DÜZEN BOZULDUĞUNDA: İKTİDAR DÖNGÜLERİ VE NESİLLER
Markku Siira
Tarihin düz bir çizgide ilerlemek yerine döngüler halinde hareket ettiği fikri, çoğu modern sosyal bilimden daha eskidir. Polybios, daha antik Yunan döneminde yönetim biçimlerinin düzenli bir döngüyü takip ettiğini savunmuştu: Monarşi tiranlığa dönüşür, tiranlığın yerini aristokrasi, aristokrasinin yerini oligarşi, oligarşinin yerini demokrasi ve demokrasinin yerini de nihayetinde yeni bir tiranlık alır. Ona göre bu durum tesadüfî değil, güç dağılımı dinamiklerinin bir sonucuydu.
İbn Haldun, ondördüncü yüzyılda bu fikri daha da ileriye taşıdı. Ona göre hanedanlar, grup dayanışmasının veya ‘asabiyyet’in gücüyle ortaya çıkar, birkaç kuşak boyunca gelişir ve ardından ilk dayanışma ruhunun yerini lüks ve iç rekabete bırakmasıyla çöküşe geçer. İbn Haldun üç aşama ayırt etmiştir: Dayanışmayı koruyan kurucu kuşak; lükse doğru kaymaya başlayan sonraki kuşak; ve orijinal bağlılığın nihayetinde parçalandığı takip eden kuşaklar. Onun görüşüne göre, bir hanedanın yaşam döngüsü tipik olarak üç ila dördüncü kuşak kadar sürerdi.
Giambattista Vico, on sekizinci yüzyılda ulusların üç çağdan —tanrılar çağı, kahramanlar çağı ve insanlar çağı— geçtiğini ve ardından başlangıca geri döndüğünü (corsi e ricorsi) ileri sürdü. Onun için bu geri dönüş basit bir tekerrür değil, daha yüksek bir düzeyde gerçekleşen idealize edilmiş bir dönüştü: İnsanlık, başlangıçtakine benzer bir duruma döner ancak hiçbir zaman tam olarak aynı biçimde dönmez.
Oswald Spengler, Yirminci Yüzyıl’ın başlarında kültürlerin doğan, gelişen ve ölen canlı organizmalar olduğunu savundu. Anıtsal eseri ‘Batı’nın Çöküşü’ (1918/1922), bir kültürün yaşam döngüsünü bir bitkinin büyümesine benzeyen aşamalara ayırdı: Doğuş, gençlik, olgunlaşma ve son olarak katılaşma/kemikleşme. Ona göre belirleyici ayrım, kültür ile medeniyet arasındaydı. Kültür yaratıcıdır, biçimler üretir ve canlıdır; medeniyet ise tam tersine, yaratıcılığın tükendiği ve geriye yalnızca biçimlerin katılaşmasının, genişlemenin ve teknik kontrolün kaldığı, kültürün son aşamasıdır. Spengler, Batı kültürünün medeniyet aşamasına girdiğini ve sonunun kaçınılmaz olduğunu öngördü. Ona göre kültürler birbirinden öğrenmez; dışarıda ne olursa olsun aynı kalıptan geçerler.
Arnold Toynbee, on iki ciltlik eseri ‘A Study of History’ (Tarih İncelemesi, 1934–1961) ile benzer bir hat üzerinde ilerleyerek medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü “meydan okuma ve tepki” (meydan okuma ve yanıt) mekanizmasıyla açıkladı. Ona göre bir medeniyet, bir topluluğun -örneğin kuraklık, sel, savaş veya yeni bir dini hareket gibi- bir meydan okumayla karşılaşması ve buna yaratıcılık ile fedakârlık gerektiren bir şekilde yanıt vermesiyle ortaya çıkar. Burada yanıt verme yeteneğine sahip olan ve toplumun geri kalanını arkasından sürükleyen “yaratıcı bir azınlık” belirleyici bir rol oynar. Bu azınlık, yaratıcılığını kaybettiğinde, baskı ve taklide dayanan “egemen bir azınlığa” dönüşür. Bu noktada medeniyet çözülmeye başlar: İç proletarya yabancılaşır, dış proletarya sınırlarda baskı kurar ve sonunda eskisinin yerini alacak yeni bir yüksek kültür veya din ortaya çıkar. Toynbee, medeniyetlerin dış şoklardan ölmediğini, intihar ederek öldüğünü -kendi yarattıkları meydan okumalara yanıt verme yeteneklerini kaybettiklerini- vurgulamıştır.
1990’larda William Strauss ve Neil Howe bu fikri günümüze daha da yaklaştırdı. Kuşak teorilerine göre ABD tarihi, her biri toplumun yapısını kökten değiştiren bir kriz olan “Dördüncü Dönemeç” (Fourth Turning) ile sona eren yaklaşık 80 yıllık döngülere ayrılır. Peter Turchin, uzun vadeli (seküler) döngüleri nicel olarak modellemiş ve siyasî istikrarsızlığı elit aşırı üretimi ile nüfusun yoksullaşmasına bağlamıştır. Ray Dalio ise büyük borç ve güç döngülerinin yaklaşık her 75 yılda bir tekrarlandığını ve mevcut düzenin yeniden yazılmasıyla sonuçlandığını savunmuştur.
Bu düşünürleri birleştiren şey aynı temel gözlemdir: İstikrar kalıcı değildir. Yerleşik bir düzen, kendi içinde çözemediği gerilimler biriktirir. Zenginlik yoğunlaşır, kurumlar statükodan yararlananları korumak adına katılaşır ve önceki krizin kişisel hafızasına sahip olmayan yeni bir kuşak, hâkim düzeni kendiliğinden tabiî bir durum olarak görmeye başlar. Sistem yeterince güçlü bir şoka maruz kaldığında esnemez, kırılır.
Bununla birlikte, bu teoriler arasındaki farklar kayda değerdir. Polybios ve Vico, başlangıç noktasına geri dönen bir döngüyü tanımlamıştır. Spengler ve Toynbee, ölüm ve yeniden doğuşu tanımlamıştır. Strauss ve Howe kuşaklar arası arketiplere, Turchin istatistiksel döngülere, Dalio ise borç piyasalarına dayanır. Yöntemleri büyük farklılık gösterir, ancak çekirdekteki gözlem tekrarlanır: Mevcut düzen değişmeden kalmaz.
Eleştirel bir yaklaşımla, döngüselliğin geriye dönüp bakıldığında algılanmasının kolay olduğu belirtilebilir. Geçmişe bakıldığında her zaman bir tür kalıp/örüntü bulunabilir. Bu durum, söz konusu kalıbı öngörücü bir kanun haline getirmez. Döngüsel teoriler kesin bir zaman çizelgesi veya nihai bir sonuç sunmaz. Belirli yapısal gerilimlerin belirli türde sonuçlar üretme eğiliminde olduğunu gösterirler ve bu anlamda tahminlerden ziyade yorumlayıcı çerçeveler olarak işlev görürler.
İçinde bulunduğumuz ân bu kalıba uymaktadır. Siyasî kutuplaşma artmış, kurumların meşruiyeti zayıflamış ve ekonomik eşitsizlik 1920’lerden bu yana görülmeyen seviyelere geri dönmüştür. Teknolojik kırılma; çalışma, bilgi ve güç yapılarını dönüştürürken, büyük güçler arasındaki gerilimler tırmanmaktadır.
Döngüsel teoriler, aynı kalıbın daha önce de yaşandığını öne sürer: Hâkim düzen en nihayetinde kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çöker ve istikrarsız bir geçiş döneminin ardından yerine yenisi doğar.
Bu yeni düzen neye benzeyebilir? Krizlerin ardından devletin rolü genellikle genişlemiştir. Amerikan İç Savaşı’nın ardından federal güç önemli ölçüde büyüdü. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından refah devleti, Birleşmiş Milletler ve Bretton Woods ekonomik sistemi geldi. Eğer bu kalıp kendini tekrarlarsa, önümüzde muhtemelen daha güçlü bir merkezi otorite, daha sıkı düzenlemeler ve yeni bir tür ekonomik ve güvenlik düzeni bulunmaktadır. İlk başta bu düzen serttir çünkü bir kırılmadan doğmuştur; daha sonra, onun içinde yeni bir kuşak büyüdükçe yumuşar.
Bu kesin bir tahmin değil, geçmiş hakkında bilinenlerden yola çıkılarak elde edilmiş bir olasılıktır. Geçişin ne zaman gerçekleşeceğini veya yeni düzenin nihayetinde neye benzeyeceğini kimse bilemez. Ancak açık olan şu ki, mevcut kuşaklar eski düzen ile yeni düzen arasındaki istikrarsız fetret devrinde (interregnum) yaşamak zorunda kalacaklardır. Soru sadece yeni düzenin ne zaman ortaya çıkacağı değil, aynı zamanda ‘nerede’ ortaya çıkacağıdır.
Tarihin döngüsel kavranışının yalnızca Batı’ya özgü olmadığını belirtmekte fayda var. Çin klasiği ‘Üç Krallığın Hikâyesi’ (Sanguo Yanyi) metninin açılış cümlesi şöyledir: “Dünyadaki genel eğilim şudur ki, uzun bir bölünme döneminden sonra birleşme gelir, uzun bir birleşme döneminden sonra ise bölünme gelir.” Bu durum Polybios’un anayasa döngüsüyle ve İbn Haldun’un hanedan çöküşü anlatısıyla paralellik gösterir, ancak onlardan bir bakıma ayrılır: Çin geleneğinde birlik, döngünün yalnızca bir aşaması değil, tarihin akışının geri döndüğü normal düzen koşuludur. Batı liderliğindeki düzen bir arada durma gücünü kaybettikçe, Çin’in ve daha geniş anlamda Avrasya’nın artan gücü, bir sonraki döngünün merkezinin artık Atlas Okyanusu’nun ötesinde olmayabileceğini göstermektedir.
Çeviren: Adnan DEMİR










