KALPTE YENİ KEŞİFLER
Kalbin düşünceyle alâkasının 1400 yıl öncesinden Kur’ân’da ifade edilişine dair TDV İslâm Ansiklopedisi “Kalb” maddesinden: “Kur’an’da akletme (düşünme) fiili kalbe nisbet edilmiş (el-Hac 22/46), yani düşünmenin kalbin bir işlevi olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde fıkhetmenin de (anlama) kalbin bir işlevi olduğuna dikkat çekilmiştir (el-A‘râf 7/179).”
Tabi, bu yüzyıllar boyunca, “kalbin düşünceyle ne alâkası var, düşünce organı beyindir!” denildi, duruldu. Oysa şimdi yeni bulgular, kalbin düşünce üretimi yapacak sinir sistemine sahip olduğunu ortaya koyuyor. (Hoş, bu keşif yapılmamış olsa da biz müminler, kalb ve düşünce rabıtasına inanmaya devam edecektik…)
Evet, anlaşılmış ki kalb sadece beyinden gelen sinyallerle çalışmıyormuş, kendi otonom sinir sistemi varmış ve bu keşiften dolayı da kalbe bakış değişmiş ve dolayısıyla da birçok hastalığın tedavisinde de yeni teknikler geliştirilmesi mümkün olabilecekmiş.
Daha bilinmeyen, bulunamamış nice sırlar… İslâm’ın yüzyıllar öncesinden ortaya koymuş olduğu nice hakikatler, bilimsellik, materyalizm ve pozitivizm çağında, dogma ve saçma olarak hedef alınırken, bilim ilerledikçe İslâm’ın ortaya koyduğu her bir ifadenin hakikati ortaya çıkmaya devam etmekte. Biz, İslâm’ın ortaya koyduklarına, bilim onları onaylayacak diye inanmadık. Sadece bilimi, İslâm karşısında -ilim haysiyeti de bunu icabettirir-, daha haysiyetli bir bakış açısı geliştirmeye yani bugün eldeki imkânlarla tetkik etmekten, doğruluğunu test etmekten mahkûm olduğu şartlar altında, İslâm’ın ortaya koyduklarını reddetme yoluna gitmemeye davet etmekteyiz. Son zamanlarda imânlı bilim adamları çoğaldıkça bu bakış açısı da değişmeye başladı ama küfür yobazlığı ile malûl birçokları var ki, onların hâlâ Aydınlanmanın ilk dönemlerinde kiliseye karşı oluşan nefretten tevatür İslâm’a karşı arkaik laik bakış açıları, bilimin kendisini de töhmet altında bırakmakta. Memlekette sahtekâr, dolandırıcı üfürükçü, muskacı gibilerin bolca türemesinin sebeplerinin en başında gelen saik de ilim adamı, doktor kılığındaki snopların, Batı aydınlanmacılığının kilise düşmanlığını İslâm düşmanlığı şeklinde nefslerine malederek milletin karşısında “kâfir” görüntüsü sergilemeleridir. Bundan kim kaybeder? İstismarcı üfürükçülere başvuranlar mı? Sadece onlar mı? Doktorluğun, bilimin kendisi de kaybetmez mi? Topyekûn toplum kaybetmez mi?
İlim bir önermeler bütünüdür ve mevcut önerme ve kanunlar her halükârda eksik ve yanlış olabilir. Bu önerme ve kanunlarla iş görüyor olmak, bunların büsbütün doğru olduğu mânâsına gelmez. Dolayısıyla, bunları “mutlak doğru” olarak ele alıp, dinin karşısına dikilmek, reddettiği dinî metodolojiyi dine karşı kullanmak demek değil midir? Burada dinde bir çelişki olmaz; din zaten kendini naslara istinad ettiğini inkâr etmiyor… Diğer yandan nasları reddettiğini iddia eden bilim, kendi izafiliğini nas mertebesine çıkarmıyor mu? Burada Batı’yı körü körüne örnek alanlara karşı bir hatırlatma daha: Kilisenin nasları tartışılmazdı; oysa ki İslâm’da, “farzı muhal” kaydıyla, Allah’ın varlığı dahil tartışılmayacak şey yoktur. Dolayısıyla kilisenin apaçık bedahetleri din adına inkâr edici katılığına karşı ortaya çıkan laiklik, kiliseye karşı olmak kaydıyla Batı için anlaşılabilir ve hatta zaruret olarak görülebilir ama, “Batı’da din var, bizde de var, Batı dine karşı laiklikle ilerledi, biz de yaparsak ilerleriz!” türünden bir ezbercilikle meseleye yaklaşmak, ucuzculuktur ve hiç de bilime uygun değildir.
Bilimin görevi İslâm’ın doğrularını tasdik etmek değildir. O inancın üstünde bir tasdik makamı değildir. Bilim, kendi alanında kendi kurallarıyla iş görmeye devam edecektir. Ama bunlar mutlak değildir. Bir zaman sonra yeni keşifler, yeni teoremler ortaya atılacak ve eskiler rafa kalkacak. Ne oldu? Maddenin gerçekliği mi değişti? Demek ki gerçekte pek bir şey bilmiyor, bildiğimizi zannettiğimiz şekilde iş görmeye çalışıyoruz. Kesin diyebileceğimiz bir şey yok. Hayat akıyor ve biz bu akış içerisinde, tabiri caizse el yordamıyla iş görmeye çalışıyoruz. Meselemiz şu: Karşımızdaki yobazı görüp, bildim dediğimiz, bildiğimizi zannettiğimiz şeylerin körü körüne müdafaacısı olarak onun gibi yobaz durumuna düşmemek. Madde plânındaki dış yüz başarılarının estirdiği rüzgârların tesiriyle, insan ve toplum meselelerinin çözümünde fikir ve mânâlara kıyıcı olmamak. Dün Batıcılığın rüzgârının estiği dönemlerde Batıcı yobazlık almış başını giderken, bugün rüzgâr ters istikâmetten esmeye başlamışken, bu defa yobazlığı bu cepheden yaşatan olmamak. Bizim tarihî maceramızda da küfür yobazının doğuşuna sebep, imân cephesindeki yobazların varlığıdır. Yani önce biz bozulduk, küfür bizim bozgunumuzun üzerine tüy dikti. Varlığın gerçekliğini ve mümkünatı reddediş. Hayatın her alanında karşımıza çıkan bir mesele esasında. Ve özellikle de siyasette. İşi daha çok dallandırıp budaklandırmadan, kalbteki keşifle ilgili habere geçelim:
Kalbin gizemleri çözüldü, sadece beyinden yönetilmiyor: ‘Yeni keşif tıp dünyasını sarsacak’
Bilim insanları, kalbin yalnızca beyinden gelen sinyallerle çalışmadığını, kendi otonom sinir sistemine sahip olduğunu keşfetti. Karolinska Enstitüsü ve Columbia Üniversitesi tarafından yürütülen araştırma, kalp hastalıklarının tedavisinde devrim yaratabilecek bulgular sundu.
Karolinska Enstitüsü Sinir Bilim Bölümü’nden Konstantinos Ampatzis liderliğindeki araştırmada, kalbin otonom bir sinir sistemi olduğu ve bu yapının oldukça karmaşık olduğu tespit edildi. Ampatzis, “Kalbin bu kadar gelişmiş bir sinir ağına sahip olduğunu öğrenmek bizi şaşırttı. Bu keşif, aritmi gibi rahatsızlıkların tedavisinde çığır açabilir” dedi.
Araştırmacılar, kalbin sinir sisteminin detaylı analizinin, kalp hastalıklarına yönelik yenilikçi tedavi yöntemlerinin önünü açabileceğini vurguladı.
Zebra balığı modeli kullanıldı
Araştırmada, insan kalbiyle benzer özellikler taşıyan zebra balığı modeli kullanıldı. Bu balığın kalp atış hızı ve fonksiyonlarının, insanlar için ideal bir model sunduğu belirtildi. Uzmanlar, zebra balığı üzerinde yapılan çalışmalarda:
Tek hücreli RNA dizilimi,
Elektrofizyolojik testler,
Anatomik haritalama teknikleri kullandı.
Bu yöntemlerle, kalpteki nöronların yapısı, organizasyonu ve işlevi detaylı bir şekilde haritalandırıldı.
Stres ve egzersiz gibi faktörler i̇ncelenecek
Ampatzis, çalışmanın bir sonraki aşamasında, kalbin sinir ağının stres, egzersiz ve hastalık gibi durumlarda nasıl çalıştığını inceleyeceklerini belirtti. Ayrıca, beynin bu süreçteki rolünün ve kalp nöronlarındaki bozulmaların rahatsızlıklara nasıl katkıda bulunduğunun anlaşılmasının da hedeflendiğini ifade etti.
Kalp hastalıklarında yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilir
Bu keşif, kalp hastalıklarının tedavisinde devrim yaratabilecek yeniliklerin habercisi olarak değerlendiriliyor. Özellikle, kalp ritmi bozuklukları gibi sorunların tedavisinde yeni yöntemlerin geliştirilmesine olanak sağlayabilir. Araştırmacılar, bu sinir ağının daha iyi anlaşılmasının, gelecekteki tedavilerin temelini oluşturacağını belirtti.
Neden önemli?
Kalbin kendi otonom sinir sistemine sahip olması, bugüne kadar yalnızca beynin kontrolünde olduğu düşünülen bu organın işleyişine yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Uzmanlar, bu keşfin sadece kalp sağlığı alanında değil, nörolojik hastalıkların tedavisinde de etkili olabileceğini vurguluyor.










