BARBARLIĞA GEÇİŞ

Prabhat Patnaik

“Çarpıcı olan, Rosa Luxemburg’un yazdığı 1915’te olduğu gibi bugün de sosyal demokrasinin ileri kapitalizmin barbarlığına tamamen suç ortağı olmasıdır.”

Çevirmenin notu: Bu kısa “emperyalizm-sömürgecilik” analizinin öğrettiği şey açık. ABD öncülüğündeki Batı en azından 1967’den bu yana İsrail’i ileri karakolu olarak tayin ederken Filistin’de bu, Yahudilere mümkün olduğunca çok toprak, mümkün olduğunca az Filistinli anlamına geliyor. ABD bu süreçte militarize ve köktendinci İsrail’i beslemiştir. 7 Ekim’den önce Netanyahu’nun kurduğu son kabine, bunun nirvanasını temsil ediyor. (Emre Köse)


Barbarlığa geçiş

Prabhat Patnaik

Peoples Democracy

18 Şubat 2024

Rosa Luxemburg, 1915 yılında hapishaneden yazdığı Junius Broşürü’nde insanlığın önündeki seçimin ya sosyalizm ya barbarlık olduğunu söylemişti. Liberal görüş buna itiraz edecek, iki dünya savaşına ve aradaki döneme damgasını vuran barbarlığın kapitalizmle alakası olmadığını, hatta kapitalizmde öne çıkan liberal eğilimin o dönemin barbarlığına karşı mücadele ettiğini iddia edecekti. Kapitalizmin, savaş sonrası yılların da gösterdiği gibi, insani değerlerin daha önce görülmemiş ölçüde yükselişiyle karakterize olduğunu ileri sürecekti.

Ancak kapitalizm altında insani değerlerin ön plana çıktığından bahsetmek emperyalizm olgusunu tamamen göz ardı etmek anlamına gelir. İngiliz yönetimi altında Hindistan’da yaşanan kıtlıklar iyi biliniyor; bu yönetim, 1770 yılında Bengal’de, gelir taleplerinin acımasızlığı nedeniyle eyalet nüfusunun üçte biri olan on milyon kişinin ölümüne neden olan bir kıtlıkla başlamıştı ve bu yönetimin sonuna doğru, hükümetin izlediği son derece acımasız savaş finansmanı politikası nedeniyle 1943 yılında Bengal’de yine en az üç milyon kişinin ölümüne neden olan bir kıtlık daha yaşanmıştı. (Bugünkü) Namibya’daki Alman yönetimi, kabile nüfusunun büyük bir kısmını yok eden ve 1930’larda Hitler’in toplama-ölüm kampları için “model” teşkil eden ölüm kamplarını hayata geçirmişti. Leopold’un yönetimi altındaki Kongo’da insanların sakat bırakılmasını içeren Belçika vahşeti çok iyi biliniyor ve anlatılamayacak kadar dehşet verici. Ve dünyanın ılıman bölgelerindeki Avrupalı yerleşimci sömürgeciliği, yerli nüfusu büyük ölçekte ortadan kaldırmış, hayatta kalanları toplama kamplarına sürmüş ve topraklarını ve yaşam alanlarını ele geçirmişti. Bu zalimlik listesini uzatmak mümkün; önemli olan bu zalimliğin nedeninin kapitalizmi karakterize eden basit maddi kazanç olduğudur.

Elbette yağma ve talanın, kapitalizm ortaya çıkmadan çok daha önce de savaşlar ve fetihler için gerekçe oluşturduğu iddia edilebilir; o halde neden kapitalizm bu işin içine çekilsin ki? Cevap iki yönlüdür: Birincisi, kapitalizmin insani değerleri ilerlettiğine dair tüm söylemler abartıdan ibarettir, en iyi ihtimalle kendisinden öncekilerden daha iyi değildir. İkincisi, daha önceki dönemlerdeki yağma ve talan, kapitalizmde olanlardan çok farklıydı. Daha önceki yağmalar yağmalananlara bir şeyler bırakıyordu ya da en azından zaman içinde kayıplarını telafi etmelerine imkân tanıyordu (bu daha sonra daha fazla yağmaya davetiye çıkarsa da) ama kapitalizmde ezilenlerin sürekli olarak mülksüzleştirilmesi söz konusu.

Kapitalizm, savaş sonrası dönemde tüm barbarlık eğilimleriyle savaşan insancıl bir güç olarak bu imajı yansıttı. Özellikle Hollywood filmlerini kullanarak, İkinci Dünya Savaşı’nın esasen Batı liberal demokrasisi ile faşizm arasında bir mücadele olduğu izlenimini vermeye ve Sovyetler Birliği’nin savaştaki belirleyici rolünü hakir görmeye çalıştı. Sonuç olarak, Batı da dahil olmak üzere tüm dünyada Sovyetler Birliği’ne karşı var olan muazzam sempati, ileri kapitalist ülkelerin halkları arasında sistematik olarak azaltıldı. Onlara, daha önce benzeri hiç var olmamış insancıl bir sistem içinde yaşadıkları izlenimi verildi. Rosa Luxemburg’un sözleri, savaş sonrası döneme damgasını vuran Vietnam ve diğer savaşlar bir yana, CIA’in o yıllarda dünyanın dört bir yanında rejim değişikliği ve terör eylemleri gerçekleştirerek yaptığı tahribat bir yana, hiçbir geçerliliği yokmuş gibi gösterildi.

Fakat kapitalizmin insancıl bir güç olduğu yanılsaması artık sona erdi. Kapitalizmin barbarlığı şu anda daha önce hiç olmadığı kadar bariz ve bunun en yürek parçalayıcı, en inanılmaz derecede acımasız örneği, şu anda tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin ortak kutsamalarıyla gerçekleşen Filistinlilere yönelik soykırım. Neredeyse yüzde 70’i kadın ve çocuk olan sivil nüfusun en az 28 bini öldürüldü; esasında 100 binden fazlası kayıp ve bunların büyük bir kısmının öldürüldüğüne inanılıyor, bu da sayıyı 28 binin çok üzerine çıkarıyor. Nüfusun büyük bir kısmı evlerinden bombalanarak çıkarılmış ve UNRWA fonlarının kapitalist güçler tarafından askıya alınmasıyla yardım operasyonları bile sekteye uğrattı. Bir BM organı olan Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Gazze’de yaşananları “21. yüzyılın en ölümcül 100 günü” olarak nitelendirdi. Kısacası, büyük kapitalist güçlerin aktif desteği ile tamamen insanlık dışı ve saldırgan Siyonist rejim tarafından dizginleri kopmuş bir insanlık felaketine tanıklık ediyoruz.

Siyonist devletin saldırganlığı o kadar bariz ki, Güney Afrika İsrail’i soykırımla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanına başvurduğunda, bunun Güney Afrika Dışişleri Bakanı ve ailesi için korkunç sonuçlar doğuracağıyla bile tehdit etti. Mahkeme, Güney Afrika’nın davasının esasını onayladı ve İsrail’den soykırım eyleminden vazgeçmesini istedi ama Gazze’deki savaşına derhal son vermesini emretmekten de geri durmadı. Dikkat çekici olan, gelişmiş kapitalist güçlerin tamamının İsrail’i desteklemesi, ABD’nin davayı “haksız” olarak nitelendirmesi ve Fransa ile Almanya’nın İsrail’i soykırımla suçlamanın “ahlaki bir eşiği” aşmak olduğunu savunmasıydı.

Çarpıcı olan, Rosa Luxemburg’un yazdığı 1915’te olduğu gibi bugün de sosyal demokrasinin ileri kapitalizmin barbarlığına tamamen suç ortağı olmasıdır. Dünyanın her yerinde sokaklardaki sıradan insanlar İsrail saldırganlığına karşı büyük ve etkileyici sayılarda gösteri yaparken, aşırı sağdan sosyal demokrasiye ve yeşillere kadar batıdaki tüm siyaset kurumu ve hatta sosyal demokrasinin solundaki bir kesim (mesela Almanya’daki Die Linke gibi) emperyalizmin ve onun hamisi İsrailli yerleşimci sömürgeciliğin arkasında sıraya girdi.

Akla direkt şu iki soru geliyor: Emperyalizm, dünya kamuoyunun, özellikle de küresel Güney’in bu barbarlığa karşı duyduğu tiksintiye rağmen, nasıl oldu da barbarlığını ortaya koyacak kadar cesaretlendi? Ve emperyalizm neden birdenbire barbar fıtratını gösterme ihtiyacı duyacak kadar çaresiz hale geldi? İlk sorunun cevabı, diğerlerinin yanı sıra Sovyetler Birliği’nin ve genel olarak sosyalist meydan okumanın çöküşünde yatıyor. Sovyetler Birliği varlığını sürdürdüğü sürece, en azından savaş sonrası yıllarda, küresel Güney’e karşı emperyalist barbarlık üzerinde sınırlayıcı bir etki yaratmıştı. Başka bir deyişle, sosyalizm korkusu emperyalist barbarlığı dizginlemiş, böylece bir anlamda Rosa Luxemburg’un iddiasını haklı çıkarmıştı; bu dizginleme artık ortadan kalktı.

İkinci sorunun cevabı, daha önce istikrarı bozulmuş, sömürgecilikten kurtulma ve üçüncü dünya direksiyonuna geçme dürtüsüne boyun eğmek zorunda kalmış, ancak neoliberal rejimin dayatılmasıyla kendini yeniden kurmuş olan emperyal düzenin yeniden ölümcül bir tehditle karşı karşıya olduğu gerçeğinde yatıyor ve önceki düzen ile şimdiki düzen arasında hayati bir fark var; önceki savaş öncesi düzen emperyalistler arası rekabetle karakterize edilirken, şimdiki emperyal düzen rekabetin azalması ve emperyal güçler arasında benzeri görülmemiş bir birlik ile karakterize ediliyor, zira dünyanın bölünmesini istemeyen uluslararası finans kapital tarafından yönetiliyor. Dolayısıyla mevcut düzen, küresel sermayeyi, sadece ileri kapitalist ülkelerdeki işçiler değil, aynı zamanda bu yeni emperyal düzenin kurbanı olan küresel Güney’deki işçiler ve köylüler de dahil olmak üzere, dünyanın emekçi halkları karşısında birleştirdi.

Dünya emekçilerinin bu şekilde mağdur edilmesi, dünya ekonomisinde tüketimi düşürerek piyasaların büyümesini engellediği ve bir aşırı üretim krizi yarattığı için bu emperyal düzen açısından kriz doğurdu. Neoliberal rejimin kendi içinde bu krize bir çözüm yok, zira devlet aktivizmi (mesela kamu harcamalarında mali açıkla finanse edilen bir artış şeklinde) neoliberalizm için lanetli bir şeydir. Sonuç olarak, küresel olarak birleşmiş uluslararası sermaye tarafından halihazırda mağdur edilmiş olan dünya emekçileri şimdi işsizlik yoluyla daha da mağdur ediliyor ve yeni düzene dönük tehdit daha da ciddi hale geliyor.

Kriz pek çok ülkede faşist rejimler üretti ama aynı zamanda hem faşist hem de faşist olmayan kapitalist güçlerin hem içeride hem de dışarıda emekçileri bastırmak için bir araya geldiği son derece baskıcı bir küresel düzen de üretiyor. Bu baskıda herhangi bir ahlaka yer yoktur; barbarlık tüm çıplaklığıyla sergilenmektedir ve kapitalist güçler bu barbarlığı savunmak için bir arada durmaktadır, bunu gerçekleştiren özgül güç hangisi olursa olsun.

Kaynak: https://emrekose.substack.com/p/prabhat-patnaik-barbarlga-gecis

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin