İSTİKBÂL İSLÂM’INDIR: MEDENİYETLERİN İNTİHARI ÇAĞINDA DENENMEMİŞ TEK NİZÂM
Adnan DEMİR
“Medeniyetler cinayete kurban gitmez, intihar ederler.”
-Arnold J. Toynbee üzerine bir deneme-
İnsanlık tarihi, devasa bir laboratuvarda denenen ve sırayla iflâs eden ideolojilerin tasfiye sürecinden ibarettir. Yüzyıllar boyunca insan aklını ve iradesini mutlaklaştırarak yeryüzünde bir cennet kurma iddiasıyla yola çıkan tüm “izm”ler, ardında ruhen bunalmış, ahlâken çürümüş ve adaletsizlik bataklığına saplanmış dünya dolusu bir kitle bıraktı. Kapitalizm insanı yalnızca tüketen bencil bir nesneye indirgerken; komünizm adalet adına bireyin ruhunu ve inancını yok eden devlet tiranlıklarına dönüştü. Küresel ölçekte yaşanan bu rota kaybı, 20. Yüzyıl’ın en büyük tarih felsefecilerinden Arnold Toynbee’nin o sarsıcı gerçeği haykırmasına vesile olmuştu:
-“İstikbal İslâm’ındır; denenmemiş tek nizâm o kaldı.”
Toynbee’nin 12 ciltlik başyapıtı A Study of History (Tarih Süreci) adlı eserinde inşa ettiği medeniyet kuramı, bu sözün sıradan bir temenni değil, tarihsel bir zorunluluk olduğunu felsefî bir berraklıkla ortaya koyar. Toynbee’ye göre medeniyetlerin kaderini “Meydan Okuma ve Cevap” yasası belirler. Toplumlar, karşılaştıkları çetin krizlere mânevî, ahlâkî ve hukukî olarak doğru cevaplar verebildikleri sürece yükselirler. Ancak bu hayatî cevabı, her kafadan bir sesin çıktığı, cüretkâr bir cehaletle malûl kalabalıklar veremez. Doğru rota, ancak hakikatin ve eşyanın kanunlarına vakıf, Yaratıcı’nın ilmine teslim olmuş bir “Mübdî Azınlık” -yani bir aydınlar aristokrasisi- tarafından çizilebilir.
Bugün Batı merkezli modern dünya, tam da bu noktada kendi sonunu hazırlamaktadır. Dümendeki yöneticiler, rehberlik vasıflarını kaybederek kitleleri manipüle eden, gücü sadece kendi zümrelerini korumak için kullanan birer “Egemen Azınlık” haline gelmiştir. “Herkesin fikri eştir” yanılsamasıyla kutsanan modern demokrasiler ise, okyanusun ortasında fırtınaya yakalanmış bir geminin dümenini, yön duygusunu kaybetmiş yolcuların oylarına teslim etmekten farksızdır. Niteliksiz niceliğin nitelik doğurmadığı bu nizamda, kitleler dezenformasyon dalgaları arasında savrulurken, insanlık adeta bir intihara doğru sürüklenmektedir.
İşte İslâm’ın “denenmemiş tek nizâm” olarak istikbâli temsil etmesi, bu küresel intihar çağında insanlığın elinde kalan yegane çıkış kapısı olmasındandır. İslâm, asırlar boyunca ihtişamlı devletler kurmuş olsa da, onun özündeki evrensel ve ilâhî potansiyel, modern çağın karmaşık krizlerine karşı henüz topyekün bir küresel sistem olarak sahneye sürülmemiştir. İnsan aklının ve tecrübesinin sınırlı olduğunu; eşyayı ve hadiseyi kuşatmak için sonsuz bir ilme ihtiyaç duyulduğunu kabul eden bu nizâm, insanı kendi kibrinin oyuncağı olmaktan kurtarır.
Bu modelde egemenlik, ne bencil kitlelerin heveslerine ne de tiranlaşmaya meyilli oligarkların tekeline bırakılır. Düzen, insana şah damarından daha yakın olan Yaratıcı’nın elçileri vasıtasıyla bildirdiği mutlak hakikate ve bu ezeli haritayı okuyabilen “usta kılavuz kaptanların” rehberliğine teslim edilir. Toynbee’nin de hayranlıkla zikrettiği gibi; Batı dünyasını içeriden kemiren ırkçılık virüsüne karşı insanları sadece ahlâk ve takva zemininde eşitleyen ümmet bilinci ve mülkiyeti Allah’ın bir emaneti sayarak zayıfı gözeten iktisadâ nizâm, bu sistemin en somut harçlarıdır.
Hülâsa; insanlık laboratuvardaki tüm tehlikeli ideolojileri birbiriyle karıştırıp kendi patlamalarına sebep olmuş, sahte kurtarıcıların reçetelerinden yorulmuştur. Akıl bize vazediyor ki; tarihin bu acı tecrübelerinden faydalı olanı alıp, zararlı olanı terk etmenin vakti gelmiştir. Rotasız bir gemi gibi okyanusta savrulan insanoğlu, eninde sonunda fırtınadan kurtulmak için Sonsuz Aklın bildirdiği o güvenli limana sığınmak zorundadır. İstikbâl, insanlığın kendi ürettiği illüzyonların iflasıyla mühürlenmiştir; istikbâl, zamansız ve eksiksiz olan ilâhî nizâma teslim olan hikmetindir.










