HAY BİN YAKZAN VE YABANÎ ÇOCUKLAR – 14

Levent AKINCI (*)

Velhasıl, öyle görünüyor ki, ne biyoloji ne de psikoloji evrimi kabul etmiyor. Din, tarih, biyoloji ve psikoloji, Darvinist Evrim teorilerini yalanlamaktadır.

Tabiî, bütün bu âyetleri modern bir batınî edâsıyla ‘simgesel’ diyerek tefsire yeltenen bazı modernistler Îsâ Aleyhisselâm eliyle kuşa can verilmesini de diğer nebevî mucizeler gibi ya uyduruk batınî yorumlar ile ya da bilimsel bir zemine oturtmaya çalışarak saçmalamaktalar. Bunun da sebebi belli ki rasyonalizm ve pozitivizm karşısındaki eziklikleri ve lâik ateist Kemâlist mahallede kabûl görme arzularıdır.

Bu konuda ayrıca bir yazı kaleme almıştık. Yani modern batınî, çağdaş cehmî bir kısım ilâhiyatçı, yazar, ve sosyete şeyhleri hakkında…

İlgili yazımızdan kısa bir alıntı ile devam edelim:

Bir kısım sosyete sufisiyle, modernist felsefecisiyle muasır batınî-ibahî kesim mucizeler, kıssalar, hilkât veya ahiret konulu haber âyetlerini, bunların hepsi “sembolik” diyerek mâ’nen tahrife yeltenmekle de kalmıyor salât, savm, hacc, cihad, haddler, tesettür, veya kadın konulu ve daha bir çok emir ve yasakta ahkâm ayetlerinde dahi aynı şeyi yapıyorlar. Sürekli batıl ve adeta batınî yorumlar yapan, her bir hükmü “simgesel” diyen ve uygulanamaz hâle sokan veya mânâsını çarpıtan, veya bazısında gördüğümüz gibi, “şatahat” denen iblislikle doğrudan Hakk’a ve dine söven kâfirler; işin trajikomik yanı; yeme, içme, uyuma, aşk meşk, para, mal, mülk, kariyer, şöhret, devlet, resmiyet vs konularında son derece “somut”çular!

İş dünyalık olunca ne sözde akıl-fikir ne sözde kalp-tenvir; sadece menfaat ve kibir. Din konusundaki lâkaytlıklarını dünya menfaatinde göstermiyorlar, ne bilişsel, ne sezgisel bir bakış kalmıyor ortada, bilâteşbîh bir anda soyutçuluk bitiyor ve nakilci, zahirci, lafzcı, şekilci (!) oluveriyorlar.

Evet, İş mal mülk, cima, yeme içme, uyuma, banka hesapları, şöhret, muhaliflerine hakaret davası açmak veya fanatiklerini kışkırtıp linç ettirmek vs olunca batınîlik bitip zahircilik başlıyor! Veya meselâ bilâteşbih, işleri devlet kapısına düşünce, şu yasayı şöyle yorumlayalım, benim aklıma göre bu yasanın hükmü şöyle olmalı veya kalbime-içime şöyle doğuyor, ben bu kanunu bu şekilde tanımıyorum, siz şekilcisiniz vs diyemezler! Şeriat karşısındaki tahrifçilik ve lâkaytlıklarının yerini beşerî yasalar sözkonusu olunca büyük bir ciddiyet ve saygının aldığını görürüz. (Alıntı burada bitti.)

Ve bu neobatınî, neoibâhî, neocehmî, seküler bir kısım ilâhiyatçı, yazar ve sosyete şeyhlerinin dinde hiç bir usûllerinin olmadığını görüyoruz.

Meselâ, Îsâ Aleyhisselâm’ın yetişkin iken konuşması bahsi gerçek konuşmadır ama bebekken konuşması bahsi simgeseldir mecazdır vs demenin hiç bir naklî delili yoktur. Zandır, uydurmadır. İki durumda da gerçekten konuşmuştur. Meselâ, Îsâ Aleyhisselâm’ın hastaları iyileştirmesi için bildik tıbbî yardım deyip de ölü diriltmesi için veya onun elinde şekillenmiş bir çamur kuşa can verilmesi için semboliktir demenin hiç bir naklî delili yoktur! Pozitivizm, rasyonalizm, natüralizm vs bilumum izmler -ki hepsinin anası lâiklik ve ateizmdir- karşısında bir eksiklik hissi ve eziklik göstergesidir bu küfürler.

Keza, Süleyman Aleyhisselâm’ın veya maiyetinde ve emrinde olan ilim sahibi zatın, cini ifriti bile geçerek Belkıs tahtını tayyımekân da dediğimiz gibi bir şekilde, yani ânlık olarak göz açıp kapayıncaya dek beldeden beldeye nakletmesini, sırf çağımızda bazı bilim adamları şeyleri ânlık nakletmek güya bilimsel açıdan teorik olarak mümkündür dedi ve buna da ışınlama dedi diye kabûl edip de; Âdem Aleyhisselâm’ın ve eşinin sınandığı yerin cennet olup sonra dünyaya indirildiklerini, “nasıl olur canım, dünyaya ışınlandılar mı yani” diye alay ederek inkâr etmek, tam bir tutarsızlık ve iki yüzlülüktür. Yok demeyin, var böyle düşünen ucubeler. Mahlûkun, kulun -biiznillah- yaptığını bile kabûl ederler de Hâlık’ın kudretine imân etmez, tahdit ederler nohut beyinlerince.

Meselâ modernist bir sosyal bilimler profesörü konuk olduğu bir sosyal medya yayınında hem Habil-Kâbil kardeşler ve eşleri ve kendilerine emredilen izdivaç konusundaki Sünnî rivayetlerin muharref Tevrat ve kadim kültürlerden alınmış masallar olduğunu söylüyor, hem de muharref Tevrat anlatısında katil Kâbil’in alnına diğer insanlar uzak dursunlar, onu öldürmesinler diye tanrı tarafından bir işaret koyulduğu, yani yeryüzünde başka insanların da olduğunu doğrulayarak ve Araf suresi 11. âyetle bağdaştırmaya çalışarak anlatıyor. Komedi yani.

Bir de böyle bir hastalık yayıldı ateistlerin marifetiyle; bütün kıssalar evvelki kitaplardan alınma imiş, onlar da Sümer, Asur, Babil, Mısır gibi medeniyetlerden almışmış. İçimizdeki gizli deistler yani meâlci tayfa da içerikte biraz boya badanadan sonra aynı şeyleri gevelemeye başladı. Bilhassa mushafta açık açık beyan edilmemiş ve hadislerde açıklanmış olup da diğer din veya kültürlerde de olan, yani benzeştiğimiz ne kadar inanç, ibadet ve kıssa varsa hepsini reddediyorlar. Ha, gördüğümüz gibi, işlerine gelince de İsrailiyat’ı tasdik de etmeyi unutmuyorlar! Şu kadarını söyleyeyim, herhangi bir din veya kültürün herhangi bir inanç, ibadet veya anlatıları İslâm’dakiler ile benzeşiyorsa sebebi o kavimlerdeki malûmatın, hepsi de İslâm üzere olan gelip geçmiş peygamberlerin yaşantı ve öğrettiklerinin muharref de olsa bazı kalıntıları kırıntıları olmalarıdır. Allahuâlem.

Bilhassa kadınlar ile ilgili olup da hadisler kanalıyla bize ulaşan ne kadar hüküm varsa hemen “ataerkilci Yahudilerden ve ataerkilci kadim kültürlerden geçmiş” yaftasını vurup feminist lâik küffârdan puan topluyorlar. İnsanların nefislerini okşayan, Ehli Sünnet’in uydurduğu (!) hadisleri ve eserleri, yani o nefse zor gelen bir sürü hükmü ve fetvayı iptâl eden bu ezik gürûhun en çok da kadın konulu ahkâm üzerinde oynaması tesadüf değildir.

Bildiğimiz gibi, gizli deistlerimiz hadislerdeki malûmatın diğer din ve kültürlerden alındığını söyler, açık deistler ise âyetler için de aynı şeyi söyler. Zaten şüphe küfrü böyle yol alıyor genelde; kanser gibi ilerliyor, önce, batılda ittifak etmeyen bu ümmetin cumhuruna, tevatürüne, sevâd-ı âzâmına ve icmasına, sonra hadislere ve sonra ayetlere olan itimad ve itikadı kemiriyor bitiriyor.

Bu tür ilâhiyatçılardan bir grup, geçenlerde sosyal medyada Şeriat ve Hz Aişe Radıyallahuanha validemizin izdivaç yaşının da konu edinildiği bir tartışmayı bahane ederek, fırsat bu fırsat dercesine Şeriat’ı açık açık takbih ve lâikliği taltif ettiler. Ki, bu proflardan biri, “Kur’ân Allah’ın değil Peygamber’in sözüdür” diyecek kadar şeytanlaşmıştı. Sömürgeci Haçlı Batı’ya hayran ve Anadolu irfanına düşman bir zavallı!

Şüphesiz ki bu insanlar müslüman değiller. Velev ki kendilerinin İslam üzere olduğunu sansa veya söyleseler bile! Mümin ise zaten en cahil kocakarı bile ‘gâvur bunlar’ der.

Bu bir kısım lâik ilâhiyatçı ve yazar takımı bir de mazlum ve muhalif postuna bürünmüş ki, sormayın. Mevcut muhafazakâr lâik iktidara muhalif oldukları için kendilerini mağdur ve mazlum olarak ve saraya sırnaşmayan gerçek dindar olarak tanımlıyorlar. Öte yandan kimi eskiden beri Kemâlist idi, bir çoğu da yakın zamanda dönerek Kemâlist oldu. Ve bu ülkede hâlâ daha asıl sopanın demokles kılıcının kimde olduğunu herkes biliyor. Daha Anadolu’da büst kıran bir inek sürgün edileli yirmi yıl olmadı! Daha hilâfet istiyoruz diyerek düşünce suçu işleyen gençlere astronomik rakamlarda hapis cezası verilip hayatları karartılalı bir kaç yıl olmadı, böyle yüzlerce örnek verebilirim. Bir zulüm ve istismara karşı daha büyük bir zulmü tuğyânı arkalarına alıp sonra da mazlum muhalif edebiyatı yapıyorlar. Sahtekâr zındıklar!

Ömürlerini yeni mahallelerinde kabûl görmek için bir yerlerini yırtarak geçiren ve her fırsatta biz arazi zencilerini hedef gösteren ev zencileri! “Hey sahip, biliyor musun, çarpım tablosunu ezberledim ve thames köprüsünden geçmek hayatımdaki en büyük hedefim” diyen Hintliler!

Şunu da sıkıştırayım hemen; biz Darvinizmi reddettiğimizde bu ilâhiyatçı ve yazar takımı hemen bizim kiliseden etkilendiğimizi söylüyorlar. Evet Yahudi ve Hıristiyanların İsrailiyat takvimine göre insanoğlunun yeryüzünde en fazla beş altı bin yıllık bir tarihi var. Ama bizim sahih kaynaklarımızda böyle bir tarihleme yoktur. Biz öyle inanmıyoruz. Âdem Aleyhisselâm’dan bu güne belki on binlerce, belki yüz binlerce, belki milyonlarca yıl geçmiş olabilir. Allah bilir, biz bilemeyiz. Amenna. Ve bu hakikatle birlikte sözde evrime yeterli bir zaman kazandıklarını, tesadüfler ve sözde seçilim için yeterli süreyi elde ettiklerini sanarak da yanılıyorlar; zira bilimin bırakın insan soyunu, bırakın dünyayı, evren için bile biçtiği yaşın yani yaklaşık 13 küsur milyar yılın bile, sözde evrimsel sürece asla yeterli bir süre olmadığını anlamak için sonda linkini verdiğim aminoasitler, tesadüf, olasılık ve zaman konulu videoyu seyrediniz. (15)

Keza, sözde homo falanusların, homo filanusların sürekli olarak uzlaşa uzlaşa dil icat etme ve geliştirmeleri (varsayalım mümkün olsun), böyle bir şey için de aynı şekilde, değil binlerce sene, belki milyonlarca sene bile yeterli değildir.

(15) https://youtu.be/Zo5o17TBEqI?si=bIwZNsYIxn6QdzUS Biyokimya uzmanının proteinler, tesadüf, olasılık ve zaman konulu videosu. Evrimci baskılara boyun eğmemiş bir çok profesörün görüşlerine yer veren bu hesabın takip edilmesini tavsiye ederim.

(*) Psikolojik Danışman & Tarihçi

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin