DÜNYA BİR İNKILÂP BEKLİYOR

Adnan DEMİR

Şu ân içinde yaşadığımız zaman dilimi küresel bir ihtilâl sürecidir. Fakat bu süreç; yarına cevap verecek fikir ve teklifi üreterek bir inkılâba mı dönüşecek, yoksa kendinden menkul bir çalkantı olarak kalıp yeni kriz ve buhranların öncüsü mü olacak?

İhtilâl, en yalın ifadesiyle “bir dengenin bozuluşu” demektir. Bugün tek kutuplu Batı hegemonyasının çözülüşüne ve dünyanın yeni bir denge arayışına tanıklık ediyoruz. Dünya arenasında insanlığın ve toplumların meselelerine kim kuşatıcı bir çözüm üretir ve bu çözüm etrafında bir rıza inşa edebilirse, yeni denge onun doğrultusunda kurulacaktır.

Mevcut düzenin neden ve nasıl yıkıldığına bakıldığında; Batı saldırganlığına karşı İslâm dünyasının unsurları ve Ortodoks Rusya’nın duruşuyla başlayan bir direnç evresi görülmektedir. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “Dünya arabasının bir tekerini söktü” diyerek işaret buyurduğu merhum Saddam Hüseyin’in direnciyle bu kırılma hattını başlatmak yerindedir. O günden bu yana dikiş tutmayan mevcut küresel düzen, nihayet son hesaplaşma aşamasına gelmiştir.

Bizim adımıza muhasebe edilmesi gereken husus; bu direnişin sistemsel ve fikrî liderliğini Anadolu’dan beklerken, pratik yükün yine Anadolu coğrafyasının bir parçası olan İran ile Ortodoks dünyasının merkezi sayılan Rusya tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Hakikat şudur ki; bu hegemonik kuşatmayı kırmaya cüret eden ve bedel ödeyen her odak, kurulacak yeni masada söz sahibi olmayı hak etmiştir.

Ancak asıl mesele buradadır: Bu ihtilâl süreci bir inkılâba dönüşebilecek mi?

Başta Rusya ve İran olmak üzere Doğu’nun mevcut temsilcilerine büyük bir tarihî sorumluluk düşmektedir: Bütün insanlığı kuşatacak çapta evrensel bir sistem teklifi sunabilecekler mi, yoksa sadece güce dayalı yeni bir nüfuz alanı mı kuracaklar?

Kumandan Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıktıktan sonra verdiği “Adalet Mutlaka” başlıklı konferansında ifade ettiği şu ölçü son derece belirleyicidir:

“Savaşanlar savaşıyor; biz savaşmayanların, en azından savaşanlara destek olacak fikir faaliyeti ile katkı sunmamız lâzım. Bunun için ise hepiniz ‘olmaya’ bakın…”

Ve yine aynı konferanstan bir diğer hayatî uyarı:

“Dünyaya ve tüm insanlığa sunulabilir bir fikrin yoksa, senin fikrinin fikir haysiyeti yoktur.”

Bu noktada bizim durduğumuz yer; “Mutlak Fikir”e nispetle vasıta sistem olan Başyücelik Devleti modelidir. Yani Mutlak Fikr’e muhatap anlayış davası… İnsanlığa vaat edilecek sistem öyle bir hakikate dayanmalıdır ki; eşya ve hadiselerin her ân yenilenen şartları içinde hiç eskimeyen, değişmeyen ve zamanı aşan bir nispet noktasına sahip olsun. İşte o sarsılmaz nirengi noktası Mutlak Fikirdir.

Eğer Doğu’nun mevcut güçleri yalnızca nüfûz alanı kurmakla yetinirse, yeni bir hegemonya doğar; eski düzenin günâhlarını devralır.

Oysa insanlık, gücün ötesinde, sarsılmaz bir hakikat merkezine ihtiyaç duymaktadır.

İşte bu merkez Mutlak Fikir’dir.

Ve bu fikre yaslanan tek sistem teklifi de Başyücelik Devleti’dir.

Tarih, bu teklifi sunabilenleri yazacak; sunamayanları ise unutacaktır.

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.