MEZHEP KIŞKIRTMASININ ARDINDA ABD-İSRAİL VAR

 

Alâaddin Bâkî AYTEMİZ

“ABD, Ortadoğu’nun mezhep fay hatlarını yeniden harekete geçiriyor”…

Arkasında ABD’nin olduğu mezhep kışkırtmasının perde arkasıdna elbette ki İsrail ve İngiltere’nin olduğunu tarih bize gösteriyor. ABD bu politikaları İngiltere’den devraldı, öğrendi. O zaman İngiltere bölgemizi mezhep kışkırtmalarıyla bölüp parçalamadı mı? Ne zamanki bir araya geldik, Sünnî ve Şiî birlik oldu, Kutül Amara’da olduğu gibi emperyalizmaya tarihinin en büyük darbelerini indirmeyi de başardık. Bugün Körfez ülkeleri denilen yapılanmalar, mezhep kışkırtmaları vs ile İngilizlerin başımıza belâ ettiği işbirlikçi hainlerden başka ne ki? En başta da Suud…

 

Foreign Policy, ilgili haberinde, bölgedeki durumu, kendileri açısından şöyle tasvir etmekte:

 

ABD’nin Irak’ta Şiî silâhlı gruplara yönelik silâhsızlanma baskısı ve Suriye’den Körfez’e uzanan politikalarının, Ortadoğu’daki mezhepsel gerilimleri derinleştirerek yeni bir bölgesel çatışma dalgasına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulunanan F.P.’de yayınlanan mezkûr yazıya göre Washington, bölgenin dinamiklerini yeterince anlamadan son derece tehlikeli bir oyun oynuyor ve muhtemel bir yıkımın koşullarını hazırlıyor.

ABD rejimi bir yandan Suriye’de eski el-Kaide komutanı Colani’ye bağlı güçlerin “Hizbullah’ın icabına bakabileceğini” öne sürerken diğer yandan Irak’ta IŞİD’e karşı yürütülen harekâtta işbirlikçilik yapan Şiî silâhlı grupları silâhsızlandırmaya çalışıyor.

ABD’nin Irak’ı işgâl etmesinin ardından patlak veren ve on yılı aşkın süre önce IŞİD’in yükselişiyle doruk noktasına ulaşan kanlı mezhep çatışmaları, Washington açısından geride kalmış bir dönem gibi görünebilir. Ancak Ortadoğu’da bu çatışmaların açtığı yaralar hâlâ taze.

Suriye uzmanı Joshua Landis, bölgedeki mevcut parçalanmayı “Büyük Ayrışma” olarak tanımlıyor.

Landis’e göre yaşananlar, I. Dünya Savaşı’nın ardından Batılı güçlerin kurduğu Sykes-Picot sonrası düzenin şiddet yoluyla parçalanmasının bir sonucu.

Bu süreçte Sünnî ulusaşırı aşiretler, İbrahimi dinlere mensup olan ve olmayan dinî azınlıklar ile yurtsuz kalmış etnomilliyetçi topluluklar, Levant genelinde yeniden çizilen sınırların içine hapsedildi.

Batılı güçlerin savaş sonrasında kurduğu bölgesel düzen, halkların etnik ve mezhepsel kimlikler temelinde katı kantonlara ayrılmasıyla sancılı bir çözülüşe sürükleniyor.

Bu çöküşün sonuçlarını Irak, Suriye ve Lübnan kadar ağır yaşayan başka bir coğrafya bulmak zor.

ABD’nin 2003’te Irak’ı işgâl ederken ülkenin mezhepsel dinamiklerini kavrayamaması ve Sünnî azınlığı siyasî sistemin dışına itmesi, on yılı aşkın süren kanlı iç savaşın ardından ülkenin mezhepsel kimliklere göre keskin biçimde bölünmesine yol açtı.

Bugün ABD rejiminin Irak Başbakanı Ali Zeydi’ye Haşdi Şabi bünyesindeki direniş örgütlerini silâhsızlandırması için yaptığı baskı, ülkede derin bir siyasî ve güvenlik krizine yol açıyor.

Suriye iç savaşı sırasında ABD ve Körfez ülkeleri, güvenlik soruşturmaları yeterince titizlikle yürütülmeden Sünni aşırılıkçı gruplara destek verdi.

Yazıya göre bu destek, bölgedeki mezhep temelli öfkeyi körükledi ve IŞİD’in güç kazanmasına zemin hazırladı.

ABD, İran’a karşı Saddam Hüseyin’i desteklemesinden Bahreyn ve Yemen’deki Şii hareketlere karşı Suudi müdahalelerine verdiği desteğe kadar uzanan politikalarıyla, mezhepçiliğin ötesindeki stratejik çıkarlar belirleyici olsa da Ortadoğu’da Sünni iktidarların Şii muhaliflere karşı güç kullandığı anlatısını pekiştirdi.

Siyasi gücün resmî olarak tanınan 18 dini topluluk arasında paylaştırıldığı Lübnan’da, devletin egemenliği ile Hizbullah’ın silâhlı varlığı arasındaki gerilim giderek derinleşiyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, direniş örgütünün elindeki silâhların geleceğine Washington’ın veya İsrail’in karar veremeyeceğini defalarca vurguladı.

Şeyh Naim Kasım, mayıs ayında yaptığı açıklamada silâh meselesini tamamen “Lübnan’ın bir iç meselesi” olarak tanımladı ve “Lübnan dışındaki hiç kimse bu silâhlar üzerinde söz hakkına sahip olamaz” dedi.

Lübnan’ın doğu sınırının ötesinde Washington, Colani liderliğindeki Sünni İslamcı Suriye rejimine Hizbullah’ı etkisiz hale getirmesi için baskı yapıyor.

Bu baskı, böyle bir müdahalenin hem Suriye’de hem de Lübnan’da mezhep çatışmalarını körükleyebileceği yönündeki endişelerine rağmen sürüyor.

Colani rejiminin bu yeni konumu, Lübnan’ın kuzeyindeki Sünni nüfusun yoğun olduğu Trablus kentinde ise olumlu karşılandı. Kentteki çok sayıda Sünni, Suriye hükümetini Hizbullah’ın artan gücünü dengeleyebilecek bir aktör olarak görüyor.

İran’da patlak veren savaş, Körfez ülkelerinde zaten kırılgan olan Sünni-Şii ilişkilerini de sarstı.

Sünni bir monarşinin büyük bir Şii nüfusu yönettiği Bahreyn’de yönetim, Şiilerin ibadetlerine ve dini vecibelerine yönelik yeni kısıtlamalar getirdi.

Yetkililer din adamlarını tutukladı ve İran’ın hayatını kaybeden dini lideri için halka açık alanlarda yas tutulmasını yasakladı.

Kuveyt de benzer bir yaklaşım izleyerek Şiilerin dini toplantıları üzerindeki denetimleri sıkılaştırdı. Ülkede binlerce kişinin vatandaşlığı iptal edilirken bazı kişiler “mezhep çatışmasını kışkırtmak” suçlamasıyla yargı önüne çıkarıldı.

Bu adımlar, İran’la yaşanan savaşın etkilerinin yalnızca devletler arasındaki askerî ve diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmadığını, Körfez ülkelerindeki mezhepsel ve toplumsal dengeleri de etkilediğini gösteriyor.

Yemen ile Suudiler arasında dört yıldır devam eden ateşkes fiilen çökerken Sanaa hükümeti yalnızca son birkaç hafta içinde ülkenin batı kıyısının büyük bir bölümünü özgürleştirdi.

Suudi destekli Amalika Tugayları cephesinden gelen ve doğruluğu teyit edilen görüntüler, çatışmalardaki şiddetin boyutunu ortaya koyuyor. Görüntülerde savaşçıların Sanaa güçlerini zırhlı araçlarla ezdiği, bu sırada onlara “köpekler” diye bağırdığı ve Şiileri aşağılamak için kullanılan mezhepsel bir hakaret olan “rafıziler” ifadesini kullandığı duyuluyor.

Makalede, Amalika Tugayları’nın arkasındaki askerî yapının Suudi topraklarındaki aşırı muhafazakâr Sünni dini ağların içinden doğduğu da belirtiliyor.

Bu mezhepçi söylem, yalnızca savaş alanındaki görüntülerle sınırlı kalmadı. Sanaa, saldırılarının hedefinde Aramco petrol tesislerinin bulunduğunu açıkça söylemesine rağmen Sünni din adamları, Sanaa’ya doğrudan Mekke’ye saldırma iftirası attı.

Foreign Policy makalesinde, Irak’taki Şii siyasetini, Lübnan’ın karmaşık mezhep dinamiklerini, Suriye’deki azınlıkların toplumsal yapısını ve bölgenin dini kurumlarını derinlemesine bilen, liyakatli yetkililerin yeniden karar alma süreçlerinde görev alması gerektiği belirtiliyor.

Makaleye göre, Washington, silâhsızlanmayı masa başında belirlenen keyfî son tarihlerle dayatılabilecek basit bir süreç olarak görmekten vazgeçmeli.

Makale, bölgesel gerilimleri yalnızca silâhlı grupları etkisiz hale getirerek çözmeye çalışmanın, bu grupların ortaya çıkmasına yol açan güvenlik kaygılarını ve toplumsal dinamikleri ortadan kaldırmadığına dikkat çekiyor.

Bu nedenle kalıcı bir çözümün, dışarıdan dayatılan silâhsızlanma takvimlerinden ziyade bölge ülkelerinin siyasi koşullarını ve toplumların güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alan bir yaklaşım gerektirdiğini savunuyor.

Anlaşılacağı üzere, makale, mezhepçilik üzerinden doğru politikalar üretilmesini salık vermekte. Şiî ya da Sünnî olsun, işbirlikçilerle temas edilmesini, bir grubun dışlanmamasını, aksi hâlde mezhep çatışmalarının ABD tarafından kontrol edilemez neticeler doğuracağı tehlikesine dikkat çekmekte.

Bu çerçevede esasında işbirlikçiden başka bir şey olmayan hainlerin, mezhepleri, Amerika menfaati adına nasıl kullandıkları da gözler önüne serilmekte.

Evet, mezhep farklılıklarımız var ama her şeyden önce İsrail ve Amerika’yı, emperyalizmayı bölgeden defetme mesuliyetimiz var…

İsrail ve ABD işgâli devam ederken, bu işgâle karşı tavır alacağı yerde, mezhep iddialarıyla harekete geçenler, Sünnî ya da Şiî değil, işbirlikçidir… İdeolojik veya mezhep farklılıkları, düşmanın kovulmasından sonra, düşmanın müdahalesine aman verilmeden kendi aramızda konuşulması gereken meseleler.

İbda mücadelesi, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin 1919’da Anadolu’da başlayan millî mücadeleye destek olmasıyla başlar. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, millî mücadeleye liderlik eden kadronun ideolojik ya da mezhep yapısına bakmadan ve bu konuda itirazı bulunan bir çok İslâm âliminin -Mustafa Sabri Efendi gibi- karşı durmasına rağmen millî mücadeleye destek vermiştir.

“Aman, iktidar onlarda olacağına gâvurda olsun, aman iktidar onlarda olacağına ben işbirlikçilik yapayım da bende olsun… Kemâl galip geleceğine Yunan galip gelsin… Şiîler olacağına Sünnîler olsun… Sünnîler olacağına Şiîler olsun… Onlar bize işbirlikçilik yapıp zulmetti, şimdi sıra bizde…”

Emperyalizmanın bölgede oynadığı oyunların ve kazanmasının temelinde bu psikolojiyi doğru kullanması yatmakta ve bu psikolojiye, kırmızı görmüş boğa reaksiyonuyla kapılmayan -aralarındaki istisnalar hariç- hiç bir kesim olmadı maalesef. Sünnîsi de, Şiîsi de, Kemâlisti de… Düşmanla karşı karşıya geldiklerinde birlik-beraberlik çağrısı yaparlarken, düşmanla diğeri karşı karşıya geldiğinde hemen mezhep ve ideolojik farklılıkları öne çıkarıcı dili kullanmaya başlıyorlar… Eh, o iktidarda ya, şimdi düşman onu devirirse, bu başa gelecek; kucağa oturmak hiç mühim değil…

İşte, Abdülhakîm Arvasî Hazreteleri’nin başta biz İbdacılara emirnâme olan ve herkese de örnek olması gereken tavrı… İdeolojik olarak zıddın da olsa, düşmana karşı o savaşıyorsa, onu destekleyeceksin…

Sen Şiî misin, düşmana karşı Sünnî mi savaşıyor, Sünnî’yi detekleyeceksin… Sünnî misin, savaşan Şiî ise Şiî’yi destekleyeceksin… Kemâlist misin, savaşan şeriatçı ise, onu destekleyeceksin; şeriatçı seni desteklemişti… Solcuysan, sağcıysan, liberalsen, milliyetçiysen; kendini nasıl tanımlarsan tanımla… Düşmana karşı, düşmanla savaşanı destekleyeceksin…

Yoksa ne olduğunu iddia edersen et, neticede bir işbirlikçiden başka bir şey değilsin…

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.