ZİHNİYETİN ZİRVESİ

Burhan Halit KOŞAN

Allah Resûlü, ilk olarak zihniyet dönüşümünü mü başlattı, ahlâkî dönüşümü mü başlattı? Ol Resûl’ün ilk sünneti nedir? Peygamber Efendimiz’in müezzini olan Bilâl’i Habeşî (r.a) başta olmak üzere mezhep imamlarının, velîyullahın, ulemânın, bilginlerin, hakiki şâirlerin ve zeki insanların çok sevdiği ve en çok kullandığı kelime nedir? Kelimeleri tek bir mânâya indirgeyen ülkeler bağımsız mıdır yoksa manda yönetimi altında mıdır?

Muvaffakiyetsizdir diklerimizden misiniz ki, bize düşmansınız?

Benim cüzdanımda kırk harfli kelimelerim, ceplerimde bin bir kelimenin mânâsını taşıyan harflerim, kalbimde Büyük Doğu İmparatorluğu’nun zihniyeti var. Bu ifadem ve suallerim “sağ” veya “sol” meselesi değil, “doğu” veya “batı” meselesi değil, neyin doğru olduğunun meselesidir. Sonuçta her şeyin mutlak hakikate ait “helâl” değerine dayanması gerektiğini öğrendik. Bu temele dayanmayan izafî derecelendirmelerin, ölçütlerin, parametrelerin ve kategorilerin bir anlamı olmadığı gibi, itibarları da yoktur. Solucanların şarkı söylediği ve çıngıraklı yılanların aşçı olduğu Cumhuriyet derebeyliğinde, zihniyetimizin dönüşümünü ve zihin dünyamızın “mutlak” değerler ile buluşmasını Mukaddes İhtiyar’dan öğrendik. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, Mukaddes İhtiyar’ın her biri bir lüzûma tekâbül eden eserlerinin her birinde görebileceğimiz “terkibi hükümler” eskatolojik doğrulamanın onayından geçmiş bir şekilde hayatımıza ait her bir alana dair temel ölçütleri sunduğunu söyleyebilirim… Allah’a ültimatom verenlerden nefret ediyorum!

DİL ZİHNİYETİ

Bir kelimenin mânâsı, bir kavramın muhtevasının dışına çıkılarak aşırı şekilde abartılması veya küçümsenmesi, mânânın ve muhtevanın dışına çıkıldığının işaret fişeğidir. Bununla birlikte, kelimeler ve kavramlar hiyerarşisinde birbirlerine fazlasıyla yakınlaşması gereken veya birbirlerinden uzak kalması gerektiği hâlde bu ayırımlara dikkat edilmediği her yerde zihin anarşisini, kafa karışıklığını, kargaşayı ve keşmekeşi, kaosu gözlemleyebiliriz.

Bu kargaşanın neticesinde aynı kelimeler kullanılsa da iki tarafın zihin dünyasında farklı anlamlara tekabül etmesinden dolayı yapılabilecek her sohbeti, konuşmayı ve müzakereyi çığırından çıkarır. Zihnî körlüğün ve sağır aklın tetiklediği böyle bir durumda konuşmak yerine suskunluğun daha faydalı olacağını düşünüyorum. Berrak bir perspektifin pencere pervazından izleyebilmek için, zihniyetimizi oluşturan kelimelerin hiyerarşisine çok dikkat etmek mecburiyetindeyiz.

Müesses nizâmın, bugüne kadar yaptığı veya yapacağı her türlü girişiminin amacı Batı’nın menfaatlerini korumak, kollamak üzerine olduğu kadar, İngiltere ile Yahudilerin çıkarlarına da uygun olacak şekilde ele aldığını unutmayalım. Bu hâle bir gecede gelinmedi. Pas tutan zulüm rejimi karşısında muzaffer olabilmek için zihniyet sahibi olmaya, zihniyetin adım adım yürüyebilmesi için de “Mavi Bayrak” medeniyetine mutabık dil zihniyetimizi de inşa etmek mecburiyetindeyiz.

PRENSİP VEYA İLKELER

Gönüldaşım, kardeşim ve kız kardeşim; Ön kabûller önyargı değildir, tasavvuf metafizik değildir, metafizik mistisizm değildir, ilim endüstri değildir, endüstri teknoloji değildir, şehit ölen değildir, ölüm ayrılık değildir. Hani demem o ki, insan denen meçhûlün veya malumun hakikate ve gerçeğe ait parametreleri, ölçütleri ve “kime göre” değerlendirmesinin kıyası olmadığı takdirde kavramları ve kelimeleri karıştırmakla kalmaz, aynı zamanda kölelerin özelliği olarak bin bir mânâyı öldürür ve yozlaştıracak özelliği olacak bir mânâyı da dayatır.

Gazze’de dökülen kanımıza rağmen öfkelenmeyenler, Cumanız mübarek olsun!

MÂNEVİYATIN GÖLGESİ

Nasılsın? Nasıl gidiyor? İyi misin? Ne oldu? Ne yapıyorsun?

İyiyim, çok iyiyim, harikayım, kötüyüm, berbatım gibi tarif ve tanımlamalarla ifade edilen her bir cevabın içeriğinde hem ölçüt belirsizliği hem kıyas belirsizliği vardır. “Kime göre” çok iyisin veya kötüsün? “Neye göre” harikasın veya berbatsın? Sorulardaki çıkış noktasının ve maksat belirsizliğini de mükerreren belirtmeye gerek yok. Aynı zamanda cehennemde değil, cennette buluşmak için her biri bir canî her biri bir katil olan Yahudi pisliklerin Gazze soykırımı başta olmak üzere zihniyetleri yozlaştırma faaliyetlerine, ekonomik tedhiş ve teröristliklerine, kültür eşkıyalıklarına karşı mücadele etmek için kalbimizle ve zihnimizle harekete geçiyoruz. Daha da ileri giderek, nihayetinde daha güzel bir dünya ve adaletli bir ülkede nefes almak istiyor ve çeşitli amellerde bulunuyoruz. Sonra birisi çıkıyor ve “nasıl gidiyor?” diye soruyor. Cevap için neyi ölçü alacağız? Failleri ve fiilleri değerlendireceğimiz konusunda müşterek bir netliğe sahip değilsek, ölçüt belirsizliğimiz var demektir.

Tarih şahittir ki, Selçuklular, Emirim Timur Han tarafından inşa edilen Timurlular, Yeni Delhi Türk İmparatorluğu ve en son Osmanlı dönemindeki atalarımızın inşâ ettiği devletlerimizin desteklediği nezaketin, adaletin, hürriyetin ve savaşçı onurunun statüsünden, işkencenin, zulmün, soykırımın, yargısız infazların hoş görülmesine doğru bir geçiş yaşandığının hem tanıklarıyız hem şahitleriyiz.

Zorbalık çağında yaşıyoruz…

Beşer tarihinin hiçbir dönemi, insanların bu çağda yaşadığı kısıtlamaları, zihniyet saldırılarını, totaliter baskıyı ve tazyiki, zorbalığı, yargısız infazları yaşamadı. Aziz Türk olup da Cumhuriyet enkâzının kurbanı ve felâketzedesi olmayan varsa, parmak kaldırsın!

İster bir mazlumun ister aziz bir insanın öldürülmesi, Allah’ın evinin yakılmasına benzer!

Mazlumlar ile “son aziz insan”ın da infaz edildiği bu karanlık çağda, resimlerin kelimelerden çok daha önemli addedildiğini biliyoruz. Algı ve halüsinasyonların da olgulardan daha fazla gerçekçi bulunduğunu biliyoruz. Buna rağmen “yalan” çarşısında tezgâh açmadık, kutsalı satmadık, martaval pazarlamadık. İmân ettiğimiz güzel ne ise, hakikat ne ise teorik olarak dillendirmenin ve pratikte uygulamanın çabasındayız. Aynı zamanda çetin günler ve zor zamanlarda bilginin de yeterli olmadığının farkındayız. Hani demem o ki, akademik bilgi, entelektüel bilgi, şifahî bilgi, kulak bilgisi, tarihî bilgi ve gizemli bilgi gibi her türlü bilgi “kelime-i şehadet” temelinde yükselmiyor, kapsamında bulunmuyor ve gölgesine iltica etmiyorsa hiçbir şey ifâde etmiyor demektir.

RUHUMUZU ÇALDIRMAYALIM

Dünyanın en prestijli üniversitelerinin pek havalı ve çok cafcaflı etiketini taşıyan hocalarının bile hakikatleri çarpıtmaları ve gerçekleri deforme etmeleri karşısında havsalamızın donup kalmaması için “Mukaddes İhtiyar”ın eserlerine el açmaya mecburuz. Bu teşvikim, insanın ulu olana, yüce olana yönelik doğal arzusundan kaynaklanıyor. Aynı zamanda duygularla ve zihniyetimizle olan ilişkilerimizi gözden geçirmemize dair kaygılardan kaynaklandığını söylemeliyim. Var olma hakkımız gereği külüstür zihniyetlerle hesaplaşmamız şart, ahlâkî hesaplaşmamız şart. Su üstüne sudan köprü inşa eden, Sarı Saltuk’a selâm.

Müesses nizâmın palavraları ile hariciyesinin Yahudilerden emir aldığı ve üniversitelerinin Yahudi tekelinde olduğu külüstür rejimin modası geçmiş, eski püskü aksesuarlarına da ihtiyacımız yok. Modernliğin dürtüsü, helâl olanı, güzel olanı, mukaddes olanı, geleneksel olanı yok etme arzusundan geliyor. Müesses nizâm, çehresini döndüğü ve paradigmasını oluşturan antik Yunan beşerî bilimleri ile Olimpos dağının rüzgârıyla hareket ediyor, mihver insan, rehber insan, mürşit insan anlayışını darağacına çekiyor ve ne hazindir ki, Yahudi serserisini “tanrı insan” despotluğuyla kabul edilmesini dayatıyor. Her birimiz dikkat edelim; Olimpos dağının çocukları, zihniyetimizi bulanıklaştırıp belleğimizi çaldılar, aklımız çeldiler, şimdi ruhumuzu çalmak istiyorlar… Tefekkür ve aksiyon sessizlik ister.

“BİLMİYORUM”

Bizim, biricik hakikatimiz ve tek gerçeğimiz: Allah Resûlü’nün zihniyeti, adaleti ve ahlâkıdır.

Cebrail, Allah’ın ilk muştusu, ilk müjdesi, ilk emri olan “İkra” âyetini getirdiği ân itibariyle ilk sünnetin de “bilmiyorum” protoplazmasındaki şaheser kelimesiyle zuhur ettiği malûmunuz olsa da hatırlatmak istedim. Evet, zamanın donduğu, kâinat mekânının çirkinden güzele doğru sıçrama yaptığı “Hira” mağarasında ilk ayetin ardından, ilk sünnetini de bizlere öğreten Allah Resûlü’nün karşısında ceketimin üç düğmesini ilikleyerek, selâm, saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Mağarada, hapishanede, çilehanede tek başına acı çekebilmenin üstünlüğünü yaşayanlara selâm olsun!

Evet, Sahabeleri temsilen Bilâl-i Habeşî (r.a) başta olmak üzere, Hanefî mezhebimizin kurucusu Ebu Hanife, kırk hadis geleneğini başlatan Türk Oğlu Türk Abdullah bin Mübarek ile veliyullahın tamamı, ulemâ, bilginler ve şairlerin en çok sevdiği kelimenin “bilmiyorum” ifadesinin olduğunu söyleyebilirim. Rütbelerine göre her biri kıymetli ve muteber olan bu güzel insanların sünnete olan bağlılıklarından dolayı uyguladığı, sevdikleri için kullandıkları “bilmiyorum” ifadesi ne hazindir ki, bu modern yüzyılda pek kullanılmıyor artık!

Allah Resûlü, ilk olarak zihniyet dönüşümünü mü başlattı, ahlâkî dönüşümü mü başlattı?

Zihniyet esas, ahlâk usûldür; zihniyet özne, ahlâk yüklemdir; zihniyet imân, ahlâk ameldir; zihniyet fikir, ahlâk aksiyondur; zihniyet köz ateş, ahlâk kıvılcımıdır; zihniyet bulut, ahlâk yağmurudur; zihniyet kurmay subay, ahlâk askerdir; zihniyet ilke ve prensip, ahlâk ya imaj ya görüntü veyahut zihniyetin meyvesidir. Hayatımızı kuşatan her bir alanda olduğu gibi, Allah’ın murat ettiği zihniyetin zirvesinde de Allah Resûlü’nün olduğunun altını kırmızı veya mavi kalemimle çizerek, bildiğinizi hatırlamaktan memnuniyet duyarım.

Evet, Allah Resûlü, ilk olarak zihniyet dönüşümünü başlattı. Âyetlerin iniş silsilesine göre baktığımızda bile ahlâk ayetlerinin değil, insanın zihniyetinin nasıl olması gerektiğini ifade eden âyetlerin öncelikle indirildiğini görebiliriz. Zihniyeti, fikir ifadesiyle beyan etsem de bu olgunun hiçbir özürle geri bırakılamayacağını, geri atılamayacağını söylemeye mecburum. İmân ehli ve münafığı birbirinden ayıran özellik ahlâk değil, zihniyet farklılığıdır. Bununla birlikte münafıkların bir özelliği olan samimiyetsizliğin, hakikati, gerçeği bilip de gizlemek olduğu bilgisinde kolektif bilinç sahibi olduğumuza eminim. “Gizlemek” fiili her ne kadar ahlâksızlığın görüntüsü olsa da bu görüntünün azmettiricisinin “münafık zihniyeti” olduğu hususunda da müşterek olduğumuzu düşünüyorum. İster ahlâkî olgulara ister ahlâksızlık olgularına baktığımız takdirde “sevap” veya “günâh” ile neticelenen her iki fiilinin arka planında da “zihniyet” anlayışının yattığını görebiliriz. Hülâsayı kelâm, bizim imân ettiğimiz kelimeyi şehadet zihniyeti, adalet anlayışımız ile bu zihniyetin meyvesi olan ahlâkımız hakikattir ve “Mavi Bayrak” ile ete kemiğe bürünmüştür.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin