HAY BİN YAKZAN VE YABANÎ ÇOCUKLAR – 4

Levent AKINCI (*)

İşrâki felsefesini ve filozoflarını analiz eden ve konuya vakıf olan bazılarının söylediğine göre, İbn-i Tufeyl burada kendi “evrimci” fikirlerini de şekillendirmiş ve îmâ etmiştir. Bence bu konu tartışılır. Zira ne İbni Tufeyl’de ne İbn’ün-Nefis’de ne ilkin tek hücrelilerin veya küçük canlıların oluşumu ve bu hayevanların nesiller boyunca değişip gelişip nihayetinde insana dönüşmesi ve ne öyle evreler ne de aralarda primatlar homolar vb herhangi bir ara türler bahsi geçiyor. Sadece ilk insanın mayalanmış bir topraktan doğması sözkonusu. Yani gördüğüm kadarıyla evrim değil tek seferde varoluş var. Yani her iki müellif de Allah’ın bu şekilde yarattığını, ortada bir ana baba olmadığını ortaya koyuyorlar. Nitekim Hay romanını açıklayan analiz eden teologlar arasında bu konuda benim gibi düşünenler de gördüm. Aynı durum Kâmil için de geçerli. Yani bu düşünürleri evrimci diye yorumluyorlar. Herkes bir yere çekiyor.

Oysa sadece, ayetteki, Kabil’in Habil’in cesedini defnetmeyi bir kargadan öğrenmesi bile Âdem’den evvel Âdemler vardı görüşünü çürütür. O ana kadar hiç ölüm olayına ve defne şahit olmamış olan Kabil afallıyor. Kıssayı bilirsiniz. Yani yok homo falanus yok homo filanus yaşamış olsa Kabil illa ki görmüş veya hiç değilse duymuş olurdu, defin nedir bilirdi. Hay’da da bu kıssaya atıf yapılmış. Velhasıl tarihteki bu gibi düşünürler için bildik evrimci idi demek doğru değil gibi.

Ama bizim gördüğümüz anladığımız odur ki: Hay hikâyesi, aklın mantığın veya sezginin, hidayetin asıl kaynağı olduğunu, insanın kendi kendine “duyularıyla, aklıyla, mantığıyla veya sezgileriyle” Hakkı bulabileceğini, “vahye” ve dili ve dîni “talim” eden, vahyi nakleden “adil-salih râvi ve muallimlere, emîn ve ehîl canlı numunelere, kâmil muhbir-i sadıklara”, evet bu “altın silsileye” gerek olmadığını; veya; “bunlar olmasaydı bile insanoğlunun kendi kendine doğru yolu bulabileceğini” îmâ ediyor gibi. Varsayalım O böyle imâlarda bulunmuyor olsun ve çeşitli şârihlerin de tesiriyle biz yanlış anlıyor olalım, ne hikmetse bu günkü hayranları ekser bu minvaldeler. Dediğim gibi, onu yanlış veya eksik anlamış da olabilirim, ama bu günkü mezkur zenadıkayı çok net anlıyorum. Ve şu anda asıl meselem de bunlarla zaten.

Burada İbn-i Tufeyl’i çok da yargılamayacağız, ama asıl ışık tutmak istedigimiz yer şurasıdır, insan muciz bir lütuf olmadıkça kendi kendine mi irşad olur ve ihtida eder, yoksa diğer evvelki nesillerin talim terbiyesi vesilesiyle mi?

Çeşitli makalelerimizde de sıkça belirttiğimiz üzere; insanlar temiz islam fıtratıyla gelir dünyaya. Herkeste doğuştan iyilik eğilimi vardır, ama adeta keşfi ve işlenmeyi bekleyen bir maden ve kuvve olarak, potansiyel olarak. Bu kuvveyi fiile, tabiri caizse potansiyeli kinetiğe, çıkartacak olan şey vahiydir. Vahyin talim terbiyesidir. Hak olan ahlak ve hukuk ne akılla ne sezgi ile bulunur; nakille yani vahiy ile bildirilir, akılla bilinir, kalple sevilir.

Bilirsiniz, konu içinde konu açmayı severim. Şunu da sıkıştırayım hemen; hukuk ve ahlâk demişken. İslam medeniyeti hukuk ve ahlâk medeniyetidir. Şahısta ve cemiyette hem dıştan içe hem içten dışa bir denetim dengesini tesis eden, fütuhatı ve fütüvveti, şecâati ve merhameti cem eden bir medeniyettir. Seküler modern dünyada ise adeta sadece güçlü olanı hayatta bırakan, güçsüzü öldüren veya süründüren bir sistem, adeta orman kanunu hakimdir. Dinsiz ve ahlaksızdır, merhametsizdir, sadece dış denetim ile yasalar ile ayakta durur, üstelik kul uydurması tuğyani yasalar. İslâm ilim, itikad, şeriat ve ahlakı talim terbiye edilmez nesillere. Yani hakikatli bir iç denetim yoktur. Sadece kul icadı kurallar vardır ve o düzende polisin, yasanın, kameranın, kaydın, delilin olmadığı her fırsat bir zulüm fırsatıdır adeta! Komşunun komşuya hatta kardeşin kardeşe güveninin olmadığı bir yaşam görülür. Ve o beldede huzur yoktur. Menfaat ilişkilerindeki cılız ve sahte sevgiler ve sadece yasalarla yürüyen görünüşte bir düzen var sanılsa da aslında bu, sadece güçlülerin sömürü düzenidir. Ve insanın insanın kurdu olduğu bir şüphe toplumu sözkonusudur. Kimse kimseden emîn değildir. Çünkü îmân yoktur. Her iş yasalarla yürür. Ve otorite de emniyyet ve huzur temin edemez, çünkü yasalarda islam yoktur, şeriat yoktur. Tuğyan vardır. Ne içten dışa ne dıştan içe bir haklı hakikatli denetim yoktur.

Bazı küffarda zaman zaman bazı güzel hasletlerin görülebilmesi ise onlarda fıtratın tamamen tahrip olmadığını ve vahyin kültür vesilesiyle dahi olsa tesirinin devam ettiğini, fıtrat ve vahyin tabiri caizse kalıntılarının kırıntılarının o kişi veya o toplumlarda hâlâ var olduğunu gösterir. Hocam dinsiz veya gayri müslim bir komşum var, çok iyi insan şöyle şöyle merhametli vs sebebi izahı nedir; gibi suallerin cevabı budur.

Döneyim başlıktaki konuya. Herkesin malumudur, İbni Tufeyl’in “Hay Bin Yakzan” adlı hikayesi, dediğimiz gibi, şimdilerde, yani yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık otuz küsur yıl önce çizgi filmi de yapıldı, ben ilk defa doksanların başında video kasetinde seyretmiştim, galiba 92 yapımı, bu çizgi filmden gidelim biraz, sadeleştirilerek ve basitleştirilerek aşağı yukarı kitaptaki aslına uygun yapılmış zaten, ve merak edip seyredenler olacaktır; yeni doğmuş bir bebek iken sandıkla suya bırakılan ve suyun bir adaya getirip kıyıya attığı ve bir ceylan tarafından büyütülen bir çocuğu konu edinir. Geyikli Baba menkıbeleri bundan daha kabul edilebilir bir hadisedir esasen. Zira, o menkıbelerde keramet tanımı var burada ise keramet tarzı bir takım “harikalar” değil de gayet kevni kaidelere muvafık gayet mantıklı, gayet makul ve bilimsel bir olay var senaryoya göre.

İlk bakışta da aldatabiliyor insanı, zira kurgusunda gayet tedrici bir uyanış, tedrici bir farkına varış ve seziş, aşama aşama bir sorgulama süreci ve deneme yanılma, ve gözlem yoluyla öğrenme var. O kadar tedrici gidiliyor ki, çok mümkün, çok mantıklı gibi geliyor ilk bakışta.

Tabi nasıl bir iç konuşma, “nutuk-mantık”, nasıl bir sorgulama nasıl bir tefekkür, acaba böyle bir hadise mümkün mü?

Mesela orada Hay düşünüyor, mantık yürütüyor. Ortada bir iç nutk var. İç konuşma yani. Hangi lisân ve malumat ile yapıyor bunu?

Hangi “dil” ve “hazır verili bir ön bilgi” veya “önceden alınmış eğitim öğretim” ve “gelişmiş akıl veya zekâ” var ki mantık yürütebilsin, tefekkür edebilsin?

Biz okurken ya da seyrederken kendimizi o çocuğun yerine koyuyoruz adeta, ve bu günkü bilgi ve birikimimizle yani bizde var olan, gördüğümüz talim terbiye ile verilmiş ve edinilmiş bir alt yapıyla, halihazırda mevcut bir “ilim, lisan ve zekâ” ile yaklaşıyoruz ve bize “mantıklı” geliyor, en azından ilk bakışta, ve “sevimli” geliyor.

Oysa gerçekte durum acaba öyle mi? Yani insanoğlu, muallim, mürebbiye, ve emsal model olacak bir diğer insan ya da insanlar olmadan akıl ve ruh sağlığı yerinde normal bir insan olabilir mi, ve irşâd olabilir mi, tekâmül edebilir mi, ihtida edebilir mi? Bunları tek tek ele alacağız.

Tabi ki bu hikâye biraz, Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışıyla ilgili nakil ve rivayetlerden, biraz Nil’de taşınan ve kıyıya çıkarılan ve emniyetle büyüyen ve eğitimli olarak yetişen Hazreti Musa Aleyhisselâm’ın kıssasından, biraz da çok eski hayvandan türeyiş destanlarından esinlenilerek yazılmış ve onların karışık bir taklidi gibi. Hikayenin tamamını uzun uzun anlatmayacağız. Yazımızı daha iyi anlamak için önce o hikâyeyi okuyunuz veya daha pratik olur, çizgi filmini seyrediniz. Ayrıca, zaten kitabın tercümesi seslendirilmiş de, youtubede mevcuttur.

(*) Psikolojik Danışman & Tarihçi

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin