TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR – DEMOKRASİ GERÇEĞİ YAHUT DİYALEKTİK KAVGA

TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR – DEMOKRASİ GERÇEĞİ YAHUT DİYALEKTİK KAVGA

TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR – 3
Selim Gürselgil

DEMOKRASİ GERÇEĞİ YAHUT DİYALEKTİK KAVGA 

CEZAYİR’DE DÜŞEN MASKE

Cezayir’de yaşanan olayları basit bir biçimde özetlemek gerekiyor.

Cezayir, Osmanlı’dan koparıldıktan sonra yıllarca sömürgecilerin işgali altında kaldı. Sonunda isyan ederek bağımsızlığına kavuştuysa da, işgal askerleri gitti ama yerlerine onlar adına onların çıkarlarını koruyan yerli oligarşi geldi. Cezayir halkı nihayet seçim yoluyla “kurtuluş iradesi”ni sergiledi: Geçen yıl yapılan demokratik seçimlerde İslâmî Kurtuluş Cephesi’ne yüzde 80’den fazla oy vererek “kurtuluş iradesi”ni dile getirdi.

Ancak halkın demokrasi sandığında dile gelen iradesi, o sandığı halkın önüne bir mezar sandığı olarak koymuş olan Batılı efendileri ürküttü. Demokrasiyi onlar kendi çıkarlarını kendileri adına koruyacak yerli işbirlikçi zümre rahat iş görsün diye istemişlerdi; demokrasi içinden halkın “kurtuluş iradesi”nin görünmesi ile kendi koydukları demokrasiyi kendilerinin tepelemesi bir oldu. Askeri darbe ve yüzde 80’i aşkın halk iradesine karşı iç savaş!

Demek ki Batılı emperyalistlerin geri kalan ülkelere uygulattığı demokrasi, sadece Batılıların çıkarlarını korumak için uygun görülmüş bir yönetim biçimiydi. Onların çıkarları zedelendiği ânda demokrasi derhal rafa kalkıyor ve savaş başlıyordu. Üstelik savaşın –belki kendisinden beter- propaganda diliyle beraber: Cezayir halkının eğitim seviyesi çok düşük, henüz demokrasiye hazır değiller, zaten de demokrasi İslâm’la bağdaşmaz!

Yahu çok değil iki yıl önce emperyalizmle hesaplaşmaya henüz karar vermemiş olan halkın eğitim seviyesi, bugünkünden daha mı yüksekti? Demokrasi o zaman oluyordu da şimdi niye olmuyor? Halk emperyalizme ses çıkarmazken demokrasi İslâmla bağdaşıyordu da, halk emperyalizme itiraz edince mi bağdaşmaz oldu?

Bu sorulara cevap veremezler. Çünkü Batılı emperyalistlerin demokrasi maskesi Cezayir’de düşmüştür. Yıllardır demokrasi maskesiyle gülücükler dağıtan Batı emperyalizmi, çıkarlarına dokunan bir gelişme karşısında hemen maskesini suratından çıkarmış ve maskenin arkasında ne kadar iğrenç bir egemenlik ve çıkar duygusu olduğu görülmüştür. Şimdi Cezayir şudur:

Gelmiş geçmiş en mutsuz
En huzursuz yerdir o ülke
Çünkü orada insanları asarlar
Yeşil giydiler diye.”

LAİK PANİK

Batı’nın artık uykularını bölen bir İslâm korkusu başlamış bulunuyor. İran’ın az çok emperyalizmle uyum içinde bir çizgiye sokulmasından sonra, 90’ların başında, 70’lerin sonunda olduğundan çok daha büyük bir İslâmcı dalga geldi. Gerçi İslâmî direniş hiçbir zaman büsbütün bitmemişti; ama şimdiye kadar olanlar, emperyalizmin gücü karşısında cılız kalıyorlar ve şimdiki ölçüde büyük bir tehlike arzetmiyorlardı.

Bugün Batılı stratejistler tarafından özenle üzerinde durulan iki ülke var: Mısır ve Türkiye… Her iki ülkede de “güvenilir” devlet adamlarının vaziyete hakim görüntüsüne rağmen, İslamcı halk hareketi günden güne daha fazla tedirgin edici bir seviyede. Batı’da özellikle Türkiye’nin “kilit ülke” olduğu ve onun elden çıkmasının Batı için “jeopolitik kabus” olacağı, bütün Doğu’nun ve üçüncü dünyanın başkaldırısına model olabileceği görüşü işlenmekte ve bu satırlar zaman zaman yerli işbirlikçilerin matbuatına da yansımaktadır. “Hilafet bayrağının düştüğü yerden yükseleceği”, bizim için bir inançsa, Batı için bir analiz raporudur. CIA eski Ortadoğu Direktörü ve Milli İstihbarat Konsey Başkanı Graham Fuller’in Foriegn Policy’de yayınlanan makalesi bir ibret vesikasıdır:

Batı Türkiye’ye gerekli ihtimamı gösterip ‘müstakbel rolü’nü itina ile göz önünde bulundurmak zorundadır.”

“Türkiye’nin müstakbel rolü” nedir, bunu bilmiyoruz ama, Batı’nın çıkarlarına daha elverişli bir hizmet sunması için tasarlanmış bir şey olacağı ortada… Üstelik bu role Türkiye içinden de teşne olanların sayısı pek az değil ki, efendilerinin “panik”lerinden onlar da hissedar. Sözkonusu rolün ne olacağına ilişkin ABD özel istihbarat birimi Rand Corporation’un 1990 Türkiye Raporu’ndan pasajlar sunalım:

Türk devleti İslami hareket ile çatışmaktan kaçınmalıdır. Ilımlı üyeleriyle gayrıresmi temaslar kurup laikliği desteklemesi daha akıllıca olacaktır. Ayrıca Kürt grtuplar Marksizm yerine İslâmı ideolojik bayrak yaparlarsa Kürt halkını devlete karşı mobilize etme (harekete geçirme) şansları yükselir. (buna da dikkat!)

Bu yaklaşımlar muvacehesinde biz de uyarıcı olalım: İslâmî hareketin hareketliliğinin artmasıyla birlikte harekete bulaşan “sahtelikler” de tabii olarak ayıklanacaktır. Batılı efendiler ve Batıcı uşakların “laik panik”lerini siz o zaman seyredin!

DEMOKRASİNİN SUÇU SABİT

Hakikatler Allah’ın tecellisidir ve İslâm’a aykırı hiçbir hakikat olamaz. Buna göre, Müslümanlara düşen, her mevzuda hakikatlerin ne olduğunu bulup ortaya çıkarmak ve her mevzuyu “İslâmî” kılmaktır. Her mevzu, kendi içinde bütüne ait bir parça hükmünde kendi usul ve kurallarıyla ele alınabilir bir “kendinden zuhur alanı”dır.

Şu halde mevzumuz “demokrasi” olduğuna göre, bize düşen onun hakkındaki hakikatlerin ne olduğunu bulup ortaya çıkarmak ve idraklere sunmak olmalıdır. Bu niyetin kendisi “kelâm-ı murad-ı İlâhiye uygun anlamak” davasının cümle kapısı olup, İslâmcılık davasında öyle bedavadan ve ezbere soydan bir şeye karşı olmak yoktur.

Ne diyor demokrasi? “Halk iradesi ve halkın halk tarafından idaresi”… İBDA Mimarı, Rouesseau’dan altını çiziyor:

Terimi manasının katiyetiyle ele alırsak, hakiki demokrasi hiçbir zaman mevcut olmadığı gibi bundan sonra da olmayacaktır. Çok sayıdakilerin az sayıdakileri idare etmesi tabii nizama aykırıdır.

Filozofun tabiatçı bir pencereden yaptığı bu tesbitin “kelam-ı murad-ı İlahiye uygun anlamak” bakımından yerini belirttikten sonra, şimdi gelelim, yine İBDA Mimarı’nın altını çizdiği siyaset sosyolojisinin kurucusu Maurice Duverger’e ait şu tesbite:

“Halkın halk tarafından idaresinden bahsetmek boş bir gevezeliktir. Kollektif işler daima hakiki idare eden olan birkaç kişi tarafından yapılır.

Siyasi Rejimler’de şahsiyetçilik ilkesinin önemine dikkat çeken bu satırlar, aynı zamanda demokrasi yalanının iç yüzünü de göstermeye yeter.

Bütün demokrasi tarihi bizi teyid eder ki, demokrasi “halkın iradesi” değil, “halkın iğfal edilmesi” rejimidir. Bizde en son gördüğümüz genel seçimler de buna misâldir. Seçim mitinglerinin davullu zurnalı propaganda üslubu ve bol bol kuru vaat içermesi, “halkın iğfal edilmesi rejimi” karakterini en güzel ele veren işaretlerdir. Halk, karşısına çıkanların ve çıkamayanların muhasebesini yapacak tabiatta değildir. Sokakları sünnet çocuğu gibi süsleyen ve reklam amacıyla bol bol para harcayanların hangisi onun psikolojisini daha iyi yönetirse, ona oy vermektedir. Bu seçim mitinglerin halk yararına yapılacak icraatları tarif eden bir yanı var mıdır? Hayır, sadece reklamasyon!

Sonra halk şunu seçti, bunu seçti… Ama halk şunu ve bunu değil de “onu” seçerse –Cezayir’deki gibi- bu halk çok cahil, eğitimsiz falan… O zaman hemen askeri darbe yapılmalı, seçim sandığı ortadan kaldırılmalı ve halk demir yumrukla yönetilmelidir. Emperyalizmin demokrasi dediği budur. Seçim var ama onun gösterdiği adaylar arasında… Onun gösterdiği dışında bir adaya yönelince, hemen seçimler iptal, halka saldırı meşru!

Bazı siyaset bilimciler “her şey veya hemen hemen her şey siyasîdir” derler. Öyledir. Günlük hayatımızda siyasetle en ilgisiz görünen pek çok şeyin de siyasi bir hüviyeti vardır. Gençler siyasetten uzak dursun diye önerilen futbol maçları ve eğlenceler de mevcut düzene ait siyasetin bir parçasıdır. Toplum hayatı içinde demokratik düzeni yaşatan ve demokratik düzeni tehdit eden unsurlar vardır; şuursuzluk ve siyaset dışılık, demokratik düzeni yaşatır; ama siyasi şuur ve tavır, demokratik düzeni tehdit eder.

Amerikalı akademisyen Stanley Hoffman’ın şöyle bir tesbiti vardır:

-“Tarafsız bilimin öncülerinin, sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkarları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?

Tuhaftır. Çünkü ne bilim, ne de eğitim, siyasî bakımdan yüzde yüz tarafsız bir tabiata sahip değildirler; hakim ideoloji ve değerler, onları da ister istemez kendi manasıyla şekillendirir. Emperyalist hakimiyet sadece siyaset alanında değil, bilim ve eğitim alanında da kendisine en güçlü dayanaklar bulabilir. “Amerikan demokrasisi” denilen şey, “Amerikan emperyalizmi” denilen şeyin göbek adından ibarettir; kastedilen aynı şeydir ve birbirinden ayrılmazlar.

Cezayir bir prima facia (aksi sabit olmadıkça yeterli ve geçerli sayılan delil) olarak alındığında, demokrasinin suçu sabittir.

DEVLET ZULMÜ

19. yüzyıl İtalyası’nda crudelta “devlet zulmü” manasına kullanılır ve liberta (hürriyet) ile fedelta (bağlılık) arasında ara terim kabul edilirmiş. “İktidar” isimli eserinde bunu belireten Bertrand Russel, crudelta için şu örnekle devam ediyor:

Konfüçyüs Thai Dağı’ndan geçerken bir mezar başında acı acı ağlayan bir kadın görür. Adamlarından Tze-Lu’yu kadının yanına yollayıp derdini sormasını ister. Kadın, önce kayın pederinin, daha sonra kocasının ve en sonunda da oğlunun kaplanlar tarafından parçalandığını söyler. Tze-Lu kadına bu bölgenin insanlar için tekin olmadığını gördükleri halde niçin buradan göç etmediklerini sorunca, ondan şu cevabı alır:

Burada zalim bir hükümet yok da ondan… Unutmayın, zalim bir hükümet kaplanlardan daha vahşidir.

Bu durum yüzlerce yıldır böyledir. Vahşi hükümetler, savunmasız insanlar tarafından, daima kaplanlardan ve yılanlardan daha dehşet verici kabul edilmiştir. İnsan kaplan ve yılanla mücadele edebilir, ama zalim bir hükümetle mücadele edemez. İnsanoğlu tabiatın bütün korkunç taraflarını kendisi için alt etmeyi başarsa bile devlet zulmünün pençesinden kendisini kurtarmayı başaramaz.

Devlet zulmüne karşı mücadele etmenin bir tek yolu vardır: Devlete karşı tıpkı devlet gibi organize olmak ve onunla onun usulleriyle mücadele etmek…

İSLAMCI MİLİTAN TAVIR

Vahşi hayvanlardan kurtulmanın iki yolu vardır: Onlardan kaçma veya onları öldürmek… Vahşi idarelerden kurtulmanın yolu ise tektir: Onu bir ihtilâlle devirmek!..

İhtilallerin bir “evrim”, bir de “devrim” safhaları olur. Evrim safhası propaganda safhasıdır. Bu safhada gizli ve açık, fikri ve silahlı her türlü vasıtayla ihtilal fikrini kitlelere yaymak gerekir. Propagandanın amacı budur: İhtilâl fikrini kitlelere yaymak ve benimsetmek; bir başka ifâdeyle, onlara, bütün dertlerinin tek çözümünün ihtilal olduğunu bildirmek… Bazı durumlarda kitlelerin örgütlenmesi ve yönetilmesi, bazı durumlarda ise sadece kitlelerin şuurlanması ve harekete hazır hale gelmesi gerekir… Her iki tür kitle de, yeri ve zamanı, gelince ihtilâlin kitlesi olur. Onları bu duruma propaganda getirir. Yayınların okunması, eylemlerin duyulması ve hedeflerin beğenilmesi… Bu ise hiç şüphesiz, öncü kadro faaliyetinin eseridir. Öncü kadro, ihtilâl fikri ile ihtilâl kitlesi arasında alıcı – verici görevi görür.

Kadro elemanına ise “militan” derler. Ama ihtilâl düşmanları, çoğu zaman ihtilal düşmanı olduklarını açıkça dillendirmeyip, bu kavramlara saldırarak tıynetlerini belli ederler:

– “İslâm örgüt, Kur’an propaganda aracı, Müslüman militan değildir!”

Böyle salakça bir laf duydunuz mu daha önce? İhtilâlin yoluna taş koymak için bundan daha bayağı bir yol seçilmiş midir?

Biz öyle bir şey demiyoruz. Ama bakın ne diyoruz:

-“Militan; bir fikrin, bir inancın kararlı savunucusu, canı ve malı arası her türlü fedakarlığı göze almış, canı ve malı arası her türlü mücadeleye soyunmuş fert veya bu fertlerden oluşan kadro…

Bu tanımdan çıkan mana: Militanlık bir keyfiyet işidir. Allah ve Resulü için canından ve malından geçene dini ıstılahla bakıldığında “mücahit”, zamanın ihtilalci lugatıyla bakıldığında “militan” denir. Cihad, bütün Müslümanlara farz kılınmıştır ve İslamın ilk zamanlarında yukarıdaki tanıma göre bütün Müslümanlar “militan” olmak zorundaydılar. Zamanla Müslümanlar arasında büyük Sahabîlerin imanı derecesinde iman sahipleri azaldı ve onlar da diğer insanlar gibi mal biriktirmeyi ve dünyalık peşinde koşmayı adet edindiler.

Şimdi biz bu gerçeği değiştirmeye çalışmıyoruz. Herkes “militan” olsun demiyoruz. Allah’ın vermediğini biz verebilir miyiz hiç? Herkes militan olsun demiyoruz. Ama hiç kimse İslamcı militanlara laf söyleme ve kara çalma hakkını kendinde görmesin diyoruz. Aksi takdirde ona da tıpkı Konfüçyüs’ün rastladığı kadın gibi sevenleri üzülür diyoruz.

Anlaşıldı herhalde…

KAVGANIN DİYALEKTİĞİ

Diyalog ve diyalektik, fikirlerin karşılaşmasında birbirinden ayrı iki metoddur. Diyalog, -karşıt- fikirlerin karşılaşması ve tanışmasıdır. Diyalektik ise, bir fikrin kendi karşıtını mağlup etmesi ve daha üstün bir fikre çıkmasıdır. Şu hâlde diyalog, bir muhabbet biçimi ve diyalektik bizzat kavga sayılabilir. Bunun yanında kavganın da bir diyalektiği vardır ki, ona felsefede “eristik” denir.

Demek oluyor ki, İslâm ihtilâl inkılabının fikir ve tavrı, kendi karşıt görüşleriyle karşılaştığında, diyalektiktir. Kendi tezini öne sürer, antiteziyle hesaplaşır ve daha üstün bir fikre erer. Tıpkı şunun gibi: “İslâm’da idare şekli yok, idare ruhu vardır” (tez) dersiniz. Karşınızdaki “demokrasi en iyi idare biçimidir” (antitez) der. Siz de neden öyle olmadığını gösterir, demokrasinin ikiyüzlü ve eksikli bir idare biçimi olduğunu, İslâm’ın idare ruhuna uygun ve ideâl yönetim biçiminin “Aydınlar Aristokrasisi” olduğunu (sentez) ispatlarsınız.

Bu ispatı hayata geçirmek ise diyalektiğin bir başka biçimde devamı demek olan “eristik – kavga tekniği” mevzuunu gündeme getirir. Fikri hayata hakim kılmak da fikre dairdir ve kavga tekniğine mevzudur. Fikir, fikir kavgasını gerektirir. İslâmı hayata hakim kılmak için İslâmî mücadele kaçınılmaz bir görevdir; yoksa bu iş “diyalog”çuların işi değildir; onların İslâm’ı hayata hakim kılmak gibi bir derdi yoktur. Dolayısiyle eristik, fikre bağlı olduktan sonra diyalektiğin inkarı ve imhası değil, bizzat emridir.

Toparlarsak: Haklı zorluyu yenecektir!

(Taraf, 13. Sayı, Mart 1992)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: