğu için gerçekleşmez.
Ben davayı anlattım. Gerçekleşmeyi anlattım. Kaç defa daha teker etmem gerekiyor bunu?
*
Gerçekleşir, gerçekleşmez. Şu kadar gerçekleşir, bu kadar gerçekleşmez. Dolaylı etkisi olur, başka fikirleri tetikler.
Bu, yazardan bağımsız bir şey olsa gerek. Dakka başı yazara, sen buna inanmadığın için mi yazıyorsun diye sorulmaz ki.
İnsan, inanmak istemediği, olmasını istemediği ama muhtemel gördüğü gerçekliği ütopya olarak yazmaz, distopya olarak yazar.
Buna göre ütopya, geleceğe dair bir cennet tasavvuru, distopya ise bir cehennem tasavvurudur. Biri hülya, değeri kâbus.
Aa, şeriata hülya dedi denilmez ki. Ne diyim ajda mı diyim?
Gerçekleşmesini istiyorsan o sana kalmış bir şey. Bu sadece roman; gerçekleşip gerçekleşmemekten bağımsız.
*
Her şeyi anlatamıyorsun da. Ne diyim, “ben şunu şunun için yaptım” – kıymeti yok.
Durduk yerde başım ağrımasın diye ütopya yazdım. Önsözde de birkaç paragraf, “burada geçen isimler ve olaylar gerçek değildir, bu bir hayaldir” diye izahat yaptım.
Bunu bana söylettirince daha mı şeriatçı oluyorsun yani? Sende hiçbir idrak belirtisi olmadığını, şiirden, hatta dinden nasibin olmadığını, odun olduğunu gösterince kendini şeriata daha mı yakın hissediyorsun?
Harbi çol usandım. 35 yıldır yazıyorum. Hiç bu devirdeki kadar seviyesizlik görmedim. Giderek de kötüleşiyor.
*
Bir de fütüristik roman diyecektim, mizanpajcı izin vermedi ya, inanılır gibi değil.
Fütüristik roman (geleceğe dair roman) ibaresini hem dış kapaktan, hem iç kapaktan atmış.
Beni ne duruma düşüreceğini düşünememiş:
– Sen şeriata ütopya mı diyorsun hemşerim? Bak öyle diyorsan bilelim.
*
Bir şeyi merak ediyorum: İslâmî kesimde daha evvel hiç ütopya yazılmadı mı? İlk defa mı oluyor bu?
Bu kadar garip garip yorumlar yapılması, aklıma bu soruları getirdi. Yazık olmuş eğer İslâmcıların şimdiye dek bir ütopyaları olmamışsa.
Ütopya niçin yazılır? Ben size deyivereyim: Şuurlara alternatif vermek için yazılır. Daha katısını da söyleyeyim mi? Sanırım bunu çocuğa anlatır gibi anlatmaya ihtiyaç var.
Ütopya şunun için yazılır: Bu düzen değişmeli. Bu düzen kötü. Bunun daha iyisi var. Uzaklarda da olsa bir mutluluk diyarı var. O uzakları eğer istersek yakın edebiliriz.
Ütopya bunun için yazılır. Kim başka şey şey için yazılır derse cahldir, ahmaktır, ruhu hastadır. Şimdiye kadar hiçbir ütopya şu amaçla yazılmamıştır:
– Buna inanmıyorum ama laf olsun diye bir şeyler karaladım.
Dalga mı geçiyorsunuz siz ya? Bu kadar mal olmak için ne günâh işlediniz?










