ŞERİAT GELDİĞİNDE ÜZERİNE OKUYUCU YORUMU
Yazarımız Selim Gürselgil’in son kitabı Şeriat Geldiğinde hakkında düşüncelerini X platformunda paylaşan AdamınGolDiyo mahlaslı (@oyunjojuku) okuyucudan:
“Şeriat Geldiğinde”yi henüz bitirdim. En başta şu noktayı söyleyeyim, çok hoşuma gitti: Selim Abi’nin, Cumhuriyet dönemini, yani bizim de bizzat yaşayarak anlamaya devam ettiğimiz günümüz Türkiyesi’ni Dar’ül-Harp olarak net bir şekilde hep ifade etmesi çok özel ve cesur bir şey.
Çoğu Müslüman buna gak guk ediyor, mezhep imamlarından (Allah onlardan razı olsun) anlatıyor konuyu (doğal olarak). Ama burada temel sıkıntı şu bence: Ben resmi tarih anlatısı ve hatta BD ve İBDA’nın da yer yer kabul ettiği tarih anlatısını kabul etmiyorum.
Ben kendi hayatımdan ve okuduklarımdan hareketle Burak Turna Bey’in tarih anlatısını benimsiyorum. Benim kanaatim; Türkiye’de yaşayan Müslümanların, bizim yani, bir ülkemiz ve bir devletimiz yok, burası bir simülasyon! İşgâl ve köle hukukuna tâbiyiz, olmamız gerekiyor!
Dolayısıyla, bayraklar, anayasa, vatan vb işaretlerle, nesnelerle, soyut kavramlarla özgürmüş ve devletmiş gibi yapma simülasyonunda, hukuk vb her şey boşa düşüyor zaten artık, insanlar mezhep imamlarının Dar’ül-Harp izahını hangi hukuka göre tanımlayabiliyor ki?
Faizsiz adım atılamıyor ama insanlar tarihte bir dönem İslâm toprakları olmuşluktan bahsediyor! Sistem, kâfirin eziği ve azığı yapmış beni, ekonomik olarak mümkün değil nefes almam. Bak Gazze ve Doğu Türkistan’a kafa bile çıkaramıyorum maddi olarak, kaldı ki cihad! Durum bu.
Bir tweet vardı yıllar önce; “2 liraya tavuk döner ayran, bu tavuk helal mi?” diye ve birisi şey yazmıştı, “Bak bakalım yediğin şey tavuk mu?”. Bahsettiğimiz şey, bu gerçekler altında faiz mi bakalım da, haramlığını konuşuyoruz?!
Neyse. Kitap özellikle 160. sayfadan itibaren hızlandı benim için. Çok fazla memleket-isim bahsi zorlaştırdı okumamı. Bir romandan ziyade bir faaliyet raporu gibi okudum.
İlk başta, ütopya ifadesi canımı sıktı, umudumu kırdı ama Selim Abi’nin tweetlerle anlattığı üzere ve gerçekleşmediği her an, gerçekleşmeyen bir şeyin hayâl olmaya devam etmesinden hareketle, bu hâlâ bir hayâl, yani normal bir durum bu.
Ama kitabın sonunda, bir dosttan ayrılmış gibi oldum. Şeriatla yönetilmek hoşuma gitmişti. Çok güzeldi bunu hayâl ederek okumak. İnsan, kitap bitmesin, daha detaylı olsun istiyor ama Selim Abi’nin de günlük hayat temini içinde buna zaman ayırdığını unutmamak gerek.
Benim, şahsen Şeriat hayâl ederken en çok tıkandığım yer; eğlence. Seküler bir hayata doğduk ve ruhumuz ve duygularımız seküler irâdeyle dolu. Bundan kurtulmak büyük mesele. Gençler nasıl ikna olacak Şeriata ve seküler eğlencesizliğe?
Herkesi iknâ etmeye çalışmamak, böyle bir mecburiyetin olmaması başka bir şey. Sonuçta, zamanın ruhu diye bir şey var, sosyal medya, anlık ve hızlı iletişim vb bir sürü şey var.
Afganistan’daki Şeriatı hayâl etmesin kimse. Coğrafya ve kültür farkı var. Osmanlı ve Endülüs örnekleri bile aynı değildi bu farklar sebebiyle. Olması da beklenemez. Taliban bile kızların eğitim konusunu çözmek zorunda olduğunu biliyor ve zorlanıyor bu konuda. Hayat bunu istiyor.
Geçmişin Şeriat örnekleri ve geleneğin kafasındaki Şeriat modeliyle olmaz. Hayat ve teknoloji değişti. Ehl-i Sünnet öz, elbette aynı, toprağa ve ruha sabit ama şartlar ve İMKÂNLAR farklı.
Oğluma, onu tavlamak için, kitaptaki Anime bakanlığından/müdürlüğünden bahsettim meselâ…
Ve Selim Abi’yi burada da, kitaplarda da okurken en sevdiğim şey; bir insanı okumak. Günahları ya da kusurları yokmuş gibi yapmayan biricik insanı. Kavramların arkasında, günahsızlığa bulamıyor kendini. İyi ki var. Allah ondan razı olsun.
Cesâretle, bu zamanda konuşmamız gereken her şeyi konuşuyor, bence bir cihad bu. Allah eksikliğini göstermesin onun.










