HAY BİN YAKZAN VE YABANÎ ÇOCUKLAR – 9

Levent AKINCI (*)

Bebeklik ve ilk çocukluk yıllarında insanî “refakat”, “sevgi-şefkat” ve “talim terbiye”den mahrum kalan bir insan yavrusu, mucîz bir hâl olmadıkça adeta hayvan gibi olur, zira kısıtlı çevrede yeterli uyaranlara maruz kalmamıştır, ve dilsizdir, ortada edinilen bir lîsân olmadığında da fertte akıl, zekâ intişar ve tekâmül edemez, mes’ûl-mükellef, yani normal bir insan olacak kadar lâzım olan kifayette akıl, zeka oluşmaz veya gelişmez, ve böylece de ne sahip olunduğu ikrar edilen bir itikad ve ahlâk ne de üretilen bir kültür ve medeniyet ve bilim ve teknik olamaz. Allahuâlem.

Yani ilk insanın Allah Tealâ tarafından bizce keyfiyeti meçhûl bir sûrette halk edildiği ve de yine bizce keyfiyeti mechûl bir surette talim ve terbiye edildiği yani insanlara tabiri caizse hazır bir ön bilgi verildiği hakikati inkâr edildiği zaman; geriye de asla dil edinemeyen ve nutuk-mantık öğrenemeyen, zihinsel ve ruhsal sorunları olan, ve bir din-ahlâk sahibi olmayan ve kültür ve medeniyet ve bilim-teknik üretemeyen bir beşer tarifiyle trajikomik bir evrim hurafesi kalıyor.

Bilâteşbîh, tüm vagonlar nihayet bir lokomotife bağlıdır, devrilen domino taşlarının bir ilki ve dokunanı vardır. Evet, bilim kümülatiftir, yani birikerek gelişerek ilerler, doğrudur. Ve talebeler muallimlerini, çocuklar ebeveynlerini geçebilir. Ve evet, belki diller de çeşitlenerek, genişleyerek, değişerek ve artarak katlanarak ve bazen de eriyerek yol alır, bu da mümkün. Ama ne dillerin, ne bilimin, ne sanatın sıfırdan başlamadığı, tabiri caizse bir kısım hazır ön bilgi ve bilen akıl verildiği aşikârdır.

Ve nasıl ki evrimcileri zora sokan “insan bedeni”, ve hususan bazı azalar bazı organlar, beyin ve göz gibi çok karmaşık çok kompleks ve işlevi için ancak ve ancak “tüm unsurların aynı ânda bir arada” var olması şartı bir hakikat ise, aynı şekilde “beyan-lisân” da böyledir; değil mevcut medeniyet ve kültür, değil ortaya konulmuş tüm o derin derya eserler ve fikirler veya şiirler, değil sahife veya cümleler, değil söz sanatları ve deyimler ve kalıplar, sadece kelime, hatta harf ve sayı denen en basit temel semboller bile -ister yazı ister söz olarak- “sıfırdan”, sırayla ve basitten karmaşığa doğru gelişerek oluşamayacağı; en azından “ilk başta belli bir hazır verili malûmatın” teğayyür ve tenevvü’ü ile bu güne gelebileceği; dil ile “münasebet” ve “muavenet” için, insanın insanla “mutabakat” ve karşı cinsle bir “izdivac” ve ailelerin de “cemiyet” tesis edebilmesi ve “kültür medeniyet” ve “bilim-teknik” üretebilmesi için ancak ve ancak “bir anda hepsi bir arada” mevcut olması gerektiği aşikârdır. İnsanların karşılıklı ön kabulle, uzlaşı ile dili ve unsurlarını icad etmesi için bile yine muciz bir ilham, ilâhî bir sevk olması gerekmektedir.

Bu gün en ilkel denilen kabilelerin bile dilleri incelendiğinde belli bir usûl ve zenginlik ve yapısı olduğu görülmektedir. Ayrıca, bütün insanlar başlangıçta aynı topluluktan kopup dağıldığı gibi diller de böyledir. Aşağıdaki sekiz nolu dipnottaki dillerin kökeni konulu videoyu dikkatle seyredelim dinleyelim. Yani, “farklı coğrafyalarda farklı ilk insanlar evrimleşti, türedi” diyenler de yanılıyorlar. Bütün dillerin aslı kökü bir, ve bütün insanların da atası bir.

Dillerin kökeni konusunda şu önemli ayrıntıyı da belirtmek gerekir. Bilimin metodu deney ve gözlem olduğu ve yeryüzünde dilin ilk defa ortaya çıkışı gözlemlenemediği için batıda dilbilimciler bu konuyla ilgilenmekten vazgeçmişler, hatta Paris Dil Kurumu, 1866 yılında, dilin kökeni konusundaki tüm araştırmaları yasaklamıştır. Aşağıdaki dokuz nolu dipnottaki makaleye göz atalım. Nasıl ki ilk dilin zuhuru asla bilimsel olarak bilinemez, bulunamaz ise, ilk yaratılış bundan da bilinemez bir şeydir, asla keyfiyeti bilinemez. Sonraki doğarak üreyip türemeden farklıdır.

Ben aynen ‘ilk dilin Allah tarafından tevkîfî olduğuna dair icma var’ diyen Selefî âlim İbni Teymiyye, ‘Eşari’ye göre dillerin aslı ve Esmâ tevkîfîdir’ diyen Eşari âlim İbni Fûrek, ve ‘Esmâ tevkîfîdir’ diyen Maturudi âlim Pezdevî ve İmam Ebul Hasen el Eşari, Zahirî âlim İbni Hazm ve sair Ehli Sünnet ulema gibi inanıyorum. İbn Fûrek’in nakline göre, İmam Eşarî, ‘dillerin asıllarının Allah’ın tevkîf ve talimiyle olduğunu, fürû’unun ise kıyas ve içtihat ile bu asıllardan türetilmiş olabileceğini’ söyler. Yani sonradan teğayyür var değişim ve çeşitlenme var ama ilk dil hazır verili idi. Ki, biz de bunu söylemekteyiz. Ayrıca, makalede de görüleceği üzere, Ehli Sünnet’in cumhurunun haricindeki kişi ve fırkaların da tamamı ilk dil insan icadıdır demiyor, meselâ bazı Eşari ve Mutezile âlimleri tevakkuf üzeredir, yani ilk dile dair tevkîf ile muvaza’a arasında kararsızdır, yani ilk dil vahiy veya ilham ile hazır mı verildi yoksa insanlar arasında uzlaşıyla mı zuhur etti, kararsızdır. Ama mesela kararsızlardan olan Sünni alim İmam Gazali, eğer dil uzlaşı ile ihdas edildiyse, bunun yine ilahi bir sevkle (yani yine muciz bir surette) olmuş olabileceğini belirtiyor. Bu zatların hiç birisinin Darvinist bakışla zerre ilgi ve benzerlikleri yoktur vesselam. Doğrudan uzlaşıyla dil icadını savunanların iddiaları ise eğer ilahi bir sevk olmaksızın savunuyorlarsa, zaten komik ve saçma sapan, yazıyı okursak göreceğiz. Çünkü birilerinin eşyaya isim vermek için bir araya geldiği ve şunun adı şu olsun gibi bir çalışma ile bu işi becerdiği savunuluyor. Zırva tevil götürmez diyerek bu kısmı çok uzatmıyorum, makaleye göz atalım inşallah. Bu saçma görüşe gelen tenkitler haklıdır.

Devam edelim, bilimsel incelemelere göre bütün dillerin kökeni eskide bir yerlerde ortak kök bir dile dayanıyor, bu malûm (8), ama bu ilk dile ilk insan nasıl sahip oldu, bu meçhûl. (9) Bilime göre meçhûl yani. Asla tesbit edilemez bir mesele bilim için.

Dini ve dili ve belli bir hukuku, ahlâkı olan anne babaların refakat ve talim terbiyesi olmaksızın, kendi kendine güya hominid türler ga dedi gı dedi ha dedi hı dedi; derken bu muhteşem lîsânlar ve medeniyet oluştu diyecek olan kurguculara deriz ki: Beyin ve göz gibi nice karmaşık organ ve “insan bedeni” dediğimiz cesedin hayatta kalması ve iş görmesi için ancak ve ancak tüm unsurlarının aynı anda bir arada olması şart ise, “lîsân” için de durum aynıdır. İnsanlar sıfırdan bir dil üretemez, belki bir tek harf üzerinde bile ortak kabulde bulunup aynı harfe/sese aynı anlamı veremez. Yeryüzündeki ilk dil için diyorum bunu. ‘Umudun Dili’ adlı Nazi konulu filmdeki gibi derme çatma ve uyduruk bir dilin icadı çok zor olsa da belki de mümkündür. Ama ilk insanların konuştuğu o ilk dilde durum tamamen farklıdır.

Yani bir bebeğin ga gı, babıldama, çağıldama, heceleme, tek sözcük vs dil edinim süreci, başında refakat eden önceki dil-kültür sahibi neslin olduğu durumlarda gerçekleşiyor. Sözde primat, hominid vs türler arasında değil.

Bilâteşbîh bir hayvan bile nasıl ki içgüdü dediğimiz esrarlı bir adeta hazır paket program ile hazır donanım ile, bu kuvve ile, bir potansiyel ile doğuyor ve derhal işini görüyor, arı peteğini balını yapıyor, kurt, kuş, karınca yuvasını kuruyor, örümcek ağını örüyor ise, bilateşbih, buna Kadir olan Allah Tealâ Âdem Aleyhisselâm’ı da tastamam mükemmel halk etmiştir, ve esma talim etmiştir.

Bu arada, bilâteşbîh, içgüdüleriyle şuurlu gibi davranışlar sergiliyor dediğimiz nice hayvanın dahi bazı kuvveleri cemaat içinde, diğerleri ile etkileşim sonucunda fiile dökülebilmektedir. Meselâ bazı kuşlar önceki nesli dinleyip gözlemledikten sonra ancak onlar gibi ötmeye başlıyor. Tetikleme, taklit veya öncekilerden öğrenme onlarda dahi var! Normalde öğrenme hayvanlarda da var, bunu biliyoruz, fakat içgüdüsel diye bilinen ötmede bile bir tür tetikleme veya taklit ve öğrenme görmek şaşırtıcı. Bazı kuş türlerinde deneyler yapılmış, kritik dönemde izole edilen kuşların bazısının türe özgü öttüğü, fakat bazı türlerin hiç ötmediği, bazı türlerin ise arasında türdaşlarının sesi de olan ormandaki kuş sesleri dinletildikten sonra onlar gibi öttüğü gözlemlenmiş. (10)

Bu linkteki videodaki profesörün sözlerine de iki çift sözümüz olacak. Evet, ahlâkın belki muğlak veya az da olsa bir genetik kökü, yani doğuştanlığı olabilir ve dediği gibi beyinde ahlâkla ilgili kısımlar olabilir, ama bu, bizim fikrimizi kanıtlar. Çünkü insanda hiç bir gende veya nöronda şu iyidir, şu kötüdür gibi bir bilgi program yoktur. Bir boş levha gibidir adeta, sonradan çevresel etkenler ile yazılması, şekillenmesi için hazırlanmış… Yani bir yer ayrılmış olabilir ahlâka dair, ama o yer diğer insanlar vesilesiyle, sonradan dolduruluyor. Zaten devamında kendisi de belirtiyor anladığım kadarıyla, “ahlâk”ın çok da genetik bir alt yapısı yok diyor, ki, “dil” için de benzer şeyi söylüyor gördüğüm kadarıyla. Yani ahlâk biraz doğuştan, biraz da çevresel etkenler ile şekilleniyor. Bunu, yani doğuştan bir temelle, potansiyel ile dünyaya gelindiğini ben de diyorum ama doğuştan derken kuru kuruya doğayı değil, yaratıldığımız fıtratı kastederek. Ve bu bahsin devamında yeryüzünde henüz dinler yokken bile ahlâkın olduğunu, meselâ eski insanların aralarındaki hasta bireyleri koruyup kolladığını, merhametle davrandığını yani ahlâk için dine gerek olmadığını vs söylüyor. Ara ara mezkûr kuş deneyi örnekleri gibi çok faydalı bilimsel keşif, deney ve gözlemlere de yer verdiği konuşmasında kendi ideolojik veya hevai kişisel yorumları ile yaptığı yanlışların neresini düzelteyim bilemedim. Meselâ, nereden biliyor dinlerin bahsettiği devirde var olmadığını? Bu günde bir tek Göbeklitepe ve Karahantepe buluntuları bile tüm tarih öncesi tarif ve tasnifleri adeta sil baştan yazdırıyor iken, yarın bir gün daha nice buluntular zuhur ettiği zaman ne olur hali bu dinsizlerin?

Hayvan ve eski insan davranışlarını kendine göre yorumlayan ve buna bilim diyen bu profesöre sormak gerek, madem ahlâk sözde evrimsel süreçte insanların grubun/cemaatin varlığının devamı ve menfaati için uydurduğu bir şey, bu gün de herkes bir şeyler uydurabilir, onlar beşer idi ise ben de beşerim, bu da benim modern aklım benim görüşüm deyip yeni ve sapkın kurallar kriterler uydurabilir, öyle mi? Çünkü insan icadı olan her kural sorgulanabilir ve bu da ahlâkı göreceli yani yok hâle getirir. Sözgelimi sözde ilkel devirde çeşitli sapkın ilişkiler mesela eşcinsellik üremeye engel oluyor ve asayişi bozuyor ve ensest özürlü bireylerin doğumuna sebep oluyor gibi sebeplerle yasaklanmış idiyse şayet, bu gün artık korunma var ve karşılıklı rıza çerçevesinde ensest serbest olmalı dese biri, böyle bilim adamları ne buyurur, merak konusu? Bundan da ötesi, ney ensest ney değil; bunu bile bilimle cevaplamak mümkün değildir! Kimileri en yakınla bile ilişki için, ‘kardeşim ona bakarsan sonuçta bütün insanlar ortak atadan geliyor ve herkes bir yerde kardeş sayılır yani, o halde hiç bir ilişki ensest değildir’ veya mesela ‘süt kardeşi de neymiş, kaçıncı asırda yaşıyoruz’ diyebilecekken, kimileri de ‘hayır, kuzenzadeler arasındaki evlilikler bile hatta aşiret-kabile içi evlilik bile ensesttir’ diyebilir. Nitekim bu gün dahi bazı uluslarda böylesi saçma sapan inançlar var.

(8) https://youtu.be/hZL-whwEGSA?si=yuBOJMs0Zx-CUytV Dillerin kökeni üzerine çarpıcı bir ders. Bu videonun tamamının seyredilmesini tavsiye ederim.

(9) https://dergipark.org.tr/tr/pub/mesned/issue/67490/929586 Hemen girişinde dilin ilk çıkışının bilimsel olarak tesbit edilemezliğine de değinen mühim bir çalışma. İslam ulema ve mütefekkirleri arasında tevkîf, muvâza’a, veya ikisi arasında tevakkuf üzere olanlara değinen faydalı bir makale.

(10) https://youtu.be/qQCrX7bmytw?si=5Ri9wTSHFtcUCObC Bazı kuşların kendi türdaşlarının sesi dinletildikten sonra onlar gibi öttüğü, ve insan beyninde ahlakla ilgili kısımlar olduğu hakkında. 1:08:35’ten itibaren.

(*) Psikolojik Danışman & Tarihçi

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin