HAY BİN YAKZAN VE YABANÎ ÇOCUKLAR – 10

Levent AKINCI (*)

Hüsn ve kubhu, helali ve haramı, iyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini tayin eden mihenk nedir? Kime göre neye göre? Çünkü bilim bu konuda devre dışıdır. Bu bir ön kabûl konusudur. Ya bir din ya bir modern din yani ideoloji, ya kişisel hevai inanç ve düşünceler… Ama bir ön kabûl sözkonusu yani. Bizdeki ön kabûl tabiri caizse “imân”dır ve “fıtrat”tır. Evet, biz her tür sapkınlıktan iki sebeple tiksiniriz, biri dinimizin kabih görmesi, nehyetmesi, ikincisi de temiz fıtratımız. Ki, ikisi de Allah’tandır. Vahiy Allah’ın kelâm olan âyetleri, fıtrat hilkat ise kevnî ayetleridir. Dikkat edin, doğamız demiyorum, fıtrat ve hilkat lafzları tabiat ve doğa sözlerinden çok daha farklı ve aşkın iki kelimedir. Dinsizler ‘doğamız gereği’ derken molekül ve aminoasitlerden kendi kendine tesadüfen oluşmuş ve sözde evrimsel süreçlerden sonra bu günkü hâlini almış olduğunu iddia ettikleri homo sapiensi ve biriktirdiklerini kastederler. Hilkat ve fıtratı değil.

İnsanda iyi kötü nedir öğretilmedikçe ahlâk kuvveden fiile çıkmayabiliyor. Yani talim terbiye ile gerçekleşiyor ahlâklı bir insan olmak. Misal, bazı kuzey halkları arasında, misafir erkeğe eşini sunmak var derler, bu bilgi ne kadar doğru bilmiyorum, ama Anthony Quinn’in Eskimo rolünde oynadığı böyle bir de filmi vardır, “Vahşi Masumlar”. Oradaki adamın ahlâk ve erdem anlayışı da odur. Kötülük olsun diye yapmıyor ama yaptığı çok kötü bir iş! Üstelik ev sahibinin bu teklifini reddetmek o kültürde kötülük olarak, düşmanlık belirtisi olarak kabul ediliyor. Misafir ise böyle bir ilişkiyi ahlâksız ve kötü bir iş olarak gördüğü için adamın karısıyla yatmak istemiyor. Nitekim Quinn’in canlandırdığı karakter de, yani ev sahibi adam, bunun üzerine misafiri feci şekilde tartaklarken başını buza vurup öldürüyor.

Tartaklama demişken, meselâ insan insana iyi niyet ve sevgisini ayının malağını sevmesi gibi hırpalayarak vurarak da gösterebilir, bir kaç güzel sözle veya nazikçe sarılarak veya tokalaşarak da. Doğuştan getirilmez, öğrenme ile belirlenir bu. Keza nefretini sözle de ifade edebilir, uzak durarak tavırla da, şiddetle de. Ve herhangi bir çatışma halinde, şiddet kaçınılmaz olarak gerekmişse şayet; en feci aşırı şekilde de savaşabilir, karşı tarafın masumuna, çocuğuna, yaşlısına, hayvanına bile acımadan öldürebilir, veya ilkeli ahlâklı bir şekilde de savaşabilir. Ama en tağut kimselerin, en zalimin bile, sorsan, yaptıklarında ettiklerinde kendince bir gerekçesi ve hukuku ve ahlâkı vardır. Zaten yeryüzünde satanistler hariç kimse kendini kötülüğe nisbet etmez, (hatta onlar bile tam olarak öyle olmadıklarını, yanlış anlaşıldıklarını ifade ediyor zaman zaman) yani herkes kendisinin iyi olduğunu veya iyiliğe talip olduğunu iddia eder, kimse ayranım ekşi demez ve akıl akılı beğenmez. Eskiler derler ki, “insan insanın her şeyine nazar verebilir ama bir tek aklına nazar veremez”.

Her neyse. Şunu da hatırlatarak bu bahsi geçeceğim; “hukuk” ve “ahlâk” hususunda “kime göre, neye göre” suali karşısında bütün beşerî ideolojiler ve bireysel görüşler apışıp kalmaktadır. İş dönüp dolaşıp ya “nakle” dayanıyor ya da “akla“, bence-sence meselesine, hevasını ilâh edinen bireylerin ‘bence’sine ve bazen bir diktatörün ‘bence’sine bazen demokratik bir ‘bence’ler meclisindeki kulların ‘kelle sayısı’na…

Hulefâi Râşidin, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali Radıyallahu anhum ecmain ve bilâteşbîh sonraki halife sultan ve çeşitli emirlerin yani Mu’tasım, Alparslan, Salahaddin, Baybars, Fatih, Süleyman, Barbaros Rahimehumullah gibi ümerâmızın da, son kararı bir kişinin vermesiyle bir çeşit monarşik ve şûra ve divan veya reisler toplantıları ile de bildik oligarşik veya cumhurî idareleri vardı diye zannedenler olacaktır; bilinsin ki onların riyâsetleri de şûra ve dîvânlardaki istişareleri de teşrî gayeli değildi, asla kendilerinde helali haramı iyiyi kötüyü tayin hakkı ve yetkisi görmüyorlardı, sadece, Allah’ın hükümlerini nasıl en güzel surette icra ederiz, nakle en güzel şekilde nasıl tabi oluruz, bunu idrak etmek için akıl fikir danışma ve oylama yapılıyordu. Tarihimizdeki ümerâ ve ulema ile seküler asırdaki tağutlar ve bel’âmları kıyas bile edilemezler!

Değil selef, değil halefin altın çağları, halefin en saptıkları en yoz dönemleri bile içinde bulunduğumuz şu asırla bir tutulamaz. Ayrıca da, onların danışma meclisleri ve istişare ettikleri bilir kişiler ulemâ ve ümerâdan müteşekkil bir ‘ehli hâl vel akd’ idi, rastgele şarkıcı, film aktristi, şovmen, ihaleci kodaman vs türlerden oluşturulan parlementolara benzemezdi. İşleri ehline teslim etme gayreti vardı.

Tarih-i Peçevî’de geçer ibretlik bir istişare örneği vardır… Halife Sultan Süleyman, tam Mohaç harbi başlamak üzere iken, atından inip sonradan Hünkârtepesi de denilecek olan bir tepenin zirvesine çıkmıştır, vezirleri ile istişarededir. Ve henüz düşman görünmemiştir. Uçboyları beylerinin çağrılarak bir danışma meclisi kurulmasını emreder. Bu buyruğa uyularak akıncı beylerine çavuşlar gönderilir. Herkesten önce Hüsrev Bey gelir ve kendisine tepenin doruğuna çıkması emrolunur. Mohaç harbinin iki büyük akıncı beyi Hüsrev Bey ve Bali Bey’i çoğumuz duymuşuzdur. Huzurda İbrahim Paşa, öteki vezirlerle birlikte ayak üzere durmaktadır ve Hüsrev Bey’e şöyle seslenir: ‘Siz uçboyları beylerisiniz, saadetli padişahımız size danışmak ister. İşte Mohaç sahrası bu imiş, henüz düşmandan bir iz yok. Nasıl bir tedbir almalı?’. Hüsrev Bey’in cevabı şöyle olur: ‘Saadetli padişahım, biz uçboylarında danışmayı buraların tecrübeli ihtiyarları ile yaparız. kendi reyimizle bir iş görmeyiz. Ferman olunursa varıp söyleşelim ve saadetli padişaha gelip cevap verelim’. Bunun üzerine Padişah: ‘Danışacağınız adamları buraya getirin’ diye emreder. Hüsrev Bey derhal tepeden aşağıdaki bir ağaya seslenir, isim vererek Koca Alaybeyi, Adil Toyca, Kara Osman, Balaban Çeribaşı, Mehmet Subaşı’yı yani tecrübeli akıncı beylerini çağırtır. O sırada da tepeye, düşmanın alana geldiğini ve harbin başladığını haber vermesi için orta veya küçük rütbeli bir akıncı beyi gönderilmiştir zaten, adı da geçer kaynakta: Adil Toyca. Çok yaşlı, ömrünü Allah yolunda gazâ ile geçirmiş bir akıncıdır. Belki bir velî. Belki tâ İstanbul’un fethine bile iştirak etmiş, mübeşşer ordudan. Allahualem. Hüsrev Bey’in çağırttıkları arasında Adil Toyca da vardır. Hüsrev Bey aşağıdan yukarıya doğru otağa yaklaşanın Adil Toyca olduğunu görünce haber üzere geldiğini zanneder ve ‘gel Adil Toyca, saadetli padişah danışma emretti’ der. Sultan Süleyman da konuşmaları işitmektedir. Adil Toyca, kendisini Koca Elmas Bey’in gönderdiğini söyler ve ‘düşman göründü, öncülerimiz vuruşmaya başladı bile, daha ne istişaresi, gelip sancağınızın dibinde ordunun başında yerlerinizi alın’ anlamında kısa ve sert, cüretkar bir konuşma yapar ve acele döner birliklerinin yanına doğru at sürer. Adil Toyca Hüsrev Bey’e bu net ve kısa mesajı verip acele akıncıların yanına giderken Bali Bey’in bir adamı da dolu dizgin gelir ve düşman birliklerinin Mohaç sahrasına giriş yaptığını ve çevre tepelerden küffarın belirdiğini haber verir. Bu iki mesajla birlikte Padişah derhal tepeden inip atına biner. Adil Toyca, tabiri caizse posta koyar gibi racon keser gibi konuşmuş çekip gitmiştir. O sırada oradaki vezir ve paşaların yüzündeki ifadeyi düşünemiyorum. O devirde böyle gâzilerden başkası da sultana veya vezirlere böyle konuşamazdı zaten. Ve böyle gazilere de böyle itibar ve iltifat ederdi gazi padişahlar. Nitekim zaferden sonra da harp meydanını gezerken Süleyman, Peçevî’nin de dedesi olan Koca Alaybeyi ile ayaküstü istişare eder, gaziye sorulur, “şimden sonra ne tedbir gerek?”… Koca Alaybeyi de, başlamışken domuzun kökünü kurutmak gerektiği, yani Avrupa’da ilerlemek gerektiği anlamında tavsiyede bulunur. Allah Tealâ hepsine rahmetler eylesin, taksiratlarını affetsin.

Yukarıda naklettiğim tarihi vakada, “düşman alana girmeye başladı ve tepelerde göründü” diye haber veriyor ya hani Bali Bey’in adamı. Peçevî devam ediyor, alana giren birlikler asker imiş ama meğer o etrafdaki tepelerde görülen o kalabalıklar reaya yani halk imiş, kiminin elinde ipler urganlar kiminde zincirler, seyretmeye gelmişler ve haçlı ordusu İslam ordusunu yenince İslam askerini bağlayıp esir alacaklarmış. Ahmak herifler! İlk gece hakkı diyerek fakir gelinleri lordların psikoposların koynuna sokup tecavüz ettiren, fuhşa ikna edip yatağa atamadığı iffetli dul kadınlara cadı yaftası vurup diri diri yaktıran, papa fetvası ile içinde şeytan var diyerek zavallı kedileri diri diri yakarak kedi soykırımı yapan ve lağım fareleri ve pislik içinde kara vebadan geberen, taharet nezafet nedir bilmeyen, cennetten arsa satan, aforozcu bir medeniyetin kral, kont, kontes, dük gibi sömürücü domuzların kulelerinin ve şatolarının duvar dibine atılan artıklarından, soysuz soyluların mezbelesinden beslenmeye çalışan köle oğlu köleleri; kendilerini hür oğlu hür birer insan edecek bir medeniyetin askerlerini esir almaya gelmişlerdi. Ama güvendikleri güçler, o tepeden tırnağa zırhlı mağrur ordular bir kaç saat içinde, tarihin belki en kısa ve tam zaferle sonuçlanan meydan muharebesinde zelil edildiler. Ve o reaya, ‘öteki’ne de ‘zımmi’ diyerek hayat hakkı ve belli bir yaşam standardı sunan bu gerçek medeniyet sayesinde bir kaç asırlığına insanca yaşama fırsatı buldular. İslâm gazilerinin ahlâk ve mertliği küffarın bile itirafıyla sabittir. İslâm orduları için istilâcı veya sömürgeci diyen dinsizlerimize “Avrupa’daki Türk Köylerinin Hikâyesi” (11) adlı videomuzu tavsiye ederiz. Çok cahiller, belki biraz tarih öğrenmiş olurlar.

Dağıttık yine. Mevzu tarih ve gazavât olunca kısa kesemiyoruz. Ana konuya dönelim.

(11) https://youtu.be/OAD3hRgKMiQ?si=fuCtcEZ8hsvee08J Avrupa’daki Türk köy ve kasabaları hakkında.

(*) Psikolojik Danışman & Tarihçi

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin