“Tâlut askerleriyle yola çıkınca: ‘Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de ondan tatmazsa işte o bendendir. Yalnız eliyle bir avuç içen müstesnadır’ dedi. İçlerinden az bir kısım dışında hepsi ondan içtiler. O ve beraberindeki mü’minler ırmağı geçince, emri tutmayıp ırmaktan kana kana su içenler; ‘Bugün bizim Câlut’a ve onun askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur’ dediler. Allah’a kavuşacaklarına kesinkes îmân edenler ise, ‘Nice az topluluk Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.’ demişlerdi. Allah sabredenlerle beraberdir.
Câlut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!’
Allah’ın izniyle onları mağlub ettiler ve Dâvûd Câlut’u öldürdü. Allah da ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve kendisine dilediğinden öğretti. Eğer Allah insanların bazılarını diğer bazılarıyla def etmeseydi yeryüzünde düzen olmazdı. Ancak Allah alemler üzerinde lütuf sahibidir.”
(Kur’ân. Bakara / 249-250-251)
…
“Kitab-ı Dedem Korkut Âlâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân”da geçen en ilginç hekatlardan biri de Arslan Basat’ın Tepegöz adlı tek gözlü devi öldürmesidir.
Hikâyeyi baştan sona nakletmeye gerek yok, çoğumuz okumuşuzdur. Tepegöz başında bir tek gözü olan ve bir çobanın bir peri kızına tecavüzünden doğan ucube ve canavar bir devdir. Halkın başına belâ olmuştur.
Aslında hikâyede birçok simge ve mesaj var gibi. Farklı türler arasındaki ilişkinin çarpıklığından iğfalin çirkinliğine dek birçok mesaj var gibi.
Birçok kültürde benzerini bulmak mümkün. Meselâ Anglosakson veya İskandinav menşeli Beowulf’un hikâyesinde de benzer bir dev olan Grendel vardır. Grendel’in annesi de Tepegöz’ün peri olan annesi gibi, insan dışı bir yaratıktır, bir tür su canavarıdır. Odise’de de tek gözlü ve Kiklop denen devlerin kralı Polifemos vardır ve annesi su perisidir. Tepegöz’ün babası olan Sarı Çoban da o peri kızını diğer perilerle birlikte bir su kaynağının başında görür.
Bu tür hikâyelerin çoğunda vahşi dev veya canavar, beklenen özel bir insan tarafından mağlûp edilir.
Odise’de Kiklop denilen tek gözlü devlerin yaşadığı bir adadan bahsedilir. Bu adada mağaralarda yaşayan Kikloplar yasasız yaşarlar. Üstelik Dede Korkut’daki Basat’ın, Tepegöz’ün ok kılıç işleyen tek yerinin tek gözü olduğunu öğrenip oradan hedef almasından tutun, mağara, koyunlar, koyun postuna saklanarak çıkış vs hemen hemen çoğu sahnenin Odise’deki gibi olduğunu görmek mümkün. Elbette bazı ufak tefek farklar da var. Odise’de kahraman, koyunların altına saklanırken Basat hikâyesinde kahraman, bir koyun kesip derisiyle kamufle olarak mağaradan kaçar. Odise’de adadaki bir mağara sözkonusu iken Asya toplumu olan Oğuzlarda ise ana karadaki bir mağara sözkonusu. Keza Kikloplar birden fazla iken Dede Korkut’da Tepegöz tektir. Fakat üç aşağı beş yukarı aynı hikâye göze çarpmaktadır. Odise neticede Kiklop kralının yani Polifemos’un o tek gözünü kör eder, Basat da Tepegöz’ün tek gözünü kör eder ve sonra da öldürür. İkisinde de olay bir mağarada geçmektedir. Grendel hikâyesinde de su altındaki bir mağara sözkonusudur.
Dev, ve hatta tek gözlü dev mitini belki birçok kültürde, efsanede, destanda, masalda görmek mümkündür. Bu konuya dair yani tek gözlü devleri toplayan bir de kitap yazılmış.
İslam kaynaklarında Deccal’in iki gözlü devasa biri olduğu fakat sağ gözünün kör olduğu, keyfiyetini bilmeyeceğimiz bir surette bir adada vakti gelene kadar mahpus olduğu vb bilgiler vardır. Çok sayıda Deccal konulu hadîs vardır. En meşhurlarından biri de Temim Dari isimli sahabenin -Radiyallahuanh-, mucizat-ı Nebîden olarak bizzat müşahadesini de gördüğümüz Cessase hadîsidir. Deccal’e dair başka da hadisler vardır. Ve çeşitli rivayetlerde Deccal’in bir gözünün kör olduğunu görüyoruz.
Bir diğer hadîse göre Resulullah Âleyhisselâtuvesselâm “Her peygamberin kavmini Deccal’in fitnesinden sakındırdığı”nı haber vermiştir.
Ki, belki de tek gözlü ve insanlık için felâket olan bir devin birçok kültürde karşımıza çıkma sebebi budur. Yani belki de bu tek gözlü dev miti, peygamberlerin kavimlerine bahsedip fitnesinden ayartmasından sakındırdığı Deccal’in, halkların hafızalarında değişime uğrayarak kalmış hâlidir. Allahuâlem…
Odise ve Polifemos, Beowulf ve Grendel, Basat ve Tepegöz. Dikkat edilirse hepsinde de küçük cüsseli bir kahramanın vahşi bir devi öldürmesi sözkonusu. Birçok ulusun sözlü ve yazılı edebiyatında bu tür hikâyeler bulmak mümkün. Homeros’da ve Dede Korkut’da da aynı şeyi görüyoruz.
İbranîlerin, yani o günkü İslâm ümmetinin Tâlut’un kumandasında kâfirler ile yaptığı savaşta mübareze, yani teke tek muharebe için öne çıkıp meydan okuyan ve düşmanın en şedidi ve lideri olan Câlut adlı devasa cüsseli korkunç savaşçının karşısına kimse çıkamaz; o sırada küçük yaşta olan Dâvûd Âleyhisselâm çıkar ve rivayetlere göre kendisini hafife alan bu zalimi sapanı ile attığı taşla alnının tam ortasından vurup adeta beynini dağıtır yere serer ve sonra da yaklaşıp kafasını keser. Hatta rivayetlere göre savaş yeri bilinen o beldeye Ayn-ı Câlut yani Câlut’un Gözü denir… Ve binlerce yıl sonra günün birinde yine kâfir Câlut ve ordusunun mânevî vârisi olan kâfir Moğol ordusunu Dâvûd Âleyhisselâm’ın mânevî vârislerinden bir ordu, yani Memlûk İslâm ordusu aynı yerde mağlûb etmiştir, en seçkin süvarilerin başında da Şeriatın keskin kılıcı ve ümmetin yüz akı olan Baybars Rahimehullah vardır. Ayncâlut savaşını hepimiz az çok biliriz.
Kısacası bu tek gözlü vahşi dev hikâyesinin, yani Kiklop ve Tepegöz formunun Deccal’den ziyade biz Müslümanların Câlut, Yahudi ve Hristiyanların da Golyat dediği devasa savaşçıdan bozma olması da muhtemeldir. Allahuâlem…
Asırlar içinde halkların tahayyülünde Deccal ve Câlut’un tek gözlü dev şeklinde birleştirilmiş olması da çok makûl ve mümkün.
Tepegöz ve Kiklop… Dediğim gibi, aynı hikâyenin farklı toplumlarda farklı tarihlerdeki farklı versiyonları olduğu, hatta Dede Korkut hikâyelerinin Odise’den etkilendiği aşikârdır.
Dede Korkut ile Odise destanının benzerliklerine devam edelim. Odise’nin evine yurduna dönme süresi de Beyrek’in Bayburt hisarındaki esaret yılları gibidir. Odise 20 yıl Beyrek 16 yıl yurdundan ayrı kalıyor. Ve Odise döndüğünde, karısını, herkesi kendisinin öldüğüne inandıran hainlere kaptırmak üzeredir. Beyrek de aynen İtaka’ya kılık değiştirerek gelen Odise gibi kılık değiştirerek Oğuzili’ne vardığında Yalancıoğlu da çoktan bir kanlı gömlek düzmecesiyle halkı ve beyleri Beyrek’in öldüğüne inandırmış ve Beyrek’in yavuklusu Banu Çiçek ile düğün şöleni yapmaktadır. Her iki hikâyede de kadın sevdiğine sadıktır ve ısrarla yolunu bekler fakat başka evliliğe zorlanır, ve her iki hikâyede de yıllardır görmediği ve kılık değiştirerek gelmiş olan kahramanını tanıyamaz. Bu arada, dikkat edersek kanlı gömlek yalanı Yusuf kıssasındaki yalana benziyor. Kardeşleri Yusuf Âleyhisselâm’ın gömleğini kana bulayarak getirip babaları Yakub Âleyhisselâm’a kurt yedi demişlerdi.
Görüldüğü gibi Dede Korkut’daki Basat ve Beyrek hikâyeleri ile Homeros’un Odise destanındaki çok şey benzer. Benzerlikler sadece Tepegöz Kiklop hikâyesi ile sınırlı değil yani. Meczup fukara kılığındaki Odise de kendi yayını kurup gerer ve ok atıp hedefi tutturur, deli ozan kılığındaki Beyrek de kendi yayını getirttirip onunla ok atıp hedefi tutturur vs daha birçok benzerlikler var, uzar gider. Zaten buna dair yazılmış tez ve makaleler de var. (*)
Ayrıca, Homeros’un Odise’de kendisini temsil ettirdiği karakter olan kör ozan Demodokos destan dizerken Kitabı Dede Korkut’da da, hikâyelerde de Dede Korkut boy boylar soy soylar. Kulağa nasıl geliyor? Okunuşu yani; Demodokos ve Dedekorkut! O kadar yakın seslerden oluşan bir okunuşları var ki neredeyse bu dahi aynı diyor insan.
Dede Korkut Kitabı zaten doğası gereği birçok yerde İslâmî motiflere yer verirken ayrıca bilhassa Basat ve Beyrek hikâyelerinde Homeros’un da etkisinde kalmıştır. Ya da linkini verdiğim makalede de kuvvetli bir ihtimal olarak belirtildiği gibi, bir ortak köken de olabilir. Yani Dede Korkut Homeros’un taklidi veya etkisinde değil de, aralarında yüzlerce hatta binlerce yıl olan bu her iki taraftaki destanlar aynı kaynaktan gelip farklı tarihlerde farklı toplumlarda farklı kalıplara dökülen ortak hafıza olabilir. Zira bu destanların dağınık olarak Homeros’tan ve Dede Korkut’dan çok önce de halklar arasında anlatılageldiği yönünde teoriler var. Ayrıca da, Yunan’ın varisi olan Doğu Roma ve Rum Pontus’un halkları ile Müslüman Oğuzlar fetihlerden sonra artık aynı coğrafyadadırlar ve belli ki kültürel temas var.
Homeros İbranîlerin etkisinde kalmış, bu çok kesin. Buna değineceğiz. Ama Dede Korkut hikayelerinin müellifleri Homeros’un etkisinde kalmış ise bu nasıl gerçekleşmiş? Onu bilemiyorum. Ama bir şekilde ya ortak bir kök hepsini etkilemiş ya da önceki sonrakini etkilemiş, bu da çok açık.
Dede Korkut hikâyelerinin ilk kaleme alanları şimdilik meçhûl olsa da ortaya çıktığı dönemde fikir sanat çevrelerince Yunan hikâyelerinin bilindiğini, bırakın Bizans ve Pontus şair ve okur yazar takımını meselâ Türk Sultan Fatih Rahimehullah’ın Lâtince bildiğini ve bu destanları okuduğunu ve Truva savaşlarına olan merakını hepimiz biliyoruz. O asırda bu metinler tarih ve edebiyatla ilgilenen kalem ehli kimseler arasında bilinen şeylerdi. Belki de Türk halkı arasında sözlü olarak şekillenmiş olan asıl Dede Korkut hikâyeleri bu günkünden biraz daha farklı idi, birileri on beşinci asırda Odise ile harmanlayıp yazıya geçirmiş de olabilir. Bilemiyorum. Belki de zaten Doğu Roma halkı İlyada ve Odise destanını ve Türk halkı da Dede Korkut hikâyelerini öteden beri biliyor ve anlatıyordu -veya meselâ kış geceleri, okuryazar kesim okuyor anlatıyor idi- ve derken fetihlerle karışan halklarla birlikte bu destanlar da iç içe geçti ve Dede Korkut hikâyeleri bu şekilde etkilendi ve sonra da elimizdeki bu nihai hâli yazıya geçirildi. Allah en doğrusunu bilir.
Bu arada, “Hay bin Yakzan ve Yabanî Çocuklar” adlı makalemizde de bahsettiğimiz üzere, hikâyede Basat, Uruz Koca adlı bir Oğuz beyinin oğludur ve mucizevi bir şekilde büyümüştür. Bebekliğinden itibaren birkaç yıl boyunca arslanlar tarafından büyütülmüş sonra bulunmuş ve kerametli Dede Korkut’un ikna etmesi ve Basat adını vermesiyle artık kaçıp kaçıp arslanların yanına gitmeyi bırakmıştır. Ve Tepegöz’ün ancak öyle biri tarafından öldürülmesi mukadder imiş. Deccal’in Îsâ Âleyhisselâm tarafından öldürüleceği rivayetini hatırlattı.
Odise ile Beyrek ve Basat hikâyelerinin benzerliklerine veya Homeros’un Dede Korkut’daki etkilerine ve sebeplerine yeterince değindik sanırım. Asıl konuya gelelim. Odise ve İlyada destanlarındaki semavî din etkilerine.
Homeros ticaret yollarının ve medeniyetlerin beşiği olan Batı Anadolu ve Ege Adalarında yaşamış, belli ki İbranîleri çok dinlemiş ve öğrendiği çeşitli bilgileri tahrif ederek destanında serpiştirmiş. Yukarıda bahsettiğim Deccal ve Câlut konusu ve diğer dinî kıssa ve konuların Homeros’a etkisinin tek izahı budur. Ya da başka birilerinden o hakikatların muharref versiyonlarını dinlemiş ve eserinde kullanmıştır.
Malûmdur ki bu günde gerek semavî dinlerin yani Yahudilik ve Hıristiyanlığın gerek diğer din ve kültürlerin birçok öğreti ve ritüellerinin bir şekilde İslâmdakilere benzemesinin sebebi; onların peygamberlerin öğretilerinin bozulmuş hali, yani hakikatin muharref kalıntıları kırıntıları olmasıdır. Zaten muharref diye hakikatin bozulmuş, eksiltilmiş, silinmiş, artırılmış vs değiştirilmiş hâline deriz. Bizdekiyle benzer olan çoğu itikad, ibadet ve haberin sebebi budur. Aslı var, hakikati var, ama tahrif olmuş.
“Hay bin Yakzan ve Yabanî Çocuklar” adlı makalemizde de isbat ve izah ettiğimiz üzere, medeniyet varlığını peygamberlere borçludur. Vahiy olmasaydı ne diller olurdu ne de ortada bir medeniyet olurdu.
Odise’deki domuza dönüşen askerler, nefis terbiyesinin önemi, sabrın önemi, emîre itaatin önemi, lotus çiçeği ve yasak sığırlar gibi sınavlar vs birçok şey bana şunu fısıldıyor, hatta haykırıyor: Bu Homeros denen adam muhtemelen o dönemde karşılaştığı İbrânileri, belki tüccarları belki din adamlarını, dinlemiş ve duyduklarını yalan yanlış çalıp çırpıp ve yeniden kurgulayıp hikâyet etmiş, veya hikâyelerinin arasına serpiştirmiş. Yahut da aslını değil de muharref hâllerini işitmiş ve hikâyelerinde kullanmıştır.
Şimdi bazı sahnelerin analizini tek tek yaparsam uzar gider, birkaç örnek yeterli. Adamlar destanda bir sürü imtihandan geçiyorlar. İsrailoğullarının serüveni gibi. Tabiî Odise’de saçma sapan uydurma tanrılar karşısında saçma sapan amaçlar uğruna bu sınavları veriyorlar ve tek tanrı inancı yok.
İsrailoğullarının cumartesi günlerindeki av yasağını hileli ihlâlinden Salih Âleyhisselâm’ın kavmindeki yasaklı deveyi öldüren azgınlara dek, Tâlut ordusunun suyla imtihanı ve Câlut’un öldürülmesi kıssasını çağrıştıran çeşitli imtihanlara dek birçok olay Kur’ân ve Hadîslerde geçen kıssalardakini andırıyor. Bilâteşbîh.
En büyük benzerlik de askerlerin söz dinlemedikleri ve ahit ve yeminlerini tutmadıkları için denizlerde, sahillerde ve adalarda sersefil telef olup yurtlarına varamamaları.
Bu arada, bizim Kur’ân ve Hadîslerden öğrendiğimiz birçok şey İbranî kaynaklarında da var. Hatta o devirde henüz tahrif edilmemiş olanları dahi vardı muhakkak. Evet Homeros beni İsrail’in tesirindedir. Hatta belki tamamen onlardan çalıp çırpıp tahrif edip kullanmıştır.
Mesela destanda Odise’nin, tanrıça ve büyücü olan Kirke’nin tarif ettiği şekilde belli ritüelleri yapması sonucu ölülerin ruhları gelip konuşuyor, geçmiş ve geleceğin haberlerini veriyor, yol gösteriyor; ve ilginçtir katili meçhûl olan kahraman Agamemnon, katilinin karısı olduğunu ifşa ediyor. Bilâteşbîh Bakara suresindeki kesilen sığırın parçası vurulunca maktulün konuşup katili ifşa etmesi kıssasını hatırlatıyor. Nitekim destanda büyücü kadın Odise’ye yol gösterirken, “Ardından zavallı güçsüz ruhlara uzun uzun dua et. Ve İtaka’ya geri dönünce onlar için süründeki en güzel kısır ineği kurban edeceğine ve ateşin üzerine değerli armağanlar koyacağına söz ver” der.
Semavî din etkisi sadece Odise’de yok tabiî ki. İlyada ve diğer tragedyalar vb metinlerin bir çoğunda görülebiliyor. Meselâ Truva’nın bir diğer versiyonunda, bir tragedyada Agamemnon tanrıça Artemis’in koruluğunda avlanıp kutsal bir geyiği öldürdüğü için Truva’ya götürmesi beklenen rüzgâr kesilir, yıllarca bu rüzgâr çıkmaz ve neticede rüzgârın çıkması için kızını kurban etmesi gerektiğini öğrenen Agamemnon kızını tam kurban edecekken Artemis acır ve dişi bir geyik gönderir ve kızın yerine o kurban edilir. Bunun da İbrâhim Âleyhisselâm’ın oğlu İsmail Âleyhisselâm’ı kurban etmesi kıssasından çalma olduğu aşikârdır. Bu makalede Câlut, Deccal, Kiklop, Tepegöz bahsi vesilesiyle Odise ağırlıklı yazdık. İlyada ve diğer destan ve tragedyalar üzerine de daha ayrıntılı yazarız belki sonra.
Odise’de “her şeyi işiten ve gören” denilen güneş tanrısı Helios’un sığırlarını yeme bahsi de bir yandan Salih Âleyhisselâm’ın “ilişmeyin” dediği devenin öldürülmesini, bir yandan Yahudilerin cumartesi yasağını çiğnemesini ve bir yandan da Tâlut ordusunun ırmakla imtihanını çağrıştırıyor.
Öte yandan Yusuf kıssasında “Yusuf’u öldürün veya uzak bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size olsun! Ondan sonra salih kimseler olursunuz” diyen kötü kardeşdeki Yahudi mantığını, bilâteşbîh Odise’de de güneş tanrısı Helios’un yasaklı sığırları hakkında “En iyilerini tanrılara kurban olarak keselim -yani yiyelim- İtaka’ya gidince Helios için en görkemli tapınağı yapar, içini de en görkemli hediyelerle doldururuz” diyerek askerleri ayartan komutanda ve ona uyan askerlerde de görmek mümkün. Yani, “şimdi günâhı işleyelim, tövbe telâfi meselesine sonra bir çözüm buluruz” gibi bir sahtekâr mantığı.
Bu arada destanda, bu olay olurken, yani yasaklı sığırlar kesilirken, önceden yasağa riayet etmeleri için askerlerine sıkı sıkı tenbih edip yeminler ettiren Odise o anda orada değildir, sonrasında da ziyafete iştirak etmiyor, bu kısmı da Mûsa Âleyhisselâm Tur’da iken yokluğunu fırsat bilen Samiri’nin buzağıya tapmaları için kavmini ayartmasını çağrıştırıyor.
Keza adada Odise’nin adamları aç perişan iken besili sığırların etrafta serbestçe otlayarak gel beni ye dercesine tahrik etmesi de İsrailoğullarına av yasağı olan cumartesi günü, diğer günlerde görülmezken o gün adeta gel bizi topla der gibi bolluk ile balıkların kıyılara yanaşarak sebep olduğu imtihana benziyor.
Askerlerin tamah, şehvet, aç gözlülük, hırs, sabırsızlık, ahde ihanet gibi marazları sebebiyle yıllarca denizlerde sahillerde ve adalarda sersefil ve telef olması İsrailoğullarının Tih çölünde perişan, sefil, zelil olmalarını çağrıştırıyor.
İsrailoğullarının mukaddes topraklara bir türlü varamaması ve çöllerdeki sürgün süreci ile İtakalıların yurtlarına dönememesi ve denizlerde telef olma süreci birbirine çok benziyor.
Yine meselâ İtaka şehrine taşradan gelen dilenci veya miskinler, ya bizi sınayan kılık değiştirmiş bir tanrı ise denilerek buyur edilip ağırlanıyor. Zeus yasası dedikleri kurallara binaen… Bilâteşbîh, “hastaydım gelmedin aç idim doyurmadın” hadîsini hatırlayın. Mecaz, hakikat gibi anlatılmış ve hakikat da tahrife uğramış destanda. En büyük tahrif ise; tevhîd yok, sahte tanrılar uydurulmuş. Zeus, Poseidon vs…
Bütün bunlardan şunu çıkarmak mümkün; Homeros İbranîlere yani o günkü İslâm toplumuna ve inanç ve öğretilerine veya onlardan kendi beldesine erişen malûmata vakıftır ve bu malûmatı tahrif ederek, çarpıtarak hikâyelerin arasına serpiştirmiştir. Yahut da zaten kendisine muharref versiyonları ulaşmış idi ve bu bilgileri destanda kullanmıştır. Allahuâlem…
Son olarak; “Hocam; dediğin gibi semavî dinlerin öğretileri mi zaman zaman tahrife uğrayarak mitolojiye, efsaneye, masalâ, örfe adete dönüşmüş yoksa ilkel dinler ve mitoloji mi peygamber diye bilinen insanlar tarafından değiştirilip semavî din olarak tanıtılmış?” diye soranlar için şuraya mezkûr makalemi kısa bir ön sözle birlikte bırakıyorum.
* Epstein ifşasıyla birlikte bir kısım seküler kesimin model aldıkları ve bize başarılı ve örnek insan olarak gösterdikleri ve çoğu da ateizm ve evrim misyoneri olan bütün marka isimlerin; Stephen Hawking, Richard Dawkins, Lawrence Krauss, Steven Pinker, Noam Chomsky, ve ayrıca Elon Musk, Bill Gates gibi zenginlerden hanedanlara, sözde sanatçılardan oyunculara, yazarlara çizerlere neredeyse bütün Batılı elitlerin sapık ve sadist çıktığı, “Dinler devri bitti, bilim adamlarına ve sanatçılara kulak verin” veya “Ahlâklı olmak için dine gerek yoktur” diyenlerin öve öve bitiremedikleri bütün marka isimlerin, “Tanrı Yanılgısı” diye kitaplar karalayan asrın zoologlarından, “Yaratılıştansa kendi kendine var oluş düşüncesi daha cazip geliyor” diyen dâhi fizikçilere; sömürgeci batıdan çıkmış ateist elitlerin hemen hepsinin de Epstein’in sapık ve sadist müşterileri olduğunun ortaya çıktığı bu tarihi günlerde yukarıdaki soru ve daha birçok sorunun da cevabı için okuyalım okutalım: