İSLÂM SÛRETİNDE NEOLİBERALİZM
Mehmed KAYA
Daha önce Milliyetçiliğin Liberalizmanın ihtiyaçlarına göre nasıl dönüştüğünü anlatmaya çalışmıştım.
Şimdi de geleneksel/devrimci İslâmcı hareketin küresel kapitalizm ve neoliberalizm karşısında geçirdiği EVRİMLEŞMEYİ Patrick Haenni’nin “Piyasa İslâmı: İslâm Suretinde Neoliberalizm” kitabından da faydalanarak anlatacağım.
Bildiğiniz gibi 1970’ler ve 80’lerin devrimci ortamında Siyasal İslâmcılık, ezilenlerin mücadelesini veren, Batı modernitesine karşı, emperyalizme ve kapitalizme “dur!” diyen başkaldırı ruhunu temsil ediyordu.
Zamanın dili; anti emperyalizm, anti kapitalizm, “Adil Düzen”, emek, çile, sadelik ve aza kanaat etme potasıydı. Öyle ki, bu sistem karşıtı duruş, milliyetçi çevrelerce sol söylemlerle benzeştirilerek “Yeşil Komünizm” diye itham edilirdi.
Dönemin İslâmcı anlayışına göre dâva adamı için dünya, geçici zindan; sermaye ise ancak Allah yolunda eritildiği ölçüde kıymetli olan araçtı.
Peki, ne oldu da “bir lokma, bir hırka” şuuru, mukaddes çile yokuşu; bugünün pespaye lüksüne ve tüketim putperestliğine teslim oldu?
Küresel sistem ve Batılı emperyalistler açısından asıl tehlike, bu hareketlerin devlet kurma ideallerinden ziyade, sundukları çileci ve tok gözlü yaşam tarzının kapitalizmin “tüket” emrine meydan okumasıydı.
Kapitalizm, İslâmcı dalgayı kaba kuvvetle ezmek yerine bünyesine katarak ehlileştirmek, evcilleştirmek yolunu tercih etti.
1980’lerde Turgut Özal’ın açtığı Anglo-Sakson liberalizm kapısı, taşradaki muhafazakâr sermayenin önünü açtı. “Bir lokma, bir hırka” felsefesi ,”azla yetinmek tembelliktir” denilerek ayaklar altına alındı.
Mevcut iktdar ile birlikte neoliberal iktisat politikaları (özelleştirmeler, kamunun tasfiyesi), İslâmî duyarlılıklarla öyle bir harmanlandı ki, küresel sisteme tam entegrasyon sağlandı.
Batı ve ABD açısından bir zamanlar “tehdit” olarak görülen İslâmî hareketler; piyasa dinamiklerini iliklerine kadar içselleştiren, kamuyu küçülten, özel sektörü putlaştıran “ılımlı ve sivil” yapılar eliyle ehlileştirildi ve küresel sistemin en sadık dişlisine dönüştürüldü.
Şeriatın tatbiki, hilâfetin ihyası, Batı’ya ve onun zihniyet köklerine medeniyet alternatifi sunmak gibi “kurucu ve devrimci” ne varsa kenara atıldı.
Mücadelenin namlusu siyasî alandan sermayeye çevrildi. Artık bireysel başarı, kişisel gelişim ve piyasada “köşe dönme” devri açıldı.
Cihat meydanında şehadet şerbeti içmek hayali, yerini borsada hisse kapmaya bıraktı.
Yoksulluğun vakar ve iffet simgesi olduğu eski şartlar yok edildi; yerine paranın, servetin ve konforun kutsandığı “refah teolojisi” (sermayenin ilâhlaştırılması) dikildi.
“Tüccar Peygamber” sömürüsü dillerden düşürülmedi; Hazret-i Peygamber’in ticareti, bugünkü vahşî kapitalistlerin kartellerine mesnet edilmeye çalışıldı. “Zengin Müslüman, hayır yapan ve davasına güç katandır” safsatasıyla servet kutsandı.
Hatta dindar burjuvazi, lüks araçlara binmeyi “Peygamber zamanındaki iyi ata binmek” gibi bir alçaklıkla tevil etme cüretini gösterdi. Amerikan Evanjelizminin “zengini ve girişimciyi seven Tanrı” maskesi, bizim “Piyasa İslâmı”nın vaizlerinin yüzüne yapıştı.
Çürüme sadece fikirde kalmadı; hayatın ta içine, eşyaya ve estetiğe de sirayet etti:
Meselâ birinci nesil muhafazakâr kadınların sade, süssüz, ideolojik duruşu temsil eden tesettürü; yerini lüks markalara esir olmuş ikinci nesil “muhafazakâr burjuva” kisvesine bıraktı.
“Mecca Cola” veya “C.. Turka” gibi ucuz markalar, kapitalist sisteme ” İslâmî alternatif” sunuyoruz diye arzedilirken, aslında rakibin üretim ve tüketim felsefesine boyun eğmenin resmini çizdi.
Siyonizm’e ve emperyalizme kefen biçen “aksiyon” adamlarının yerini; Amerikan tipi kişisel gelişim seminerleri veren, “pozitif düşünce, başarı ve mutluluk” pazarlayan vaizler aldı.
Özetle; kapitalizmle ve küresel emperyalizmle hesaplaşma iddiasıyla yola çıkanlar, SERMAYEYE ruhlarını satarak neoliberalizmin bekçileri haline geldiler.










