HAY BİN YAKZAN VE YABANÎ ÇOCUKLAR – 1
Takdim: Gönüldaşımız Levent AKINCI, bir kitap çalışması taslağını bize emanet etti. Biz de bu çalışmayı hacminden dolayı parçalara ayırarak sizlerle paylaşmaya karar verdik.
Levent AKINCI (*)
Gerek tabiatta ve herhangi bir hayvan veya hayvanların refakatinde, gerek tecritte, insani çevreden izole veya kısmi izole surette büyümek zorunda kalmış çocuklara genellikle “Feral Children” yani “Yabani Çocuklar” veya “Vahşi Çocuklar” denilmektedir. Bu makale biraz da onların hikayesidir, ve ilk insanlar hakkındaki bazı iddialara farklı bir pencere açmaya matuftur. Yaşın dil edinimi, kişilik, ve zekâ gelişimi ile ilişkisini masaya yatıran, psikoloji, ve tarihin iç içe olduğu bir çalışmadır. İleride daha da genişletip kitab olarak da yayınlamayı düşünüyorum. Yani bu bir tür taslak sayılır. Çeşitli meşgale ile yoğun olduğum için pek öyle dipnotlandırma, kaynaklar sunma vaktim olmadı, ama ileride belki tab ettiririz, o vakit orada daha fazla kaynak da olacaktır inşallah.
Sümer Gılgamış hikayelerindeki vahşi kır adamı Enkidu, Yunan mitolojisinde ayının emzirdiği Atalanta, Roma’nın kuruluşuna dair rivayet edilen ve kurt tarafından emzirilen Romüs-Romülüs kardeşler, Türk Türeyiş destanlarında kurdu emen veya kurttan doğan çocuk ve yine Ergenekon’dan çıkışta bir kurdun yol göstermesi, Dede Korkut hikayesinde arslanların büyüttüğü Basat…
Böyle bir çok mit, efsane, destan ve hikaye vardır. Bir de bilinen tarihin kabul ettiği, geçen asırlarda ve asrımızda yaşanmış tescilli bir kısım yabani çocuk hadiseleri var.
Ormanda büyüyen Aveyronlu vahşi çocuk Victor (1797), Ormanda büyüyen Hintli Kamala ve kardeşi Amala (1920), kapalı odada tecritte büyütülen Amerikan Genie Wiley (1970), ormanda maymunlarla yaşayan Afrikalı John Ssebunya (1991), bahçede köpeklerle yaşamak zorunda bırakılan Ukraynalı Oxana Malaya (1991) vb gibi.
Keza, bunlar gibi daha nice vaka. İnternette ayıların, leoparların, maymunların, kurtların, köpeklerin, pumanın hatta sokak kedilerinin himaye ettiğinden koyunlarla, keçilerle, sığırlarla, kuşlarla, tavuklarla vs yaşayana, bir adada veya odada mahsur durumda izole yaşayana dek çeşit çeşit hikâyede, bebeklik veya ilk çocukluk hayatını “hayvanlarla” veya “tecritte” geçirenlere dair çeşitli video ve belgeseller ve makaleler de görmek okumak mümkün. Bazıları kurgu veya mesnedsiz olsa da bir çok da gerçekten yaşanmış vaka var.
Allah’ın rahmetinden hikmetinden sual olunmaz, bazen vahşi bir hayvanı bile savunmasız bir bebeğe çocuğa hizmetkâr edebiliyor. Bu bile mucizevi bir şeydir esasen. Keza belgesellerde bazen görürüz, leopar, çita gibi yırtıcılardan, annesini avladığı bir yavru maymun veya yavru ceylanı evladı gibi koruyanlar oluyor.
Destanlar, efsaneler, mitolojiler bir yana, bilhassa yakın tarihteki bilinen yabani çocuklar bizim meselemiz olacak bu çalışmada. Ve o destan ve hikâyelerdekilerle de kıyaslayacağız. Önce Hay ve benzeri hikâyelere göz atalım.
Doğduğundan itibaren hayvanlarla veya tecritte büyüyüp, çevresinde “şefkat gösteren ve talim terbiyede bulunan” hiçbir diğer insan olmaksızın, muallimsiz, müderrissiz, anne veya o roldeki birileri olmadan, kendi kendine, duyularıyla algılarıyla, aklıyla mantığıyla, ve sezgileriyle, duygularıyla kendini ve hakikati bulanların hikâyesi.
Edebiyat ve sinemada, Hay’dan Basat’a, Tarzan’dan Tarkan’a, Mowgli’ye; kurt, aslan, geyik vs hayvanların büyüttüğü insanlar…
Bildiğimiz gibi İbni Tufeyl, İşrâki’dir. Hay Bin Yakzan adlı hayali bir insanın hikayesini yazmıştır. Bazıları bu hikâyeyi bir tür roman olarak kabul etmektedir. Teolojik/felsefî roman. Bu, Meşşâi İbni Sina ve İşrâkî İbni Tufeyl’deki “Yakzan’ın oğlu Hay” masalları o ekollerde bir gelenek olmuştur aslında. Dediklerine göre Daniel Defoe da Robinson Cruso’sunu bu eserden esinlenerek veya taklitle yazmıştır, ki gayet mümkündür.
Bu konuda İbni Sina ve sair düşünürlerin eserlerini ve biyografilerini anlatan kitaplarda kafi derecede malumat bulunmakla birlikte, M. Şerafeddin Yaltkaya ve Babanzade Reşid’in çevirilerinin hazırlanıp basıldığı “İbni Sina / İbni Tufeyl. Hay Bin Yakzan” adlı kitapta hem İbni Sina’nın hikayesi, hem de İbni Tufeyl’in aynı isimdeki hikayesi, hem de bu iki zatın masalının takipçi ve şarihlerinin yazdığı benzer kitaplara dair, ve bu klasiğe dair bir çok bilgi verilmektedir.
Kısaca temas edelim; bu, “Hay” meseli klasiği ilk defa şöyle başlamıştır; “Salaman ve Absal” adlı kadim bir hikaye, Huneyn bin İshak tarafından (Ö. 873) Yunanca’dan Arapça’ya çevrilmiştir. Daha sonra bundan etkilenen İbni Sina (Ö. 1037) ondaki alegorik tekniği kullanarak “Hay bin Yakzan” adlı hikayesini yazmıştır. Böylece İbni Sina’dan itibaren bir gelenek başlar. Daha sonra İbni Tufeyl (Ö. 1186) kendi “Hay bin Yakzan”ını yazmıştır. Daha sonraki dönemde Şehabeddin Sühreverdi (Ö. 1191) “El Gurbet’ül-Garbiyye”sini, İbn’ün-Nefis (Ö. 1288) “Er-Risaletü’l-Kâmiliyye Fi’s-Sîret’in-Nebeviyye”yi, ve Molla Cami (Ö. 1492) “Salaman ve Absal”ı kaleme almıştır.
Yunanca aslı mevcut olmayan veya henüz bulunamamış olan “Salaman ve Absal”ın Huneyn Bin İshak tercümesi mevcuttur. Gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla bazı müstehcen örnekler, kehanet ve sair batıllarla simgelen bir kısım derin fikirleri aşılamayı amaçlayan bu masal, biraz Şark hikayelerini ve biraz da kadim Yunan mitolojisini andırmaktadır.
İbni Sina’nın İşarat adlı eserine yorum yazan Tusi, evvela yukarıdaki hikayeyi naklettikten sonra, İbni Sina’nın da bir “Salaman ve Absal” hikayesi olduğunu belirtir ve yukarıdakini andıran ama daha farklı bir hikaye nakleder.
İbni Sina’nın bu teknikle yazdığı “Hay Bin Yakzan” adlı hikayesinin ise, dediklerine göre, talebesi İbni Zaila’nın şerhleri olmasaymış, hangi sözle neyi simgelediği belki de asla anlaşılmayacak derecede kendine has bir sembolizmi vardır. Ve Yunanca’dan çevrilen o batıl dolu kasvetli masaldan çok daha az rahatsız edicidir. Hatta birazdan bahsedeğimiz üzere, İbni Tufeyl’in masalından belki de daha hikmetli veya derindir, en azından daha makul ve kabul edilebilirliği ihtimali olandır. En azından ilk izlenimlerimiz böyle olmuştu. Uzun süre geçti okuyalı, ve kitap yanımda yok, umarım doğru hatırlıyorumdur.
İşrâki olan Şehabeddin Sühreverdi’nin Meşşâi olan İbni Sina’dan etkilenerek yazdığı “El Gurbet’ül-Garbiyye”si ise insanın ruhi sülûkunu vs temsil ettirdiği bir ‘Dipsiz Kuyu’ hikayesidir. Burada da aynı İbni Sina’daki gibi insanı tanıma-tanımlama gayesi güdüldüğü görülmektedir. Tamamen sembolik anlatımlıdır. Bu da sanki tevile açıktır aynen İbni Sina’nın hikayesi gibi.
İbn’ün-Nefis’in “Fadıl bin Nâtık” diye de bilinen “Er-Risaletü’l-Kâmiliyye Fi’s-Sîret’in-Nebeviyye”sinde ise, Kâmil adlı bir çocuk aynen İbni Tufeyl’in Hay’ı gibi bir adada ve anasız babasız olarak topraktan yaratılır. Kâmil, adada bir mağarada sel sularının getirdiği ve mağaraya yığdığı zengin bir toprak karışımından zuhura gelir. İbni Tufeyl’in adeta gebelik yaşayan balçıktan doğan Hay’ı gibi İbn’ün-Nefis’in Kâmil’i aşağı yukarı benzer şekilde zuhur eder/oluşur, büyür, mağaradan çıkar ve hayata, varlığa ve çeşitli ilimlere dair kafa yorar tefekkür eder, önce kendini ve çevreyi tanır, sonra Allah’ın varlığı ve birliğini bilir, sonra da ahir zaman peygamberini düşünerek keşfeder, yani nasıl biri olması gerektiği-olacağına dair bilgiye erişir kendi kendine.
“İşte biz böylece sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Yoksa sen kitap nedir iman nedir bilmiyordun. Fakat biz onu bir nûr kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi dosdoğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen insanları dosdoğru yola götürüyorsun” (Şûrâ 52) Elbette Peygamberimiz Aleyhisselâm da tüm diğer Peygamberler Âleyhimüsselâm da hayatlarının her devresinde müslim, mü’min, muvahhid, hanif idiler. Bunu diğer ayetlerden biliyoruz. Bu âyetin tefsirlerini dikkatle okuyalım. Bu âyet bile modernist ve lügatçi güruhu bir kez daha ifşa ediyor aslında. Ya selef ve halef büyüklerimizin tefsirlerine müracaat edecek ve bizim gibi inanacaklar, ya da mealci lügatçi bir düz mantıkla Peygamber Aleyhisselâm için haşa vahiy gelmeden evvel dinsiz imansız idi diyeceklerdir. Bu güruha daha sonra yeterince değineceğiz. Önce model aldıkları veya bayraklaştırdıkları eski filozoflara bir göz atalım. Şimdi bu âyette de beyan edildiği gibi, Peygamber Aleyhisselâm dahi, kadimden beri mü’min olmakla birlikte, vahiy ile bildirilene kadar “itikadın tafsilatını” ve “şeriat hükümlerini” bilemezken, hikâyedeki Kâmil, şeriatı ve sünneti siyeri bile kendi aklıyla biliyor buluyor. Garip. Samimiyetini sorgulamıyorum, ama usulünü mantığını anlamaya çalışıyorum. Nübüvvetin isbatı için yazdığı söyleniyor.
Ve bu tür zatların bu tür kitapları nakil ve akıl arasında çatışma ve çelişme olmadığını kanıtlamak için ve fıtrat ile vahyin mutabık olduğunu izah etmek için kaleme aldıklarını da söylüyorlar. Niyet güzel olabilir, biz dahi ona hüsnü zân ederiz, lâkin göreceğimiz üzere, bu hikâyelerdeki senaryolar menkul da değildir makul da değildir. Yani ne nakle ne de akla uygundurlar.
Devam edecek…
(*) Psikolojik Danışman & Tarihçi










