ORTA DOĞU’DAKİ ASKERÎ-POLİTİK BLOK ÜZERİNE
İgor Molotov
Düşmanlar, belirtmek gerekir ki, genel olarak birleşmeyi seviyor ve bunu biliyorlar. Batılı ülkeler, geçen yüzyılın ortalarından itibaren ulusüstü askerî yapılar kurmaya başladılar. Herkes Kuzey Atlantik İttifakı NATO’yu biliyor, ancak artık Avrupa ülkelerinin askerî bloku da yolda. Pasifik’te “Asya NATO’su”-AUKUS. Orta Doğu’da ise ABD ile İsrail’in sıkı biçimde kenetlendiği, resmî olarak şekillendirilmemiş bir ülke bloğu var.
Her ne kadar barışseverliklerini deklaratif biçimde dile getirseler de herkes biliyor ki Batılı askerî bloklar, yöneticilerinin söylemeyi sevdiği gibi savunma amaçlı değildir. Bu durum, pembe gözlüklerini en sadık biçimde takanlar için bile artık açık hâle geldi. Dünya istikrarının garantörü olan Sovyetler Birliği’nin çöküşü, kapitalist kampın saldırgan politikasının önündeki son engeli de ortadan kaldırdı.
Bu anlamda en büyük bedeli Arap coğrafyası ve İslâm dünyası ödedi. Batı’nın askerî makinesiyle karşı karşıya gelmeye en az hazırlıklı olanlar onlardı: Irak, 30 ülkeden oluşan koalisyon tarafından iki kez saldırıya uğradı; 2003 yılında askerî müdahale, devlet başkanı Saddam Hüseyin’in ele geçirilip idam edilmesi, 1 milyondan fazla sivilin öldürülmesi ve yıllarca süren işgâlle sonuçlandı.
NATO uçaklarının koruması altındaki militanlar tarafından vahşice işkence edilerek öldürülen Muammer Kaddafi’nin Libya’sı da bir istisna olmadı.
Zamanında bir askerî ittifak kurmayı ve çabalarını birleştirmeyi başaramayan ülkeler, kelimenin tam anlamıyla Batılı emperyalistlerin çizmeleri altında yok oldular. Büyük kalibreli makineli tüfeklerin ve top mermilerinin darbeleriyle delik deşik edilmiş o muhteşem Bağdat’ın sokaklarını hatırlıyorum. Bölgelerden birinde zarar görmemiş tek bir ev bile yoktu. Antik Mezopotamya, “birleşik” Batı demokrasisi ile tanıştı ve Amerikan askerleri bugün hâlâ Irak başkentinin merkezindeki korunaklı beton kalelerde saklanıyor.
Bu nedenle bugün, bu ayın ortalarında resmî olarak imzalanan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki askerî anlaşma olan Mekke Paktı özel bir ilgi uyandırıyor. Belgenin temel hükmü kolektif savunma ilkesidir: Üç devletten herhangi birine yönelik silâhlı saldırı, anlaşmanın bütün katılımcılarına yönelik saldırı olarak değerlendirilecek. Fakat en önemli mesele bu bile değil.
Mekke Paktı, tamamlanmış bir askerî-politik ittifak değil; gelecekte diğer Arap ve İslâm ülkelerinin de katılacağı bir birleşme noktasıdır.
Erdoğan, Al Jazeera televizyon kanalına yaptığı açıklamada Mısır’ın pakta “pekâlâ katılabileceğini” zaten söyledi. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, El-Alameyn’deki görüşmede bunu Mısırlı mevkidaşıyla görüştüğünü doğruladı ve olumlu bir karar çıkmasını umduğunu belirtti. Kahire ise şimdilik acele etmiyor ve anayasal ve hukuki sonuçların incelenmesi gerektiğine işaret ediyor.
Mısır’ın katılması hâlinde yapı köklü biçimde değişiyor: Türkiye Boğazları, yani İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını kontrol ediyor. Mısır Süveyş Kanalı’nı kontrol ediyor. Suudi Arabistan Hürmüz ve Bab el-Mendeb’in üzerinde konumlanıyor. Pakistan ise nükleer şemsiye ve Hint Okyanusu’na çıkış sağlıyor.
Bu artık bir üçgen değil; İsrail, ABD ve NATO’dan kaynaklanan tehditleri sınırlamak için yalnızca askerî değil, aynı zamanda ekonomik araçlara da sahip olmayı mümkün kılan bir çevre hattıdır.
Dahası, İran-Amerikan savaşının galibi olan (ki ben buna inanıyorum) ve bağımsızlığını ve devlet yapısını cesurca savunan Tahran, yeni askerî bloğun kurulmasına ilgiyle karşılık verdi ve şimdiden diyaloğa davet aldı. Bunu İran parlamentosu basın sözcüsü Mehdi Rahimi, Al Mayadeen’e verdiği röportajda açıkladı. Onun ifadesine göre, bölge ülkeleri arasında bir “güvenlik şemsiyesi” oluşturma yönündeki arayış, “İran için bir zaferdir”. Mehdi Rahimi, Tahran’ın uzun zamandır bunu savunduğunu belirtiyor.
Kabul edin, bu durum bölgedeki dengeleri zaten ciddi biçimde değiştiriyor. Güvenlik meselelerinde ABD’ye bel bağlayan ülkeler bile İran’daki fiilî yenilginin ardından “yeter” dediler.
Peki ya biz?
Türk siyasetçi, düşünür ve benim çok yakın dostum Ali Osman Zor, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının en başında, derhâl Moskova–Ankara–Tahran ittifakının kurulmasını önerdi. Bu cesur ve zamanında yapılmış öneri, temel jeopolitik ilkeler üzerine inşa ediliyor. Kim bilir, belki bu önerilen mimari şu ya da bu biçimde hayata geçirilecektir. Çünkü daha birkaç ay önce Mekke Paktı hakkında da ciddi biçimde yüksek sesle konuşulmuyordu.










