ŞIRNAK, EMVAC VE SEFİNE…
Mehmed KAYA
Salih Mirzabeyoğlu’nun 2003 yılında çıkan Sefine isimli bir kitabı var. Bu tarihten itibaren Sefine ismine karşı aşinalığım ve mubabbetim var. 23 yıldır internette kullanıcı adı veya şifre olarak Sefine uzantılı isimler kullanıyorum. Bir de Emvac kullanıyorum ama daha çok Sefine’yi tercih ediyorum.
Emvac da Osmanlıca “Deniz Dalgaları” anlamına geliyor. Onu da 90’lı yıllarda çıkmış Hilmi Kocaarslan’ın Emvac isimli kitabından esinlenerek kullanıyorum. Birbirinden tamamen bağımsız zamanlarda ve niyetlerle kullandığım halde biri Deniz Dalgaları, diğeri ise Gemi mânâsına geliyor.
Geçen sene Şırnak iline tayinim (sürgün atama) çıktı. Yıllık izin, rapor ve en sonunda ücretsiz izin derken 10 ay boyunca gidemedim Şırnak’a. Kurban Bayramı sonrası itibariyle nihayet işe başladım ve gittim. Şehre adım atınca birçok yerde iş yeri adı olarak Sefine ismini görmek dikkatimi çekti. Sefine’nin kelime anlamının “gemi” olduğunu biliyorum ama Şırnak ile ilişkisini ilk anda çözemedim. Araştırdım; meğerse insanlığın ikinci kez filizlendiği büyük tufanın kıyısındaymışım. Hz. Nuh’un Gemisine Sefine-i Nuh, Cudi Dağı’nda Nuh’un gemisinin durduğu, insanlığın yeniden “BİSMİLLÂH” dediği mukaddes alana da bizzat tarih “Sefine” adını vermiş.
Kime ait hatırlamıyorum ama “Söz ağızdan çıkınca varlığa dönüşür” sözü aklıma geldi. İnsan, dilinin altında gizlidir. Kader, ağlarını bizim seçtiğimiz, dilimize doladığımız, hayatımıza buyur ettiğimiz mefhumlarla örüyor.
Demek ki hayatımıza buyur ettiğimiz kelimelere de, dahil ettiğimiz insanlara da çok daha derin bir nazarla bakmak lâzımmış. Rastgele seçtiğimizi sandığımız her şey, aslında gelecekteki menzilimizin pusulasıymış.
Emvac ve Sefine…
Biri fırtınalarla boğuşan, durulmak bilmeyen dalgalar; diğeri ise bu dalgaların ortasında Nuh’un sükûnetine, Cudi’nin emniyetine sığınan gemi.
Biraz da Şırnak’tan bahsedeyim.
Birçoğumuzun zihnine terör, mahrumiyet gibi ezberlerle kazınmış bir coğrafya.
Ancak burası, kapısından girdiğiniz an ucuz ezberleri direkt suratınıza çarpan, sizi kendi gerçeğiyle sarsan bir şehir.
Çünkü Şırnak’a gelmek, sadece coğrafî bir yer değiştirmek değil; yitip gittiğini sandığınız insanî medeniyete yeniden hicret etmekmiş.
Modern dünyanın bencil, robotlaşmış ilişkilerinde “öldü, bitti, kurudu” dediğimiz insana dair ne kadar müspet duygu ve davranış varsa, hepsi burada yeniden vücut buluyor. Burası buram buram insanlık, sokak sokak komşuluk ve pazarlıksız bir arkadaşlık kokuyor. İnsanlar size öyle içten, öyle pazarlıksız ve samimi yaklaşıyor ki, bir ân olsun gurbetin soğuk yalnızlığını ve yabancılığını hissetmiyorsunuz.
İlk günlerimde bir esnafın söylediği şu söz, şehrin ruhunu özetlemeye yetmişti: “Burası, cebinizde beş kuruş paranız, cüzdanınızda tek bir kartınız olmadan ömür geçirebileceğiniz Türkiye’deki tek şehirdir. Burada kimse sizi aç ve açıkta bırakmaz.”
Zaman geçtikçe bu tespitin esnaf mübalağası olmadığını anlıyorsunuz. Şırnaklılar da bu hazinenin farkında. Biriyle konuşurken laf dönüp dolaşıp “Şırnak’ı nasıl buldunuz?” sorusuna geldiğinde, daha siz cevap vermeden ekliyorlar: “İnsanı çok iyi, değil mi?” Bu gerçeklik şehrin kendiyle yaptığı mukaddes bir sözleşme, genel kabûl ve hakkı verilen bir kimlik.
Şırnak, net bir şekilde ifade etmek gerekir ki Türkiye’nin en huzurlu, asayiş anlamında Türkiye’nin en güvenli şehri. Gecenin bir yarısı sokaklarında tek başınıza, en ufak bir tedirginlik duymadan sabaha kadar yürüyebilirsiniz.
İlginç olan şu: Herkes size tanıdık geliyor. Çevreye veya insanlara rahatsızlık veren bir tane dahi sokak serserisi, uyuşturucu bağımlısı ya da çete göremiyorsunuz.
Bu sarsılmaz sükûnette, şehrin gelenek ve göreneklerine sadık, otokontrolü yüksek muhkem aile yapısının payı tartışılmaz.
İleride daha ayrıntılı bir Şırnak yazısı yazacağım inşallah.










