TÜRK’ÜN MÂNÂSINI AKSETTİRECEK REJİM HANGİSİ?

Mehmed KAYA

Her 29 Ekim’de olduğu gibi, bu yıl da bir avuç rejim tapınakçısının çocuksu rejim tartışmalarını izlediniz değil mi? Yeni değil! Tam 200 yıldır bu tartışmalar devam ediyor ve 200 yıldır bozgun üstüne bozgun yaşıyoruz.

Saltanat, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet…

Elden giden binlerce yıllık devlet geleneği, binlerce yıllık millet iradesi! Bir rejim, ancak kendini inandırabildiği ölçüde kıymetlidir ve üstündür.

Yasamasına, yürütmesine ve yargısına güvenilmeyen; bürokrasisi çökmüş, çürümüş bir rejimin adı ister Saltanat olsun, ister Cumhuriyet, ne fark eder?

Sokollu Mehmed Paşa, sadrazamlık makamına kadar yükseldiğinde padişaha olan bağlılığı ve devlete sadakatiyle tanınmıştı. Bir gün bir devlet görevlisinin hatası üzerine Sokollu, ona ceza vermeye kalkar. Ancak Sultan, cezanın hafifletilmesini ister. Sokollu, sultanın isteğini duyar duymaz şu ibretlik sözleri söyler:

“Padişahım, bu devletin yüce adalet terazisi, sultan emrine değil, hakka tâbidir. Bu ceza, milletin ve devletin bekası içindir.”

Hersekzade Ahmed Paşa, Osmanlı Devleti’ne devşirme olarak katılmış ve Balkanlar’daki huzursuzluklara karşı büyük hizmetlerde bulunmuştu. Bir gün, Hersek’teki ailesi, Osmanlı’ya karşı bir ayaklanma başlatır. Bu durum üzerine Paşa, kendi ailesinin karşısında durmak zorunda kalır. Paşa’nın bağlılığını sınamak isteyenler ona “Kendi ailene mi devlete mi sadıksın?” diye sorunca Hersekzade, gözlerinde yaşla şu cevabı verir:

“Ailemin kanı benim yüreğimde taşınır, ancak Osmanlı’ya olan sadakatim Hakk’ın emanetidir. Vatan, en yakınlarından bile değerli olana verilen bir isimdir.”

Şimdi nerde hakikate amade, devletinin hatırını dostun hatırından üstün tutan devlet adamları, nerde bu şuuru düsturlaştıracak devlet?

Tiryaki Hasan Paşa, Kanije savunmasındaki kahramanlığından dolayı hattı hümayun ile vezirlik verilince, “Bizim yaptığımız nedir? Haçlı donanmasını yenen Piyale Paşa’ya Hatt-ı Hümayunla vezaret tevcih edilmedi. Biz ne oluyoruz ki?” diyor.

Barbaros Hayreddin Paşa, Akdeniz’de hakimiyeti sağlayınca kendisine hediye ile ikrâmda bulunan sultana ne diyor: “Sultanım, bizim niyetimiz bu cihanın hükmüdür, altın torbaları değil. Ödül verirseniz, bana değil, bu devletin bekasına yatırın.”

Görüyorsunuz değil mi bağlılığı, inancı, fedayı. Devletin yüce ideâllerini ailesinin ve kendisinin önüne koyan adam gibi adamları.

Ve yine görüyorsunuz şimdi oturduğu yerden iltimas ile makam işgâl eden, makam kavgası veren, tüm mesaisini o makamdan o makama zıplamaya ayıran ve bunun için çalmadık kapı, atmadık takla, yalamadık ayak bırakmayan ufak adamları.

Seydi Ali Reis, Hint Denizi seferinden dönüşte Osmanlı topraklarına ulaşamadan zor şartlarda kalmış, gemilerinin çoğunu kaybetmişti. Dönüşte padişahın huzuruna çıkarken, yaşadığı zorlukları anlatmaktansa şöyle der:

“Sultanım, deniz bizim kudretimize hayran, ama bir sınav da tanır ki, buna sabrım ile direndim.”

Devletin itibarını korumak için gösterdiği inceliğe bakar mısınız?

Ya şimdi?

Hadsiz, çapsız, bomboş ellerde bir derde bin mazeret.

Dağ gibi adamlardan fare gibi adamlara.

Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi: “İslâm’da idare biçimi yoktur, idare ruhu vardır.”

Bize taraftarlığını yapacağımız değil yüce ideâlleri olan ve ideâllerine inandığımız bir rejim lâzım.

Adı isterse ODUN rejimi olsun.

H. Nihal Atsız, eşi Bedriye Hanımefendiye yazdığı mektupta ne diyordu:

“Okullarda oğlumuza yapılacak Cumhuriyet propagandasını bütün varlığınla önlemelisin.

Oğlumuz nerede ve ne şekilde olursa olsun Cumhuriyetin pespayelik olduğunu öğrenmelidir.”

Cumhuriyet PESPAYELİK rejimidir.

İl gider, han gider, rejim gider; TÖRE kalır.

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.