İSLÂM EKONOMİSİ ÜZERİNE
Selim GÜRSELGİL
Medine pazarı İslâm ekonomisinin ilk teşekkülü sayılabilir. Kâinatın Efendisi, bu pazarı, müslümanları Yahudi tacirlerin ve müşriklerin (yabancı sermayenin) tahakkümünden kurtarmak üzere kurmuşlardı. Bu pazara iki esas getirmişlerdi. Birincisi, pazarcIlardan vergi alınmıyordu, bu da fiyatların düşük olmasını sağlıyordu (bugünkü enflasyonun sebeplerinin başında yüksek vergiler geliyor). İkincisi, pazarda hiç kimse sabit bir yere sahip olamıyordu. Böylece birinin kendine diğerlerinden daha fazla avantaj sağlamasına ve haksız rekabete izin verilmiyordu,
Bu ilke titizlikle uygulanmış, kendilerine iyi yerleri tutmak isteyen pazarcıların çadırları yakılmıştır.
İslâm ekonomisinde, hatta İslâm sosyal hayatında en büyük hassasiyet riba (faiz) yasağı üzerineydi. Ayet ve hadislerde ağır ifadelerle kötülenen faizin zerresine göz yumulmazdı. Allah Resûlü, Necran Nasranîleri ile yaptıkları himaye antlaşmasında, ne içki, ne zina şartı koşmamışlar, “kendi aranızda faiz alır verirseniz, artık sizi korumayız” buyurmuşlardır. Sonra benzer bir antlaşma bir Mecusî zümresi ile de yapılmış, kâfirlerin kendi aralarındaki faize bile izin verilmemiştir.
İslâm’da para, tedavül aracı ve değer ölçüsü olarak işlem görmüş, servet biriktirme vasıtası kılınmasına ve üretim faaliyetine katılmaksızın kendini şişkinleştirmesine izin verilmemiştir. (Tabiî dönem dönem ölçüye uyulmaması sozkonusu.)
İslâm’da toprak genel olarak devlete aitti. Bu toprak köylüye dağıtılır, köylü tarafından kendi toprağı gibi işlenir ve sonra varislerine geçerdi. Ancak toprağın mülkiyeti (rakabesi) devletindi. Bu topraklar üzerine askerler koruyucu ve vergi tahsildarı olarak atanırdı. Buna ikta (tımar) sistemi denirdi. Köylünün şikâyet etmesi hâlinde ikta sahibi hemen değiştirilirdi. İkta sahipleri devlet memuru oldukları için, bir iktada uzun süre kalmaları ve feodalite ve toprak aristokrasisi oluşturmaları sozkonusu olmazdı. Ancak bu topraklar büyük orduları beslerdi.
Şehirlerde ise fütüvvet (ahilik) teşkilatları hâkimdi. Buralarda emek ve sermaye, din ve dünya içice geçer ve birbirini desteklerdi. Eski medeniyetlerin esnaf teşkilatlarından farklı olarak, fütüvvet devletten bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak çalışırdı.
İslâm toplumunda emek değeri genellikle çok yüksek olduğu için devlet büyük girişimlerde köle istihdam ederdi. Ancak bu kölelerin kısa zamanda hürriyet bedellerini toplamaları, İslâm toplumunda ticarî veya siyasî güç elde etmeleri sıradandı. Osmanlı devletinin kuruluşunda ahiler baş rol oynadığı gibi, Memlûk devletini eski köleler kurdular ve Hilâfeti onlar yaşattı.
İslâm ekonomisinde Roma hukukunda olduğu türden mutlak mülkiyet yoktu. Hata yapanın malı (veya yarısı) müsadere edilir, hukukun üstünde bir imtiyaz oluşumuna izin verilmezdi.
Not: Ikta sistemiyle Komünizm’in kolhoz sistemini karşılaştıran hiçbir makale okumadım. İslâm iktisatçıları kapitalizmi iyi biliyorlar ama marksizmi çalışana -henüz- rastlamadım. (Uzaktan birtakım genellemeler var sırf.) Bu ilginç olurdu herhalde.










