EŞYAYI YERİNE KOYMAMAK ZULÜMDÜR
Adnan DEMİR
“Adalet, eşyayı yerine koymaktır.” Bu klâsik tanım, sadece ahlâkî bir öğüt değil, siyasetin de özüdür. Zulüm ise bir şeyi ait olmadığı yere koymak, hakkı, hak sahibine teslim etmemektir. “İşi ehline vermek” ilkesi de aynı tanımın pratik ifadesidir. Emanet, liyakat ve ölçüsüzlük bir araya geldiğinde düzen bozulur; kaos olur. Bu da zulümdür.
Türkiye’nin son yirmibeş yılı, bu tanımın -hem de müslümanlık kisvesi altında- nasıl ihlâl edildiğinin somut bir örneği olarak okunabilir. 2002’de “adalet ve kalkınma” vaadiyle, İslâmî referanslarla iktidara gelen AKP, başlangıçta geniş bir kesimin umudunu taşıyordu. Ancak zaman içinde iddia ile pratik arasındaki makasın açık olduğu ortaya çıktı. Zaman geçtikçe açıklık daha da artttı. Bunun temel sebebi, “İslama muhatap anlayış” ve “vasıta sistem” zaruretinin idrak edilemeyişidir.
Ölçü, Kadro ve Sistem Zarureti
Adalet, keyfî tercihlerle veya geçici güç ilişkileriyle kurulamaz. Ölçüyü koyan, eşyayı yaratan ve fail olan güce nispet edilmelidir. Günümüzdeki karşılığı, vahye dayalı bilgidir. Ancak vahiy sadece Cebrail aracılığıyla gelen Kur’ân’dan ibaret değildir; çeşitleri vardır. İlham ve hikmet de bu mirasın parçasıdır. Peygamber’in “müminin sadık rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir” sözü, bu kapıyı gösterir. Bu ölçü, tefekkür ve hikmetle tamamlanır; tasavvufî yol, kalbi kötülüklerden tasfiye ederek o hikmeti taşıyabilecek insanı yetiştirir.
Fakat ölçü tek başına yetmez. Onu uygulayacak lider ve kadro, onu bağlayacak ve denetleyecek vasıta sistem şarttır. Sistem, ideâlin kendisi değil, ona yaklaşma aracıdır. Araç amaca dönüşürse veya kadro ehliyet yerine sadakate göre şekillenirse, “yerine koyma” gerçekleşmez. İnsanların bu zarureti idrak etmesi, tekâmülün ilk ve biricik şartıdır. Kurtuluş, hem ferdî hem içtimaî olarak buradan geçer.
AKP Pratiği ve Kaosun Kaynağı
AKP, İslâmcılık iddiası ve adalet-kalkınma vaadiyle geldi. Ancak pratikte bu iddia işletilmedi. Kadrolar, ehliyet ve liyakat yerine siyasî sadakat ve yakınlık üzerinden şekillendi. Yargıda mülâkat sistemleri, referans iddiaları ve HSK’nın yapısı üzerinden liyakat eleştirileri yoğunlaştı. “İşi ehline vermek” ilkesi, pratikte “işi bize yakın olana vermek” haline geldi. Bu, adalet tanımının doğrudan ihlâlidir: Şeyler, ait olmadığı yere kondu.
Ekonomik sonuçlar da bunu yansıttı. Yüksek enflasyon uzun süre devam etti; açlık ve yoksulluk sınırları hızla yükseldi. TÜRK-İŞ verilerine göre dört kişilik aile için yoksulluk sınırı son dönemde 100 bin TL’yi aştı. Reel ücretler eridi, sosyal yardımlara bağımlılık arttı. Büyüme rakamları olsa da, gelir dağılımı bozuldu ve geniş kesimler için hayat pahalılığı baskısı kalıcı hale geldi. Dünya Bankası gibi kurumlar bazı dönemlerde mutlak yoksullukta gerileme kaydetse de, hissedilen tablo fakirleşme ve belirsizlik oldu.
Adalet ayaklar altına alındığında güven erozyonu başlar. Yargı bağımsızlığına dair şüpheler, kamu kurumlarında kayırmacılık iddiaları ve ekonomik belirsizlik bir araya gelince toplumda kaos hissi güçlenir. Bu, sadece yönetim hatası değil; ölçünün kaybedilmesi, kadronun ehliyet yerine başka kriterlerle kurulması ve sistemin araç olmaktan çıkıp güç aracına dönüşmesinin sonucudur. Eğer bahsettiğimiz zaruret idrak edilmiş olsaydı -vahiy ve hikmet ölçüsüne bağlı, ehil kadro ve denetlenebilir sistem kurulmuş olsaydı- bu tablo oluşmazdı.
Olması Gereken
Olması gereken, iddia ile pratiğin örtüşmesidir. Ölçü, Yaratıcı’ya nispet edilen vahiy ve onun hikmetle okunmasıdır. Lider ve kadro, yalnızca siyasî sadakatle değil, ilim, takva, ehliyet ve tefekkürle yetişmiş olmalıdır; ideolojik formasyon şartı… Sistem ise bu ölçüyü koruyan, sapmayı düzelten, istişare ve hesap verebilirliği içeren bir vasıta olmalıdır. İdeolojik formasyon olmadan bir araya gelen ilişkilerle kurulan yapı kadro değil çete olur.
Türkiye’nin içine düştüğü kaos hali, bu zaruretten uzaklaşmanın sonucudur. İnsanların bunu bilmesi ve idrak etmesi, tekâmülün ilk şartıdır. İlim ve usûl yoluyla bu idraki uyandırmak, kurtuluşun yolunu göstermektir. Adalet, eşyayı yerine koymaktır. Onu yerine koyacak olan ise, ölçüyü bilen, kadrosunu ehil kılan ve sistemi araç olarak tutan anlayıştır. Bu idrak ve bu idraki havada bırakmayacak, bu idrake mebni vasıta sitem olmadan, hangi vaatle gelinirse gelinsin, sonuç değişmez.










