ŞERİAT GELDİĞİNDE ROMANININ MESAJI

Selim Gürselgil

Şeriat Geldiğinde romanının temel mesajı zannımca şudur:

– Yöneticiniz ne kadar dindar olursa olsun. İsterse nafile namazlarını ve nafile oruçlarını hiç kaçırmasın. Eğer şeriatla amel etmiyorsa, yani yetki alanında İslâma muhatap anlayışın dünya görüşüne mahsus bir sistem şuuru işlemiyorsa, iyilikten çok kötülük üretir; hatta bir iyiye karşı on kötü oranında… Zira din, ona inanalar kötülüğe hizmet etsin, ona şahitlik etsin ve eylemleriyle onu üretsin diye gelmemiştir; insanlar arasında Allah’ın hükmü esas alınsın, şeriat tatbik edilsin diye gelmiştir.

Bence bunu söylemek istiyor roman. Benim çıkardığım anlam bu. Bilmiyorum katılırsınız, katılmazsınız; sizin bileceğiniz iş.

*

Şeriat konusunda biz Selefîlerle daha kolay anlaşırız. Tamam itikatta Sofiler bize yakındır, aynıdır. Ama Sofiler şeriat davasını kaybetmişler. Onlar demokraside bir sığıntı, bir karikatür olmaktan şikâyetçi değiller. Şeriatın gerekliliği diye bir şeyi anlamıyorlar.

Cumhuriyetin başlarında baskılar olmuş. Diyelim bir afet olmuş ve insanlar kaçıp mağaralara saklanmışlar. Sonra afet geçmiş ama bir kısmı mağarasından çıkmaya hâlâ çok korkuyor. Orada yiyeceği içeceği var. Yumuşak kaya yüzleri de bulmuş yatacak. İlelebet kalırım diyor. Sofi bu.

Ama Selefî öyle değil. Selefî Şeriata hâlâ inanıyor. Onunla bu konuda konuşulacak, tartışılacak, incelenecek şeyler var.

*

Şeriat Geldiğinde romanının bilime dayalı bir temeli de vardır. Tabiî ben o konuya çok girmeyeceğim. Çünkü Türkiye’de bilim denince genellikle 19. yy pozitivizmi anlaşılır. Kemalisti de o kafadadır, İslâmcısı da. Bilimin acayip işlerini Amerikan filmlerinde masal tadında izlerler anca.

Efendim bu çalışma, Einstein’ın “genel izafiyet teorisi” adını verdiği, yeni alimlerin hemen hemen ispatladığı “geleceğe yolculuk” konusuyla ilgilidir. Amerikan filmlerinde zamanı bükme veya fezada seyahat kapsamında ele alınır.

Bilindiği gibi, bu meseleler İslâm tasavvufu için yeni değildir. Zaman-mekân sürekliliğinin dışına çıkmaya ilişkin pek çok örnek vardır. Ama bunlara da girmeyeceğim, çünkü günümüzde biliyorsunuz bir “keramet enflasyonu” yaşanıyor. Halkı gütmek için çoban kavalı olarak kullanılıyor. Din istismarına hizmet etmek istemem.

Kısacası geleceğe yolculuk konusu, hem dine, hem de bilime dönük bir “mümkün gerçeklik”tir. Şeriat Geldiğinde romanı da herhangi bir masal unsuruna, rüyaya vs başvurmaksızın, doğrudan doğruya bunu delillendiriyor. Ayıktırayım.

*

Şeriat Geldiğinde -romanına göre- demokrasi terkediliyor, “aydınlar aristokrasisi” rejimine geçiliyor.

Demokrasi, insanları ruhça, ahlâkça öldürme ve cesetlerinin eline silâh vererek cinayete intihar süsü verme rejimi olarak görülüyor. “Seni ben öldürmedim, ölümü kendin seçtin!”

Yalan. Seçim kampanyalarını düşünün. İleri ülkelerdeki ve geri ülkelerdeki. Bütün pisliklerin döndüğü, her vicdansızlığın serbest olduğu, birtakım karanlık güçlerin işlerini görecek elemanlar belirleyip onlardan birini halka seçtirdiği, halkın her seçtiğini kurtarıcı sandığı ve her seferinde hüsrana uğradığı…

Çünkü sistem bunun üstüne kurulmuş. Böyle çalışıyor. Sen zannediyorsun ki, seni yönetecek olanı kendin seçiyorsun. Hiçbir şey seçtiğin yok. Senin seçmen gerekeni ABD belirliyor, ABD’deki lobiler belirliyor. Onlar binbir yalanla senden oy alıyor. Karşı tarafa atmadığı pislik kalmıyor. Amaç, sadece seçim döneminde seni etkilemek. Sonra hiçbir şeyi sana sormayacaklar zaten.

Sen zannedeceksin ki, bütün kötülük diğer partiden kaynaklanıyor. Onlarla didişerek, onlara bok atarak çakma bir mücadelenin içine gireceksin. En büyük kötülüğün içinde olduğunu hiçbir zaman farketmeyeceksin. Kendinizi görmüyorsanız CHP seçmenine bakın, ne kadar acınacak bir kitle. Ülkenin en büyük üçkâğıtçılarını her seferinde kurtarıcı zannediyor.

Oysa Aydınlar Aristokrasisi öyle mi? Allah Resûlü’nün, Ashab-ı Kiram döneminin siyasî ifadesi o. “En iyilerin yönetimi”. En iyiler, sistem içinden süzüle süzüle, bütün liyakat ölçülerini yerine getire getire yukarıya yükselebilir. Ve onlar yapıp ettikleri her şeyden halka ve Hakk’a karşı sorumludur.

Burada aristokrasi, Batı’da gördüğünüz kan aristokrasisi, yani babadan oğula geçen, para ve güç saltanatı değildir. O, ruh aristokrasisidir; en iyilere mahsus o ruh, nerede, hangi şehirde, hangi köyde, hangi mağarada ise onu bulup ortaya çıkarmak, yetiştirmek ve milleti onun güdümüne vermek sanatıdır.

Uzatmayayım, fazla okunmuyor. Malûm demokrasi rejimindeyiz. Müslüman bile “bana en basit, en kolay, en adi şeyi ver, onu beğeneyim, derinleşirsen gözüm görmesin” kafasında…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin