Evvelâ “cem-i ezdad/zıtların birliği” gözüyle baktığımız zaman, tasfiyesi gereken bazı tarihî enkâz vardı ki, bu tasfiye olumludur. Mesela artık İIttihatçılarla yola devam edilemezdi. Ülkeyi bir felakete sürüklendikten, 10 yıl içinde paramparça ettikten sonra yapılacak tek şey onları yargılamak ve asmaktı.
İkincisi pasifist İslâmcılık olamazdı. Anadolu’da Yunan’a karşı bir mücadele verilirken, “Yunan ordusu hilâfet ordusudur, İngilizleri kızdırmayalım, onlar ne verirse razı olalım” şeklinde bir tutum takınanların tasfiyesi gerekirdi. Bu pasifizmi bugün de Hamas’ın şanlı Aksa Tufanı harekâtı karşısında tavır alanlarda görüyoruz. “Provokasyona gelmeyelim, bizi kırdıracaklar, ne verirlerse razı olalım” diye bir İslâmî tavır olamaz. Kurtuluş için baş vermek, oturup kurtuluş beklemekten daha İslâmidir.
Diğer taraftan bu, lâiklerin takdim ettikleri gibi, bir “yoktan var etme, yedi düvele karşı zafer kazanma” olayı da değildir. Adamların amacı zaten, imparatorluğu tasfiye edip yerine küçük küçük cumhuriyetler kurmak…
Diğer mağlûplara bunu yapmışlar. Bize de yapmak istedikleri, temel hedefleri bu. Başımızda, kendilerine problem çıkaracak yerde, onlarla uzlaşacak, çıkarlarını zedelemeyecek, birlikte çalışacakları kimseler görmek istiyorlar. Onları bu işe bizzat teşvik ediyor, destek vaadinde bulunuyorlar.
Burada çözümlenmesi gereken asıl problem, Lozan’dan önce Sevr’dir. Ne yazık ki Sevr pek konuşulmamıştır. Ben yazmıştım. Ocak 1920’de İstanbul’daki İngiliz komutanları İngiliz genelkurmayına bir rapor yazıyor. Raporda deniyor ki: “İstanbul’un önüne konulacak şartları çok ağır bir sulh antlaşması, Anadolu hareketinin önünü açacaktır.” Ve dikkat edin, İngilizler bunu yapıyor. Aman Anadolu’nun önü açılmasın demiyorlar. Bilâkis Sevr’den önce İstanbul’u resmen işgâl ediyor, bütün direnişçi unsurları tasfiye ediyor, meclisi kapattırıyorlar. Ankara’da bir hükümet merkezinin oluşması bu sayede oluyor. Onun ardından İstanbul’un önüne Sevr konuluyor ki, bu zaten Osmanlı’nın idam fermanıdır.
Yani burada bir yoktan var etme değil, bir önü açılma, himaye görme, bir uzlaşma görüyoruz. Zaten İtalyanlar ve Fransızlar Yunan işgâline karşı. Hatta o kadar karşılar ki, Yunan işgâline karşı Anadolu’ya silâh yardımı yapıyorlar. İngiltere’de de bir çok siyasî ve askerî ekabir onlar gibi düşünüyor. Yunan işgâlinin Ankara’yı Sovyetlere ve Arap direnişçilere yaklaştırma tehlikesine dikkat çekiyor.
Yunan işgâli eğer başarılı olsaydı onun Sevr’e dönüşmesi işten değildi. Bunu kabûl etmek gerekir. Yunan işgâli başarılı olsaydı Ermeni işgâl girişimi de başarılı olurdu. Yunan galip gelseydi, konuşacak bir şey kalmazdı. Fakat Anadol’da Sovyet desteği gören ve Arap direnişçilerle işbirliği yapan bir karşı hareketin olgunlaşmasından sonra İngilizler için Sevr’in hiçbir anlamı kalmadı. Önemli olan tek şey Ankara ile uzlaşmak oldu. Petrolden uzak durulması şartıyla bağımsızlık düşüncesinde bir mahzur görmediler. Bu da Cumhuriyeti ortaya çıkardı.
*
Eğer “yoktan var etme” gibi bir sıfat kullanmak kâbil olsaydı, bunu herkesten çok hak eden isim, Sultan Vahidüddin olurdu. Çünkü işbaşına geldiğinde yenilmiş ve dağılmış bir ordu vardı. Onun tavsiyeleri hilâfına imzalanmış olan Mondros Mütarekesi ile bu ordu tamamen çözülmüş, silâhları toplanmış ve ülke bölge bölge işgâl edilmeye başlamıştı. Tüm komutanlar İstanbul’da toplanmış, çaresizce bekleşiyorlardı. Bu şartlar altında, o, komutanları çeşitli bahanelerle Anadolu’ya gönderip dağılan birlikleri elden geldiğince toplamalarını sağladı. 19 Mayıs 1919 tarihinden önce, Mersinli Cemal Paşa, Konya’da millî mücadele için konferanslar düzenlemeye, ordu toplamaya başlamıştı. Sakallı Nureddin Paşa Merkez Ordusunu kurmuş, Orta Karadeniz’deki Pontos faaliyetlerini dağıtmıştı. Kazım Karabekir şarkta Ermeni çeteleri üstüne asker sevkediyordu. Cafer Paşa Edirne’yi, Ali Fuat Eskişehir’i teşkilatlandyrıyordu. Anadolu’nun her yerinde konferanslar düzenleniyor, halk örgütleniyordu. Mustafa Kemâl Paşa 2 defa Anadolu’ya gönderildi, ikisini de kabûl etmedi. Kendisini İstanbul’dan uzaklaştırmak istediklerini düşünüyordu. İstanbul’da Padişah’a suikast hazırlığı yapan Ayyıldız adında bir teşkilât kurulmuştu. Bazen de Padişah’a çıkarak sadrazamlık bekliyordu. Samsun görevini de kabûl etmeye istekli değildi, bütün talepleri karşılanarak ve Padişah Yaveri unvanı ile iknâ edildi. Samsunda isyan bayrağı açtığında diğer tüm komutanlar ona katıldı. O, konferans toplarken, Ali Rıza Paşa İstanbul’da Damad Ferid’i devirip bir hükümet kurdu. Harbiye Nazırlığına Mersinli Cemal Paşa getirildi. İşte millî mücadelenin ilk fiilî taarruzlarını bu hükümet plânlayıp sevketti.
Maraş’ta 30 bin kişilik Türk birliğinin “yoktan var olması”nı, Fransızları bozguna uğratmasını, Antep direnişini bu hükümet örgütledi. Yunan’a karşı ilk taarruz hazırlıklarına o başladı. M. Kemâl ile İstanbul’un arasını düzeltip Meclis-i Mebusan’ı faal hâle bu hükümet getirdi.
Bunun üzerine İngilizler devreye girdi. İstanbul’u işgâl ettiler. “Direnen İstanbul”un tüm unsurlarını tutuklayıp Malta’ya sürüp dağıttılar. İşte Ankara’da yeni meclis ve hükümet kurulması, Osmanlı’nın tarihten silinip Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması, İngilizlerin bu operasyonu sayesinde oldu. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bu sonuca yol açtı.
İngilizler Ali Rıza Paşa hükümetini yıkıp Meclis-i Mebusan’ı dağıtmasaydı, Millî Mücadele yine verilecek, Mustafa Kemâl Paşa bu mücadelenin kahramanlarından biri olacak, ama pek muhtemel ki Atatürk olamayacak, cumhuriyet kurulmayacak, hilâfet ve saltanat devam edecek, işgâlciler Osmanlı hükümeti ile sulh masasına oturacak, artık kimbilir görüşmeler nasıl sonuçlanacaktı. Bu sonuca İstanbul’un işgâli ve Sevr yol açtı ve bundan da işgâlciler pek rahatsız olmadılar.