ÖLÜM VADİSİ
Burhan Halit KOŞAN
Takdir edersiniz ki, gerçeğe erişmenin tadı kalpte hüzün, yürekte yara, dimağda burukluk bırakır. Buruk, gamlı, hüzünlü ve kederli olmamız keyfî değil, kişisel değil, Anadolu’nun her bir alanda kıtlık içinde olduğunu ve ruhsuzluk içinde mahvolduğunu görebilmemizdendir.
Öz vatanımda parya muamelesine maruz kalsam da dilimin göçebesi olsam da ifadelerim kesinlikle bir muamma değil, tescilli gerçeklerdir. İfadelerimiz kısık ateşte demini alsa da yakamoz gibi parıldayan kelimelerimiz mızrak olup, küfrün karanlığını paramparça ediyor.
Pervasız cesaretimizi, gölgesinde dinlendiğimiz Mukaddes İhtiyar’ın heybetinden alıyoruz. Müesses nizâm tarafından şehit edilen Mukaddes İhtiyar, çok erken veda etmeseydi daha neler öğrenecektik neler!
Tuhaf zamanda, müşkül bir çağdayız. Bülbül olsak da kaderimize dut ağacında öten İshak kuşu olmak düştü. Masmavi dalgaların her gece Gazze sahiline vurmasını, yakamozların çığlığını, dervişlerin zikrini, demirin tebessümünü, mavi kurtların “Ya Müntakîm” ulumasını anlatabilecek olsak da, kaderimize, alageyiğin, alageyiğin çilesi düştü.
Tuhaf zamanda, müşkül bir çağdayız. Müesses nizâmın kolonları diyebileceğimiz yozlaşan aydınlar, sanatçı kisvesine bürünen sürtüklerin ve politikacı piçlerin her birinin beşinci kol faaliyeti başta olmak üzere, hırsızlık, serkeşlik, zevzeklik, serserilik, hödüklük, kaypaklık, fon dolandırıcılığı ve tecavüz fiillerinin failleri oldukları hâlde, kendilerini masum, günâhsız, hatasız, kusursuz ve sütten çıkmış ak kaşık olarak pazarladıklarını görüyoruz, izliyoruz ve sobeliyoruz. Aklında ve kalbinde günâh duvarları olan kardeşim, gözlerinde işitme yetisi, kulaklarında görme yetisi ve ellerinde tat alma yetisi varsa, bu sefihlerin, bu kalleşlerin, bu narsistlerde ifade etmekten utandığım canice cürümlerine ve faili oldukları günâh fiillerine şahit olabilir, iblisin çocuklarına olan öfkemi anlayabilirsin.
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağdayız. Adı malûm, kendi malûm devlet, “Golem” olduğu için, aziz Türk milletine ya soykırım uyguluyor veya yeryüzünün farklı köşelerinde soykırım yapanları hem teşvik ettiğini hem de canice cürümlerine katılım sağladığını işitiyor, izliyor, görüyor ve sobeliyoruz.
Zekâsı, aklı ve ruhu olmayan, sadece ve sadece kendisine verilen komutları yerine getiren insanımsı mahlûk mânâsına gelen “Golem”, aynı zamanda tefekkür örsü ve fikir çekicinden mahrum olan “devlet” mânâsına da gelmektedir. Evet, adı malûm, kendi malûm devlet bir “Golem” olduğu için, “Seni seviyorum”, “Kumandanı seviyorum” demiş olup olmadığımızı kontrol etmek için ağzımızı kokluyor. Evet, evet, dilimizi yokluyorlar, kalbimizi kokluyorlar, kelimelerimizi araştırıyorlar ve aklımıza kement atmak istiyorlar.
Tuhaf zamanlarda, müşkül bir çağdayız. Cinayet işleyenin değil, maktûlün cezalandırıldığı bir zamandayız. Arsızın, hırsızın ve sürtüklerin değil, ahlâk abidelerinin derdest edildiği ve namuslu insanların çiğnendiği bir çağdayız. İlkbaharın değil, yani şehadet, cihat ve fethin değil, sonbaharın kutsandığı, yani mağlubiyetin, yenilginin, müstemleke olmanın şölenlerle kutlandığı tuhaf zamanlardayız. Putperestlerin agorada salına salına gezindiği, dervişlerin, ermişlerin, ülküsü olanların, imparatorluk zihniyeti taşıyanların ise koyaklarda ve izbelerde yaşadığı bir devirdeyiz… Ütopya, ân itibarıyla olmayan demektir.
Tuhaf zamanlarda, müşkül bir çağdayız. Ahlâk arşa çıktı, aşk kırbaçlanıyor, mızıka suskun ve borazan çalınmıyor. Mezarlık tarihçisi, ipek ticaretinin tarihini, Roma İmparatorluğu’nun dış politikasını veya Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikasını anlatmakla orgazm oluyor. Kitap putperestleri, boyunlarında yağlı ilmek olması gereken sarık, fötr, bere ve fularlarıyla olmaz olmaz iddialarda bulunuyorlar. Entelektüel eksikliklerini, ekâbir davranışları, unvan ve makamlarının ardına sığınarak sakladıklarını zannedenlerin de ya kundakçı ya tetikçi veyahut bizatihi azmettirici olduğunun farkındayız. Memleketimiz yangın yer değil mi?
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağdayız. Her yeni yıl yangınlarla başlıyor, tıpkı bıldır, tıpkı eski yılların bittiği gibi. Hani demem o ki, memleketimizde, ekonomi yangını, kültür yangını, siyaset yangını, ahlâk yangını, moda yangını, liyakat yangını, fikir yangını, lisan yangını ve benzeri yangınları çıkaran kundakçıların kuşatması altında değil mi?
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağdayız. Anadolu, aziz Türk milleti için keskin nişancıların koridoruna dönüştürüldüğünün farkındayız. Hani demem o ki, müesses nizâmın desteği ve teşvikiyle organize olan mendebur milletvekillerinin kurşunlarının, fon hırsızlığı, rüşvet, irtikap, tecavüz, tehdit, şantaj, cinayet gibi cani cürümlerin kundakçılarıdır. Sanatçı kisvesi altında organize olan sürtüklerin de cumhuriyetin teşvik ve desteğiyle, ahlâka ait değerler ile erdemleri yozlaştırmak, inancımıza, örfümüze ve ananelerimize ait zihniyet kodlarımızı tahrif etmenin kundakçılarıdır. Gazeteciler gerçeklerin kundakçıları, akademisyenlerin ilim, bilim ve mazi ile istikbâlin kundakçıları, din simsarlarının dinimizi tahrip eden kundakçılar ve ana akım medyanın dilimizin kundakçısı olduğunun farkındayız.
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağda olsak da yürüyen ölülerin oylarıyla kazanmanın nasıl olduğunu bildiğimiz gibi, yeryüzünün silinmez, pörsümez, eskimez, solmaz ve paslanmaz güzelliğinin sesinin ne olduğunu da biliyoruz. Evet, hayatımızın, mücerret ve müşahhas savaşın bir sonucu olduğunun farkındayız. Ahlâk olmadan metafiziğin anlamsız olduğunu, ahlâk olmadan mistisizmin anlamsız olduğunu, ahlâk olmadan dini yaşantının anlamının olmadığının farkındayız… Ütopya, ân itibarıyla olmayan demektir.
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağdayız. Savaş, generallere madalya, şairlere tema veya temalar verir. Kalbimizin parolasını çözemeyen, kitap putperestleri, entelektüel eksikleriyle ahkâm kesen karakteri engelliler, bilime tanrı diye tapınanlar, din kalpazanları, kundakçılık yapan milletvekilleri ve sürtük sanatçılar, sonbaharın sarı yaprakları gibi sararıyor, düşüyor ve cephe, cephe mağlûp oluyorlar.
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağda olsak da güzelliğin, adaletin, bilginin, hayırseverliğin, cazibenin, merhametin, şefkatin, affetmenin, tevazuunun, cömertliğin, feragatin ve sağ elimizin dolu olmasında ısrarcı olmalıyız. Israrcı olmalıyız, çünkü ölüm vadisinden sağ salim çıkabilmemiz için, İlâhî geleneğin mukaddes âyetleri, hadis, Maturidî-Hanefî içtihatları ve her biri İlâhî geleneğin bir şubesi olan tasavvuf başta olmak üzere, ananevi geleneklerimizi, kelimelerimizi ve sembollerimizi kuşanabilmeyiz.
Tuhaf bir zamanda, müşkül bir çağda olsak da Asur’un dul kadınlarının feryat ve figanlarını işiteceğimiz, Baal tapınağındaki putların kırılacağı ve Kumandan’a tetiği çeken cani rejimin defnedileceği günlerin arifesindeyiz. Müesses nizâm, ormandaki ağaçların yapraklarından fazla olan askerini, tankını, tüfeğini, gönderse de ölüm meleği, düşmanın yüzüne doğru felâketi üflüyor, gözlerini köreltiyor, kalplerini donuk bir hâle bürüyor ve seslerini kesiyor.
Tuhaf zamanda, müşkül bir çağda olsak da gün batımının ertesinde sonbahar yaprakları gibi solmuş ve parçalanmış ordularının upuzun yattığını göreceksin. Borazan çalınsın veya çalınmasın, alınlarında lekeyi, alınlarına vurulan ölüm damgasını görüyorum. Ateş, ateş ve Akdeniz’in kabaran suları, kötülük ile kötüleri anonimleştirecek…










