DİL BİRLİĞİMİZ- 3

Burhan Halit KOŞAN

Dil hiyerarşisinin rütbe silsilesini biliyor muyum? Şiir dili ve düzyazı arasında üslûp farklılığı olduğu gibi, gramer farklılıkları da var mıdır? Dilbilgisini kati kurallara bağlamak gerici bir anlayışın mı yoksa ilerici bir anlayışın mı yansımasıdır? Mekteplerde öğretilen dilbilgisinin, fiil çekimi ve kelime bilgisi üzerine inşa edilmesi zihniyet genişlemesini mi daralmasını mı tetikler? Kitap okuyor muyuz yoksa kitap okuma numarası mı çekiyoruz? Dilbilgisi, söylem ve eylem birlikteliğini veya ayrılığını getirebilir mi?

SÖZCÜKLER SENTETİKTİR

Eşya ve hadiselere kırık ve çıkık malûmatlarıyla nüfûz eden, fazlasıyla sathî değerlendiren insanların aynı zannettikleri şeylerin aslında çok çok farklı oldukları gerçeğini gözümüzden kaçırmayalım. Kelimeler ve sözcüklerin aynı zannedilmesi gibi, medeniyet ve uygarlığın aynı zannedilmesi gibi, sayıların ve rakamların aynı zannedilmesi gibi benzeri numûneler bu müşkülü anlatmaya kâfidir…

Kelimeler doğal, sözcükler sentetiktir, yapaydır, sunîdir. Kelimeler rahmet, sözcükler sıkıntı ve külfettir. Kelimeler, Allah’ın insana bahşettiği ilham altınları; sözcükler, insanı yoldan çıkartan, kandıran, aldatan, şaşırtan, yoldan çıkaran ve yönlendiren iblisin batıl sufleleridir.

Elbette ki, kelimelerin kudretini, kuvvetini ve azametini bizden çok önce ele alan insanlar olmuştur. Medeniyet inşa eden aziz insanlar kelimeleri kullanırlarken, uygarlığın şaklabanı ve soytarıları da sözcükleri ilâhlaştırır… İblis ile şürekâsının bu çağdaki dili İngilizcedir!

Sentetik sözcüklerle kuruntularını gerçek olarak algılayan, halüsinasyonlarını pazarlayan birçok insan vardır. Coğrafî yer mânâsında Batı ve Doğu insanlarının birçoğu, feminizm, hümanizm, liberalizm, demokrasi, cumhuriyet veya eşitlik, istikrar, özgürlük, çoğulculuk, ilerleme, gelişme ve benzeri safsataların bataklığında can çekişiyor. Bu kapkaranlık çağın, bu modern çağın bulaşıcı hastalığı olan sentetik sözcüklerin kutsanmasına karşı, bizim de direnen harflerimiz ve kıyama kalkan kelimelerimiz var!

DİNSİZ DEVLETİN DİLBİLGİSİ DE DİNSİZDİR!

Kelimeler, bir fikrin ifşasının ve haykırışının melodisi olduğu gibi, ifade edilen fikri gizlediğini ve perdelediğini de söylemeliyim. Kelimeler, fiil çekimi ve yazım sütunları üzerine yükselen dilbilgisinin, okul dilbilgisi, sokak dilbilgisi, gözden geçirilmiş dilbilgisi, geleneğin dilbilgisi, yansıtıcı dilbilgisi, açık dilbilgisi, kapalı dilbilgisi, standartlaştırılmış dilbilgisi ve benzeri alt şıkları olduğu malûumunuzdur… Tuhaf zamanlarda, müşkül bir çağdayız!

İskeletle zina eden rejimlerde yaşayan insanlar, eşya ve hadiseleri küresel ölçekte değil, mezra büyüklüğünde değerlendirsin diye standartlaştırılmış dilbilgisi kurallarının prangaları ile tecrit edilirler. Medenî bir toplumun grameri ve dilbilgisi dinamik iken, uygar bir toplumun gramer ve dilbilgisi statik ve Sibirya buzulları kadar donuktur. Müesses nizâmın gramer ve dilbilgisinin statik olduğunu, mekânı flû ve zamanı dondurduğunu, eşya ve hadiseleri de iskeletin çürük gözlerine göre değerlendirdiğini gözlemleyebiliriz.

Evet, iskeletle zina eden rejimin statik olan standartlaştırılmış dilbilgisine göre, “bağlaçtan sonra virgül kullanılmaz” safsatası başta olmak üzere ne soru, ne emir, ne ünlem cümlesi olmayan her bir cümlesinin de herhangi bir durumu tanımlamaya yaramadığını ifşa etmeye mecburum. İnsanların aklına ket vuran standartlaştırılmış dilbilgisi, insanların zihinlerini tek tipe indirgediğini ve sömürülmelerine hazır hale getirdiğini söyleyebilirim. Dilbilgisini kati ve katı kurallara bağlamak gerici bir anlayışın yansıması, müstemleke olduğu halde bağımsız devlet rolü oynayan dublör ülkelerin rol repliğidir diyebiliriz…

İlim, bilim, kültür ve sanat merdiveninin ilk basamağı olan dil basamağını aşabilmemiz için iskeletle zina eden rejimin dayattığı standartlaştırılmış dilbilgisi duvarını aşmaya mecburuz ve mahkûmuz. Dil bilgisi hiyerarşisinin en alt basamağında yer alan, statükoyu temsil eden, statik varlığıyla cehenneme sürükleme riski taşıyan, yobazlığı aşılayan ve mürteciliğin ete kemiğe bürünmüş hali olan standartlaştırılmış dilbilgisi duvarını aşabilmeliyiz ki, hürriyete erişebilelim ve bağımsızlığa kavuşabilelim…

“Mutlak Dil” yani Kur’ân-ı Kerîm’in dil harikuladeliği, grameri, morfolojisi, dilbilgisi, kelime ve kavram nüansları beşerî ölçütlerin çok ötesinde olduğu için ve “Mutlak Dil”in “hâl” diline bürünemediğim için, beşerî dillerin hiyerarşisine odaklanmayı tercih ediyorum. Evet, lisan hiyerarşinin kurmay subayı olan mücerret şiirin, lirik, dramatik, satirik, didaktik, pastoral, epik şiir dili alt başlıklarında müşahhas hâle geldiği malûmunuzdur. Dinamik gramerimize mutabık olarak bu karanlık çağın simsiyah perdesini delen, müesses nizâma başkaldırının direnişini örgütleyen ve hürriyete kanat çırpan insanların ihtilâl manifestosu hükmündeki lirik şiir dilini hecelemeye çalışalım…

ŞİİR MAHREMİYETTİR

Lirik şiir tarzı sadece bir ifade biçimi değil, şairlerin gâh sesli gâh sessiz bir meydan okuma aksiyonudur. Despot devletlerin boğucu etkisine karşı mahremiyetin muhafaza edildiği bir sığınak olan lirik şiir, şairlerin direniş üslûbu, ihtilâl girişimlerinin postal sesleridir. Lirik şiirin doğasında var olan belirsizlik, despot devletlerin açığa çıkarmaya, silmeye, yok etmeye ve imha ve infaz etmeye çalıştığı şeyleri barındırmasına imkân tanır.

Aşk denen fenomen kendisini bir kaldırım kenarında, bir çay bahçesinde, kuytu bir köşede saklamak zorunda kaldığında, Lirik şiir bu saklanmak mecburiyetindeki duyguları korur ve onları bir denetimden kaçıran bir dille ileriye taşır. Şu sebep, o sebeple “aşk” mevhibesini mahremiyet içinde dillendiren lirik şiir, nefes alabilmenin, hayatta kalma aracı hâline gelir.

Lirik şiir, “aşk” öznesini unutmayı, unutulmasını, kalp hafızasından silinmesini reddetmenin bir yoludur. Hani demem o ki, “âşık ve maşûk” lirik şiir üslûbunun gölgesinde çevre baskısı, utangaçlık, mahremiyet duygusu ve benzeri tazyik şartları altında bile varlıklarını sürdürür ve hürriyetin umudunu ileriye taşırlar… Kemiklerimiz kırılsa da Kumandan’ı dinleyeceğiz!

Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle aşk fenomeni ile alâkalı olarak, yani âşık ve maşûk meselesinde çok yakın bir tanıdığımız olan Mukaddes İhtiyar’ın müellifi olduğu “Yaşamayı Deneme” eserini yazabilirim. Evet, bu harikulâde esere göz kırptığımızda, bu romanın hem tematik satırlarında hem de bu eserin şiirlerinde mahremiyete bürünmüş aşk fenomeninin lirik şiir tarzında dillendirildiğine şahit olabiliriz…

Azizim, Mukaddes İhtiyar’ın kaleme aldığı “Yaşamayı Deneme” eserini ifade etmekte naçar kalsam da nehirleri doğru istikâmete yönlendiren, ormanları yeşil tutan ve kuru çalılar ile otların uğultulu rüzgârlara boyun eğmesini sağlayan bu büyük ustalığı, çıtkırıldım çırak ve kalfalardan ayıracak aklıselimimiz de var, kalbi selimimiz de var, zevki selimimiz de var. Aziz insanlara has ve müstakil bu büyük ustalığı bazıları reddeder, o kadar uzun bir süredir direniyorlar ki, mahvolacaklar… Buhara uluları! Buhara uluları! Biz, adaletin safındayız!

Bu modern çağın kapkaranlık şartlarında ben senin yolunu kapattım, sen de benimkini ve hepimiz birbirimize duvar olduğumuzdan dolayı hürriyet umudumuzu kaybettik. Bu müşkül şartlara direnen ve direnişe geçen şiirin de rolü değişti. Ananevi anlamda kamu kutlaması veya yas tutma aracı değil, incelikle işlenen şifreli bir direniş çağrısına ve siperde hayatta kalarak taarruza geçme biçimine büründü… Gazze’nin güzeli, gülkurusu sözlerim var!

Bu çirkef, bu modern çağın kendisine karşı direnişe geçen lirik şiir, kendi köşesinde uzlete çekildi, itikâfa girdi, iç dünyasına döndü. Göktürk, Gazne, Selçuklu, Osmanlı gibi egemen ve bağımsız olduğumuz dönemlerde devlet destekli platformlarda seslendirilen lirik şiirler, müstemleke yönetimiyle birlikte kapı kenarına itildi, kısık, kırık ve hayal kırıklığına uğramış bir fısıltıyla cephe hattını geri çekti, sessizliğin kundurasını giydi ve taarruza hazırlandı!

Duyguların tercümesi veya duyguların coşkun bir dille anlatıldığı lirik şiirin geri çekilmesi, bilenmesine, fizikî dayanaklılığının artmasına, tecrübe kazanmasına ve aksiyon kararlarını çok hızlı bir şekilde almasını sağladı. Müstemleke yönetiminin dile getirilmesini istemediği ve konuşulmasını yasakladığı her bir hakikati, güzeli ve söze dökülemeyen her bir gerçeği, parça parça da olsa çeşitli kelime kombinasyonları, şifreleme ve dolaylı anlatım üslûbuyla dile getirmeye başladı… Narçiçeğim! Biz, İshak kuşunun melodileriyiz!

Lirik şiir, ahalimizin kaybettiği değerleri, erdemleri ve töremizden tevarüs eden fizikî ve ruhî zihniyet anlayışını miras alır: Ütopya, tutku, sır idraki (mahremiyet), tutarlılık ve kelimelerin nefesi. Evet, müesses nizâmın dış kuşatmasını iç dünyasında girdiği itikâfla mağlup eden lirik şiir, sansür, ifade kısıtlaması, zulüm, işkence, gadre uğrayan ve sürgüne yollanan her bir değerin ve erdemin nefesi olmak için eskimeyen, çürümeyen ve pörsümeyen cennetin elbiselerini giyer… İsfahan güzeli! Biz, anadilimizin göçebeleri, zulme karşıyız!

Çıplak, çırılçıplak ve aleni olarak ifşa edecek olursam, bu konuda Kumandanım’ın müellifi olduğu “Aydınlık Savaşçıları” isimli eserini yazabilirim. Bu eserine kulak verdiğimiz takdirde dizelerinde dramatik, satirik, didaktik, pastoral ve epik tarzlarının aroması bulunmasına rağmen, her bir dizesine yön veren esans kokusunun lirik şiir olduğunu gözlemleyebiliriz.

Evet, dağları yerinden oynatan bir heyelanın haykırışını, kabaran bir denizin dalgalarındaki çığlığı ve kökü göklerde olan kasırganın yankısını işitebileceğimiz bu eserin de lirik şiir tarzında dillendirildiğine şahit olabiliriz…

Evet, lirik şiir, bu modern çağın karanlık perdesini yırtmak ve ötelere uzanmak için incelikli dil kullandığı gibi, düşman hatlarını yarmak için taarruz stratejisinin ifade biçimini değiştirir. İfade etme biçiminin, estetik bir disiplinden daha fazlası hâline geldiği günümüzde; kırılgan bir mimarî şekillendirmeyi bünyesinde barındırsa da müesses nizâmın asla dile getirilemez olarak dayattığı değerleri ve erdemleri dillendirilebileceği bir biçimdir.

Lirik şiir biçimi, bazılarına göre kaos ile, karmaşa ile, karışıklık ile, düzensizlik ile eşdeğer olsa da kontrol altında tutulan ve kalıplar içinde tutulan bir kaostur. Yeryüzünün bir bütün olduğu iddiasında bulunmayan lirik şiir, bir bakıma müesses nizâma başkaldırının şiirdeki izdüşümü diyebiliriz.

Takdir ederseniz ki, tedirginliği, umutsuzluğu, ümitsizliği, kaosu ve gelecekteki karanlık kaotiği inşa eden distopya zihniyeti, bu karanlık, bu modern çağın sonuçlarından biri olan “ulus devlet” anlayışının da temelidir. “Ulus Devlet” anlayışı, distopya zihniyetinin taleplerini neden sonuç ilişkisi üzerinden yasalaştırır, işkence, baskı, tehdit, tecrit, tazyik ve benzeri cezalandırma uygulamalarını haklı çıkartan martavalları sıralar. Sinsi bir şekilde işlediği her bir suçunu örtbas etmenin telaşesiyle “mazlumların ahlarını” basit ve sıradan bir asayiş vakasına indirger, zulmünü ya örtbas eder veya meşrulaştırma propagandasına girişir… Savaşta postal giyenler değil, iyi nişan alanlar muzaffer olur!

Lirik şiir, “Ulus Devlet” anlayışının temeli olan distopyanın zihniyet ve uygulamalarına karşı meydan okur. Müesses nizâmın despot dayatmaları reddeder: Gramerini, sanat anlayışını, müfredatını ve dosyalarını, adli sicillerini, işkence ve ile aldığı itirafların her birini kesintiye uğratır. Hakikati hatırlatmak, doğruları tekrarlamak, güzel olan her şeyin teorisini anlatmak ve pratiğini göstermekle mükellef olan lirik şiir, doruk noktası ve sonuç ile değil, hakikatin yankılanacağı süreçle ilgilenir… Sol elinden sakladığın, sağ elinde neyin var?

Günümüzde varlık ve bilgi hiyerarşisi kalmadığı gibi, duygu parametrelerinin hiyerarşisi de kalmadı. Hiyerarşi kalmadığı için de neşenin ve kederin, cesaretin ve dehşetin, sükûnetin ve tedirginliğin eşit olduğunu zanneden bir dünyanın tasasını lirik şiir çeker. Hani demem o ki, insan hayatını değerli veya değersiz, kıymetli ve kıymetsiz diye ayıran şiddetin hâkim olduğu gezegenimizde, lirik şiir, adaletin sesi ve çığlığı olur!

Harflerini, hecelerini, kelimelerini, kavramlarını ahlâk formuna mutabık bir şekilde dizelere döken lirik şiir, coşkun duyguların eşliğinde dizelerinin veya beyitlerinin yankılanmasında ısrar eder. Nakaratları travmanın çekirdeğini parçalar ve berceste dizeleri bir kurşun olur, bir barut olur, müesses nizâmın çelik duvarında gedikler açar. Sakın, olmaz olmaz deme! Allah “OL” dedi mi, güvercin yumurtasıyla taş da kırılır, güneşte pişirilen bir balçık topaçla çelikte ezilir!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin