SURİYE’DE ‘DEVRİM’İN JEO-EKONOMİSİ
Takdim: Suriye’de ne oluyor? Bir devrim gerçekleşti, evet eski rejim devrildi ama kime, neye hizmet edecek? Biz hadiseleri madde değil mânâ, kemmiyet değil keyfiyet yönünden ele alırız. Madde plânında devrim olması, kemmiyetlerin değişmesi, keyfiyetleri değiştirecek demek değil. Bunun için ruh lâzım, yani fikir lâzım. Ortada fikir olmayınca da, kuru kuru, “kahrolsun zulüm!” demekle esasta bir değişiklik olmaz. Bakıyoruz, tüm emperyalist Batı, yeni gelen cihatçıları selâmlıyor… Hani hilâfet yoluydu bu? Hilâfet demek, anti-emperyalizm demektir, “Ortadoğu’da İsrail diye bir devlete yer yoktur!” diyebilmektir ama, emperyalizm ve İsrail devrimden gayet memnun… Olan biteni anlamaya çalışıyoruz. Ekranlarda sunulanlar her zaman yanıltıcıdır, hadiselerin perde arkasında dönen pazarlıklar olduğu açık. Pepe Escobar, hadiselerin jeo-ekonomi perspektifine dikkat çekiyor… Bakalım, hilâfet için, Kudüs’ü kurtarmak için İsrail’le cihada mı gidilecek yoksa emperyalizmanın uyumlu bir aparatı mı olunacak? Hoş, fikir olmadan Kudüs’ü kurtardım desen, yıktığının yerine yaşanmaya değer hayatın sistemini ikame edemedikten sonra, fikirsiz aksiyonculuktan öteye gidilemez. Başta İstanbul olmak üzere Kudüs, Şam, Kahire… Özellikle bu İslâm beldeleri, yaşanmaya değer hayat nizâmı ile sembolleşecek şehirlerdir. Maddesini ele geçirsen de bu mânâyı hâkim kılamasan ne? Fatih İstanbul’un sadece maddesini fethetmedi ki, kent yeni bir ruh ve fikre büründü. Fatih geldikten sonra, yönetim kademesinde sadece isimler değişti ama eski hamam eski tas işler devam etmedi. Esas fetih budur: Maddeye kendi ruhunu, fikrini hâkim kılmaktır ki, bunu için de ruh-fikir sahibi olmak gerekir. Bir taraftan sözde şeriat lâfları edilirken, diğer yandan serbest rekabet piyasa ekonomisi; bu ne perhiz, bu ne turşu? İnsan kendinde olmayanı başkasına veremez. Bakıyoruz, ağızlarda “demokrasi” gevelenmeye başlandı bile. Bu bile “fikirsiz aksiyon olmaz” hükmünü doğruluyor daha şimdiden. Kuru cihangirlik gayreti, aksiyon demek değildir. Bunu ifade ettiğimizde, “ama zulüm” deniyor. Unutulmasın, tek başına zulme karşı olmak, adaletin gelmesi demek değildir. Üstad’ın Gençliğe Hitabesi’nde bu işin mantığına ışık tutan bir bölüm vardır: <<Emekçiye “Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!”>> der. Kısacası, salt zulme karşı hak iddia ederek ortaya çıkmakla, fikirsiz hak elde etme mücadelesi, şikâyet edilenden daha büyük haksızlıklara yol açabilir. “Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz.” Haksızlık-zulüm, doğru düşüncenin cüzüdür. Bu cüz, bütün içinde, sistem çapında fikir içinde yerini bulabilir. Sistem çapında fikir olmadan atılacak adımlar, çıkış noktası hakka istinat ediyor gözükse de ters netice doğurur. Nitekim zamanında Üstad, “fikirsiz, hareket için hareket örnekleri” diyerek ortaya bir eleştiri attığında, Kumandan, mealen, “bu eleştirinin kim için yapıldığını bilmesek de üzerimize aldık ve fikir borcunu eda ettik” der. Ortalığın tozu-dumanı dağıldıkça esas mesele daha çok kendini dayatacak nasıl olsa… “Allah razı olsun demekle Allah razı olmaz”, “İslâm, İslâm” demekle de İslâm olmaz, üzerine eczane tabelası asmakla hırdavatçı eczane olmaz; İslâma Muhatap Anlayış, İslâma Muhatap Anlayış’ın tatbik vasıta sistemi, fikri gerekli; sistem haysiyetini haiz, sistem çapında fikir… Şeytan işlerini her daim “Allah, Allah!” diyerek görür. Bize hiçbir zaman gerçek niyetlerini açıkça söylemeyecekler. Onun için müslüman uyanık olur, ahmak olmaz. Fikir de bu hamakatten kurtulmanın çıpası: Fikirsizlerin hareketi, fikirsiz hareket, niyet olarak ne ifade edilirse edilsin, tedbirli olmayı gerektirir. Hele işin içinde olağan şüpheliler, sabıkalılar varsa… Olağan şüpheliler: Irak’ı, Libya’yı emperyalizmayla beraber tarumar edenler… Hainler ve onlara yolu açan fikirsiz kuru iyi niyet sahipleri… Efendi Hazreteleri, Anadolu’daki savaşa destek olurken, Mustafa Sabri Efendi, “Yunan galip gelsin” diye çabaladı. Hain değildi, sadece hadiseleri yanlış değerlendiriyor, İttihat Terakki şahsında oluşan düşman imgesi her türlü doğru düşünceyi iptal edecek bir psikolojik saplantı haline dönüşüyordu. Kendi iç bünyemizdeki zıt kutuplardan kurtulmak adına emperyalizmayla işbirlikçiliği yapmanın elem verici yanlışını göstermesi bakımından ibretliktir. Adımlar çizgisi bu açıdan nettir, emperyalizme karşı gerçekten kim karşı olmuşsa, destek olmaya devam. Suriye devrimi de içinden böyle bir gerçek hamle çıkaracak ve devrim inkılâba dönüşecek mi? Zulme son verildi hamasetini bir yana bırakırsak, mevcut tablo emperyalizmanın faydası cihetinde. Zulmü, emperyalizma kaynaklı görmeyen, diyalektiğini buna göre kuramayan yanlış düşüncenin emperyalizmaya hizmet edici tezahürü; ki fikrin haysiyeti diyalektiğinde kendini gösterir. Pepe Escobar’ın yazısı, cihatçıları (!) selâmlayan emperyalizmanın işe nereden dahil olduğu-olabileceği unsurlardan birini göstermekte.
Nihai Boru Hattı Savaşı
PEPE ESCOBAR
Suriye bir enerji savaşıdır. Meselenin özü, önerilen iki doğalgaz boru hattı arasındaki şiddetli jeopolitik rekabeti içerdiğinden, 21. yüzyılın emperyal enerji savaş alanları için uzun zaman önce icat ettiğim bir terim olan nihai Pipelinestan savaşıdır.
Her şey 2009 yılında Katar’ın Şam’a kendi Kuzey Sahası’ndan – İran’a ait Güney Pars sahasına bitişik – Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’yi geçerek Türkiye’ye kadar uzanacak ve AB’ye tedarik sağlayacak bir boru hattı inşa etmeyi önermesiyle başladı.
Şam bunun yerine 2010 yılında rakip bir projeye, “İslami boru hattı” olarak da bilinen 10 milyar dolarlık İran-Irak-Suriye projesine öncelik vermeyi seçti. Anlaşma resmi olarak Temmuz 2011’de, Suriye trajedisi zaten hareket halindeyken duyuruldu. 2012 yılında İran ile bir Mutabakat Zaptı (MoU) imzalandı.
O zamana kadar Suriye, jeo-stratejik açıdan KİK petrodolar kulübüne kıyasla çok fazla petrol ve doğalgaza sahip olmadığı için göz ardı ediliyordu. Ancak içeridekiler Suriye’nin bölgesel bir enerji koridoru olarak önemini zaten biliyordu. Daha sonra bu durum, ciddi açık deniz petrol ve gaz potansiyelinin keşfedilmesiyle daha da pekişti.
İran ise yerleşik bir petrol ve doğal gaz merkezi. On yılı aşkın bir sürenin ardından hala birleşik bir Avrupa enerji politikası oluşturamayan Brüksel’de İslami boru hattına yönelik heyecanın güçlükle kontrol altına alınabildiği görülüyordu; bu Gazprom’dan farklı bir strateji için ideal bir seçenek olabilirdi. Ancak İran, ABD ve AB’nin nükleer yaptırımları altındaydı.
Bu durum, en azından Avrupalılar için, İran’ın nükleer dosyasına diplomatik bir çözüm bulunması için kilit bir stratejik nedene dönüştü; “rehabilite edilmiş” (Batı için) bir İran, AB için kilit bir enerji kaynağı haline gelebilir.
Ancak Washington açısından jeostratejik bir sorun varlığını sürdürüyordu: Tahran-Şam ittifakının nasıl kırılacağı. Ve nihayetinde Tahran-Moskova ittifakının nasıl kırılacağı.
Washington’daki “Esad gitmeli” saplantısı çok başlı bir hidradır. Rusya-İran-Irak-Suriye ittifakını (şu anda Suriye’de Selefi Cihatçılığın tüm kollarıyla aktif bir şekilde savaşan Hizbullah’ın da dahil olduğu “4+1” ittifakı olarak yürürlükte) bozmayı içeriyor. Ama aynı zamanda ABD enerji devlerine bağlı Körfez petrodolar müşterilerinin/vasallarının yararına olacak şekilde aralarındaki enerji koordinasyonunu izole etmeyi de içeriyor.
Böylece Washington’un şimdiye kadarki stratejisi, meşhur Kaos İmparatorluğu mantığını Suriye’ye enjekte etmek; CIA, Suudi Arabistan ve Katar tarafından önceden planlanmış bir operasyon olan iç kaosun alevlerini beslemek ve nihai hedefi Şam’da rejim değişikliği yapmaktı.
İran-Irak-Suriye boru hattı Beltway’de sadece ABD’nin vasalları kaybedeceği için değil, en önemlisi de kur savaşı açısından petrodoları bypass edeceği için kabul edilemez. Güney Pars’tan gelen İran gazı alternatif bir para birimi sepetinde işlem görecektir.
Buna bir de Beltway’de yaygın olan, bu boru hattının Rusya’nın İran, Hazar Denizi ve Orta Asya’dan gelen gaz akışını daha fazla kontrol etmesi anlamına geleceği yönündeki çarpık düşünceyi ekleyin. Saçmalık. Gazprom anlaşmanın bazı yönleriyle ilgileneceğini zaten söylemişti, ancak bu esasen bir İran projesi. Aslında bu boru hattı Gazprom’a bir alternatif teşkil edecektir.
Yine de Obama yönetiminin pozisyonu her zaman “İran’ı dengelemenin bir yolu olarak” Katar boru hattını “desteklemek” ve aynı zamanda “Avrupa’nın gaz kaynaklarını Rusya’dan uzaklaştırmak” oldu. Yani hem İran hem de Rusya “düşman” olarak yapılandırılmıştı.
Türkiye yol ayrımında
Katar’ın Qatar Petroleum liderliğindeki projesi, tahmin edilebileceği üzere ABD’nin yoğun baskısı ve Katar’ın Avrupa başkentlerindeki güçlü lobileri sayesinde çeşitli Avrupalıları baştan çıkarmayı başardı. Boru hattı, daha önce merkezi Viyana’da bulunan ve artık feshedilmiş olan Nabucco projesinin güzergahının bir kısmını kullanacaktı.
Dolayısıyla AB aslında en başından beri Şam’da rejim değişikliğini destekliyordu; ki bu da Suudi Arabistan ve Katar’a şu ana kadar en az 4 milyar dolara mal olmuş olabilir. Bu 1980’lerdeki Afgan cihadına çok benzeyen bir plan; Araplar, stratejik bir arabulucunun (Afganistan örneğinde Pakistan, Suriye örneğinde Türkiye) yardımıyla çok uluslu bir cihatçı/paralı asker grubunu finanse ediyor/silahlandırıyor ama şimdi doğrudan laik bir Arap cumhuriyetiyle savaşıyor.
Elbette ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’in “ılımlı” isyancılara ayrıcalık tanıyan ve her zaman rejim değişikliğini hedefleyen her türlü gizli operasyonu giderek turbo şarj etmesiyle çok daha sertleşti.
Yakın zamanda Doğu Akdeniz’de -İsrail, Filistin, Kıbrıs, Türkiye, Mısır, Suriye ve Lübnan açıklarında- keşfedilen açık deniz gaz zenginliği ile oyun şimdi daha da genişledi. Tüm bu bölgede 1.7 milyar varil petrol ve 122 trilyon fit küp doğal gaz bulunabilir. Bu da Levant’taki toplam keşfedilmemiş fosil yakıt zenginliğinin sadece üçte biri olabilir.
Washington açısından oyun açık: Rusya, İran ve “rejimi değişmiş” bir Suriye’yi Doğu Akdeniz’in yeni enerji zenginliğinden mümkün olduğunca izole etmeye çalışmak.
Bu da bizi Su-24 uçağının düşürülmesinin ardından Moskova’nın ateş hattına giren Türkiye’ye getiriyor.
Ankara’nın hırsı, aslında saplantısı, Türkiye’yi tüm AB için başlıca enerji kavşağı olarak konumlandırmaktır. 1) İran, Orta Asya ve şimdiye kadar Rusya’dan gelen gaz için bir transit merkezi olarak (Türk Akımı gaz boru hattı askıya alındı, iptal edilmedi). 2) Doğu Akdeniz’deki büyük gaz keşifleri için bir merkez olarak. 3) Ve Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden (KBY) ithal edilen gaz için bir merkez olarak.
Türkiye, Katar boru hattı projesinde kilit enerji kavşağı rolünü oynuyor. Ancak Katar’ın boru hattının Suriye ve Türkiye’den geçmesine gerek olmadığını da unutmamak gerekir. Suudi Arabistan’ı, Kızıldeniz’i ve Mısır’ı kolayca geçip Doğu Akdeniz’e ulaşabilir.
Dolayısıyla, büyük resme bakıldığında, Washington açısından en önemli şey, bir kez daha, İran’ı Avrupa’dan “izole etmek”. Washington’un oyunu, AB’nin Gazprom’dan çeşitlendirmesi için İran’ı değil Katar’ı kaynak, Türkiye’yi de merkez olarak ayrıcalıklı kılmaktır.
Bu, Azerbaycan’da bizzat Zbigniew “Büyük Satranç Tahtası” Brzezinski tarafından kolaylaştırılan yüksek maliyetli Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattının inşasının ardındaki mantıkla aynıdır.
Mevcut haliyle her iki boru hattı için de beklentiler pek iç açıcı değil. Riyad, silahlandırdığı örgütleri “terörle mücadele” listesinde tutmakta ısrar ettiği ve Ankara da cihatçıların sınırdan serbestçe geçişine izin verirken çalıntı Suriye petrolüyle tehlikeli işlere giriştiği sürece Suriye’ye ilişkin Viyana barış süreci hiçbir yere varamayacak.
Kesin olan şu ki, Suriye jeo-ekonomik açıdan bir iç savaşın çok ötesinde… 21. Yüzyıl enerji savaşlarında Büyük Ödül’ün büyük bir zaferi temsil edeceği baş döndürücü karmaşık bir satranç tahtasında kısır bir Boru Hatları güç oyunu…
Çeviren: Adnan DEMİR










