SİVİL İNŞA VE SİVİL İMHA

Hasan Karademir

Gönüldaşımız Hasan Karademir’in 30 Ağustos 2026 günü vermiş olduğu konferansın metnini:

Öncelikle hoşgeldiniz. Bugün başlıkta da görüldüğü gibi “Sivil İnşa ve Sivil İmha” üzerine önce sosyolojideki “sivil” kuramı ve kavramının etimolojisi ve tarihsel dönüşümünü ele alacağız. Bu konuları ele alırken Batı dünyasında kavrama ve anlayışa yönelik gerçekleşen istismarı da ele alacağız. Öncelikle kavramı etimolojik olarak ele almak gerekirse sözcük, Türkçeye Fransızca civil (“yurttaşlığa ilişkin, medeni, resmî/askerî olmayan”) sözcüğünden aktarılmıştır. Fransızca biçimin kaynağı ise klâsik Lâtince civilis (“bir yurttaşa yakışan, kamusal yaşama ait, kentli, nazik”) sıfatıdır. (Roma hukukî yapısında civis, imparatorluğun hukuk düzenine (Jus Civile) tâbi olan hür bireydir. Yasa dışındaki veya kentsel örgütlenmenin uzağındaki topluluklar ise “barbar” kabul edilmiştir. Yunanca polis (kent) ve polites (yurttaş) kavramları Lâtinceye civitas ve civis olarak çevrilmiştir. Ancak Roma pratiği, Grek dünyasındaki doğrudan demokrasi fikrinden ziyade hukukî koruma ve yurttaşlık haklarına odaklanarak kavramı hukukîleştirmiştir.) Roma’da bu yapı, barbarik Doğa Durumu’nun aksine, hukuka (lex) dayalı biçimde örgütlenmiş medenî yurttaşlar topluluğunu tanımlıyordu. Sivil alan, barbarlığın ve yasa dışılığın zıddı olarak “hukukî düzen” demekti. Orta Çağ Feodalizmi, Antik Çağ’ın bütüncül yurttaşlık anlayışını parçaladı. Bu dönemde kavram iki temel eksende dönüştü: Hristiyan teolojisinde (özellikle St. Augustinus’un De Civitate Dei eserinde) Tanrı kenti (Civitas Dei) ile yeryüzü kenti (Civitas Terrena) ayrıştırıldı. Bu ayrım, zamanla Kutsal Hukuk (Jus Canonicum) ile Sivil/Seküler Hukuk (Jus Civile) arasında bir bölünmeye yol açtı. “Sivil”, din dışı ve yeryüzü yönetimine ait olanı simgelemeye başladı. Erken modern dönemde Thomas Hobbes, John Locke ve J.J. Rousseau, kavramı “Doğa Durumu” (Status Naturalis) karşıtlığı üzerinden yeniden kurguladı. Batı’da köy, kan bağı, komşuluk, ortak inanç ve duygusal yakınlığın egemen olduğu (Tönnies’in deyimiyle) Gemeinschaft (Cemaat) yapısıdır. Şehir ise çıkar ortaklığına, yazılı sözleşmelere, bireysel rasyonaliteye ve iş bölümüne dayanan Gesellschaft (Cemiyet) yapısıdır. Sivil alan, doğası gereği bir Gesellschaft ürünüdür. Özellikle alanların bu şekilde keskin bir biçimde ayrılmasının nedenlerinden biri de “örf-adet hukuku” diyebileceğimiz bir yaşantı içerisinde olan “köy yaşantısı ve köylülük” hâlinin, değişen şartlara uyum sağlamakta zorlanmalarından dolayıdır. “Doğa durumu”nun karşıtlığı sonrası “kamu hukuku” hâlini alırken de tam bir tezat halinde olduklarını ve savaş başlatıp savaş bitirmek gibi bir tezatlığa düştüklerini de alenen görmekteyiz. Oysa ki günümüz modern devlet anlayışı (Hobbesçu gelenek), hukuku pozitif kanun olarak görür; yani “Hukuk, egemenin emridir.” Bu yaklaşıma göre arkasında polis, ordu ve cezaevi gücü (coercion) bulunmayan bir kural dizgesi hukuk sayılamaz. Oysaki burada gözden geçirmemiz gereken bir nokta vardır: “Hukukun otoriter yanının, tahakküme dönüşmesi…”

Kavramı ele alırken -özellikle yakın çağda- önemli kırılma noktalarından biri de Fransız İhtilâli’dir. Rousseau gibi çoğu o günün düşünüründe yaşanan “Doğa Durumu” karşıtlığı, kavramın tarihsel dönüşümü için epey önemli… Feodal dönemde bireyin hukukî statüsü mensup olduğu zümreye (estate) göre belirleniyordu (Soylular, Din Adamları, Üçüncü Zümre/Halk). İhtilâl; loncaları, aristokratik imtiyazları ve ruhban muafiyetlerini kaldırarak herkesi “sivil” birer birey olarak eşitlemiştir. Artık sivil olmak, feodal parçalanmışlığın aksine, herkese uygulanan tek ve evrensel bir kamu hukukunun nesnesi olmak anlamına geliyordu.

İhtilâl sonrası kuramsallaştırılan Ulus Egemenliği (Souveraineté Nationale) anlayışı (özellikle Abbé Sieyès’in, “Üçüncü Zümre Nedir?” metninde belirginleşir), sivil toplumu ulusun kendisiyle özdeşleştirmiştir.

Sieyès’e göre sivil toplum, ortak bir kanuna tâbi olan ve aynı temsilci yasama organı tarafından temsil edilen bir yurttaşlar bütünüdür.

Bu durum, sivil alanın devletten özerk bir yer olması fikrini ortadan kaldırmıştır. Devlet, artık sivil toplumun örgütlenmiş ve kurumsallaşmış nihaî biçimidir.

Fransız İhtilâli’nden sonra “Toplum Sözleşmesi” ile beraber çıkan ilk kavramlardan biri “Sivil Din” kavramıdır. Özellikle Amerika’lı Robert N. Bellah ile başlayan kavramın kullanımı ve son dönemlerde Bush’un Irak savaşıyla ilgili demeçleri, literatürde çok önemli bir yer almıştır. Bu konuşmaların yegâne amacı, dini kullanarak iğdiş edilmiş akıllardan emperyal bir güç elde etmek… Yalnızca Amerika’ya bakmak veya Batı literatürüne bakmaktan ziyade bizim Millî Kurtuluş Hareketimizde Mustafa Kemâl’in de halkı örgütlemek için “sivil din”i kullanıp çeşitli Şeyhülislâm ve aşiret büyüklerine dinî vesilelerle, dini kullanarak örgütleme çabasını da bir “sivil din” anlayışı olarak okuyoruz. Özellikle Kemâlizm ile beraber “Sivil Din” kavramını daha da yakınlarımızda hissettiğimiz gibi farklı noktalardan da görmekteyiz. (Yani imânın mekânsal ve metinsel bir yönde “Kemâlizm” üzerinde konuşlanması.) Dinin ikna kaabiliyeti, içerisinde imân meselesi olduğundan ötürü daha yüksektir. Bilhassa ikna ve imânda bir tesir vardır ve o tesir eden kelimelerin sloganik veya kabuklaşmış hâlinin ardını göremeyen toplum, sivil din söylemine mahkûm kalır. Yalnızca Kemâlizm’de değil, çeyrek asırlık iktidarımızda da dinlerdeki ortak simgelerin (Kitap, Allah, Kurban vs.) kullanılarak verilecek mesajların verilmesi ve simgeler ortak olduğu halde kendilerini “halife” makamlarına yüceltmeleri de bir “sivil din” örneğindendir. Bunun amacı ise kendi oluşturdukları “hegemonya”yı devam ettirme ve yeni bağlılar kazandırma çabasıdır. Bu istismarın sebebi de “nasıl ve niçin” bir din anlayışı veya hâkimiyet anlayışı sorusunun cevapsız kalmasıyla birlikte bunu aramayan (bilmediğinden ötürü) hegemonyanın vaadlerine kanılmasından gelmekte. Evvelâ “Sivil Din” meselesi için çözümü belirtelim: Bu meselenin çözümü hakikî bir “şuur süzgeci”nden geçmekte. Hakikî dedik… Çünkü şuur süzgeci, şuur seviyesinin her değişiminde değişikliğe uğrar. Hakikî bir şuur süzgecinin zaman içinde teşekkül edebilceği açık; dolayısıyla bu oluşum için istikâmeti tayine edececek sabiteye, sistem şuuruna, sisteme nisbet kurmaya ihtiyaç var her şeyden önce.

“Sivil” kavramının günümüz anlayışı ve istismarına gelirsek: Sivilleşme retoriği, şiddeti yok ettiğini iddia eder; ancak gerçekte yaptığı şey şiddeti devlet tekelinde kurumsallaştırmaktır. Ancak bu kuramsallaştırma Batı’nın kendi iç tarihine kördür: Batı, kendi iç alanında şiddeti “sivilleştirip” (yani hukuka bağlayıp) pasifize ederken; bu şiddeti sömürgelerde, kıtalara yayılan soykırımlarda ve köle ticaretinde tam bir barbarlıkla dışarıya ihrac etmiştir. Auschwitz ve sömürge kampları, Batı sivilleşmesinin bir “sapması” değil; onun rasyonel, bürokratik ve nesneleştirici zihniyetinin kaçınılmaz nihai ürünüdür. (Aimé Césaire ve Theodor Adorno’nun tespitiyle). Ondan dolayıdır ki yalnızca sivilleşme değil, sivilleşmenin etrafında kümelenen tüm kavramlarda bir tezat ortaya çıkıyor. Bu tezatların görülememesi veya örtülmesindeki araç ise “hegemonya”… Sivil alan (medya, akademiler, vakıflar, STK’lar), politikadan bağımsız ve nötr bir alan gibi sunulur. Oysa -Gramsci’nin gösterdiği gibi,- sivil alan egemen ideolojinin en derinlemesine tahakküm kurduğu yerdir. “Sivil toplum geliştirme” fonları ve yardım programları, küresel kapitalizmin sınırlarını zorlamayan, tırpanlanmış bir muhalefet tazammun eder. Bu hegemonyanın kullanıldığı bir “sivil rejim” düşüncemizde ise ortaya çıkan bir kavram: “Hegemonik Otoriterlik”… Bu kavram çok daha yeni… Ancak kümelerin ortak bağlandığı yer yine “sivillik” veya “sivil anlayış”… (Kavramların dönüşümünün şartların, (gerek objektif gerekse sübjektif) tahlillerinden doğan bir mesele olduğunu hatırlatalım.) Hegemonik Otoriter Rejim (veya Hegemonik Seçimli Otoriterlik); muhalefetin varlığına, seçimlerin yapılmasına ve sivil toplumun hukuken var olmasına izin verilen; ancak iktidarın sivil alanın tüm kilit noktalarını hegemonik kontrol altına alarak yarışmayı anlamsız kıldığı siyasal rejim türüdür. Bu rejimlerin en sık başvurduğu meşruiyet söylemi, “askerî/bürokratik vesayete karşı sivilleşme” vaadidir. Rejim, geleneksel askerî veya bürokratik vesayet odaklarını tasfiye ederken bunu bir “sivilleşme ve demokratikleşme” hamlesi olarak sunar. Ancak boşaltılan vesayet alanına, iktidarın kendi kadroları yerleştirilir ve sonuçta askerî veya resmi vesayetin yerini, “sivil” unvanlı ancak tek merkezden yönetilen hegemonik bir otoriter yapı alır. Hegemonik otoriter rejimlerde sivil hukukun ve anayasal düzenin araçsallaştırılması, Batı’nın “sivilleşme” retoriğiyle doğrudan paralellik gösterir: Rejim, otoriter adımlarını her zaman “sivil reformlar”, “yeni anayasa paketleri” veya “hukukî düzenlemeler” kılıfıyla atar. Muhalefeti ezmek içinde çeşitli yönetim mekanizmalarının “-şörleştirilmesi” (basının kalem-şörleştirilmesi, yargının silah-şörleştirilmesi gibi) hâli gözlemlenir.

Şimdi bir diğer bahsimiz ise “sivil haklar” üzerine. Batı düşüncesinde sivil haklar; mülkiyet, seyahat, ifade özgürlüğü ve kanun önünde eşitlik gibi başlıklar üzerinden tanımlanır. Ancak bu kurgu baştan itibaren ontolojik bir sınırlılığa ve ikiyüzlülüğe sahiptir. Hannah Arendt, 1961’de Kudüs’te yargılanan Nazi subayı Adolf Eichmann’ın duruşmalarını izlerken sarsıcı bir tespitte bulunur: Eichmann bir “sadist” veya “canavar” değildi. O, sadece emirleri uygulayan, kurallara uyan, işini iyi yapmaya çalışan, düşünme yetisini kaybetmiş son derece “sıradan” ve “medenî” bir bürokrattı. Bu kavramsallaştırma, Batı’nın “sivilleşme” ve “sivil haklar” iddialarına yönelik bir ifşaat. Batı medeniyetinde kötülük artık öfkeyle değil; kanun maddeleri, genelgeler, mahkeme kararları, aracılığıyla yapılır. Özellikle George Orwell’ın Hayvan Çiftliği eserindeki “aslında hepimiz eşittik ancak birilerimiz bazılarımızdan daha eşitti.” ölçüsü, bu sivil hakların “kime yaradığı” ve “hakların elde edilebilme hakkı” meselesinde bize bir ölçü. Bir sömürge bölgesinin kaynağını elinden alan veya Akdeniz’deki mülteci botunu geri iten (push-back) Batılı görevli, bir cani hissiyle hareket etmez. O, sivil hukukun ona verdiği görevi, “prosedürlere uygun” şekilde icra eden rasyonel bir memurdur. Kötülük rasyonelleşmiş, iş bölümüne ayrılmış ve soğuk sivil bürokrasinin bir parçası haline gelerek “sıradanlaşmıştır.” Arendt’e göre sıradan kötülüğün motoru düşünme yetisinin yokluğudur (başkalarının perspektifinden bakamama). Sivil haklar rejimi; kurallara, kanunlara ve sistemin tıkır tıkır işlemesine o kadar odaklanır ki, bireylere, “Ben kanunlara uyuyorum, üzerime düşen sivil görevi yapıyorum, dolayısıyla masumum” konforunu sağlar.

Batılı toplumlar, ülkelerinin küresel ölçekte sebep olduğu soykırımlara, savaşlara ve ekonomik sömürülere karşı son derece “sivil” bir vurdumduymazlık geliştirir. Çünkü yıkım, kâğıt üzerinde “sivil yasalara” ve “uluslararası hukuka” uygun şekilde yürütülmektedir. Düşünme yetisinin yokluğunu özellikle körü körüne imân meselesinde “neye imân”ın dünyevî bir cevap hâline gelmesi, bir hırs-fantezya hâlini alması da günümüzde sıkça gördüğümüz şeylerden… Özellikle milliyetçilik meselesini “Sivil Haklar ve Kötünün Sıradanlığı” hakkında verdiğimiz ölçüler (ikiyüzlülük hali) çerçevesinde değerlendiriniz. Sivil Haklar başta olmak üzere tüm haklarda keyfiyeten bir vurdumduymazlık (içi boş olduğu için), kemmiyetinde ise bir cafcaflık söz konusudur. Günümüzden bir örnekle daha iyi anlatmaya çalışayım. “Hâkimiyet Hakkındır” ile “Hâkimiyet Milletindir.” sözlerini ele alalım. Aslında “millet”, burada hakkın mavzıaleyh yerine konmasında “en güvenilir (!)” araç olarak görülen şeydir. Biz ise bu hakkı direkt beyan edip hâkimiyeti ona vermekteyiz. Neticede “her şey mutlak bir için” dediğimiz bir davanın sahipleriyiz!… Meselenin üzerinde biraz daha durduğumuzda aslında “millet” kullanımlarının arkasında retoriklerini yaptıkları bir takım “hak”ları göreceksiniz ve neticede kendilerinin de “Hakikat Hakkındır” hakikatini aradığını anlayacaksınız… Buradaki irdeleme ve meselenin ardına düşme faaliyeti, az önce de değindiğim “şuur süzgeci”nin kullanımıyla ulaşılabilecek bir sonuçtur. Bilhassa şuur süzgeci olmadan hiçbir faaliyette doğru bir tavır alınamaz… (Kumandan’ın “doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz” meselesini veya “gerçekliğin şuura nisbetle değişimini” hatırlayın.) Düşüncemizde ise bu tarz irdelemelerin yapılmasındaki sebep: Küfre dahi elimizi daldırsak, bal tahvil etme/şifa tahvil etme, (gerekirse) zehirle pişmiş aşı yeme vazifemizden dolayıdır. Bir kısım msülümanlık iddiacısının, “Hâkimiyet Hakkındır” demelerine rağmen, “nasıl ve niçin” bir hak suali karşısında oldukça suskun olduklarını görmekteyiz ve açıkçası hakikati bölüp “yeme” çabalarının da farkındayız. “İnsan Hakları” diyorlar mesela… Hak, tersinden düşünüldüğünde değer kazanılan bir mesele olduğundan dolayı İnsan Hakları meselesine baktığımızda “korumacılık ve özgürlük” derken kastettikleri mesele: “Kişiyi orantısız ve haksız güçten korumak, özgürlüğüne mani olacak ve ihlâllerden beri olacak şekilde ona davranmak veya davranılmasını sağlamak…” Burada meseleye antropoloji giriyor ve bahse bakın ki 1947 yılında Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi hazırlanırken, Amerikan Antropoloji Derneği (American Anthropological Association) BM’ye sunduğu tarihî bildiride tam olarak bu noktaya dikkat çekmiştir:

“Bireyin özgürlüğü, içinde yaşadığı kültürün tanıdığı özgürlük kavramından ayrı düşünülemez. Bir kültür grubu için özgürlük ve hak olan şey, başka bir kültür grubu için tahakküm veya anlam bozulması olabilir. İnsan hakları bildirisi, sadece Batı’nın değerlerini değil, tüm insanlığın kültürel çeşitliliğini kapsamak zorundadır. Aksi takdirde bildiri, evrensel bir insan hakkı belgesi değil, Batı merkezli bir kültürel emperyalizm metni olacaktır.”

Batı merkezli kurucular bu uyarıyı dikkate almamış; beyannameyi büyük oranda Batılı liberal-kapitalist değerler üzerine inşa etmişlerdir.

Sivil Otoriterlik meselesi de böyledir… Evvelâ bahsettiğimiz gibi “otoritesi olmayan veya olsa dahi sabit olmayan bir hukuk”un ne kadar doğru bir hukuk olduğu dahi tartışmalıyken, bu kavram, aslında tamamiyle başıboş bir kavram haline geliyor. Özgürlüğünü savaşlara ve savaşlarda oynattığı kuklalar zeminine borçlu olan ve hukukunun dahi sabit olmadığı ve çıkarlarına göre değişkenlik gösterdiği Batı’nın, bugünkü faaliyetlerine bu kavramların başıboşluğu üzerinden niyet bazlı bakıldığında; takdir edersiniz ki pekte olumlu bir sonuç görmek mümkün değil. Bir ülkede askerî veya bürokratik vesayeti kaldırmak, toplum tarafından “sivilleşme ve demokratikleşme” hamlesi olarak algılanır. Ancak bu tasfiye sürecinde:

Boşaltılan kurumsal alanlar, hukukun üstünlüğüne ve özerkliğe kavuşturulmazsa;

Yargı, ordu, emniyet ve bürokrasi doğrudan tek bir liderin veya siyasî grubun denetimine verilirse;

Orada askerî vesayetin yerini “Sivil Görünümlü Tek Adamlaşma” alır. Bu duruma siyaset biliminde vesayetin nitelik değiştirmesi denir. Tek adamlaşma eğilimindeki iktidarlar, sivilleşme retoriğini şöyle araçsallaştırır: “Biz sivilleriz, seçimle geldik, dolayısıyla denetim mekanizmaları (yargı, özerk kurumlar, özgür medya) bizim hareket alanımızı kısıtlayan vesayetçi yapılardır.” denilerek veya bu niyetle yapılan kısıtlamalar ve yargı süreçlerine müdahalelere bu rejimlerde sıkça şahit oluruz. Tekrara düşmemek adına toparlamak istiyorum ve isterken de neticeyi söylemekte yarar var: Batı’nın bir vesayet karşıtı olarak ortaya sürdüğü “sivilleşme” kavramı, aslında halkı ruhsuz ve akıllarını iğdiş etmekten ibaret bir anlayışın kavramsallaştırılmasıdır. Vesayetlerin ise yeni bir şekle bürünmesinden ibarettir.

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.