TURFANDA TERİMLER
Burhan Halit KOŞAN
Bugün, barıştan çok savaşların ve ahenkten ziyade kıtalararası ihtilâllere doğru yürüyüşün hızlandığına dair çok açık işaretler var. Müesses nizâmın devam etmesinden yana tavır alan yöneticiler, kendilerini kınayanları, tenkit eden vicdan sahiplerini korkutabileceklerini, kibirleriyle susturabileceklerini zannediyorlar. Hâlbuki aklı başındaki her bir insan küresel sistemin çöküşünü görüyor ve ister yeraltı örgütlenmelerinde, ister intifad,a ister ihtilâl hazırlıklarında büyük aşamalar kat edildiğini fark ediyor. Her aklı başındaki insan, küresel sistemi ayakta tutan dört sacayağının çöktüğünü, destek sacayaklarının da yıkılmak üzere olduğunu görebiliyor. Müesses nizâmın meclisi, terör örgütlerinin merkez üssüdür!
Bu sacayakları göreceli olsa da “müttefiklik, liberal demokrasi, uluslararası hukuk ve sosyal reformlar” olarak sıralayabiliriz.
Müttefiklik: Varşova paktının ortadan kalkmasına rağmen, NATO paktı varlığını sürdürmekle kalmadı, genişledi ve hâlen daha genişleme arzusuyla yanıp tutuştuğu gibi, aynı zamanda saldırganlık aracı haline geldi. ABD, İngiltere emrinde hareket ederek gezegenimizi kan gölüne çevirdi. Dün, ABD ve İngiltere’nin menfaatleri için, Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya saldıran ve soykırım uygulayan NATO müttefiklerinin bugün de aynı şekilde hareket ettiğini söyleyebilirim. İsrail’in paravan kuruluşu olan NATO ülkelerinin her birinin aynı zamanda uzak Batı-ABD emrindeki vasal derebeyliği olduğunu ve İsrail’e her türlü mühimmat tedariki ve istihbarat katkısı sunduğunu kertenkeleler bile biliyor.
İngiltere ile ABD emperyalizminin beşinci kol faaliyetine dönüşen NATO gibi, Uluslararası yapıların her biri, aynı zamanda İsrail’in paravan örgütleridir. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, NATO, BM, DSÖ, UCM, UNESCO, UNEP, OECD, EİT ve benzeri uluslararası yapılar ile Arap ligi ve bütün bölgesel yapıların da İsrail’in paravanı olarak işlev gördüğünü söyleyebilirim. Hani demem o ki, uluslararası kurum ve kuruluş üyesi olan her bir ülke, İsrail’in kuklası durumundaki ABD için “müttefik” pozisyonundan çıktığını, muhatap alınmadıklarını, “dost” değil, sadece ve sadece “vasal” durumuna düştüklerini bilmeliyiz.
Sosyal reform, ekonomik adaletsizliği ortadan kaldırmak yerine, kapitalist zulmün üstünü örtmek için kullanılan hile yöntemi olsa da bunun dahi iflâs ettiğini görmemek için ya kör ya ahmak olmak gerekiyor. Günümüzde, yeryüzünün her bir ülkesinde adaletsiz ekonomi uygulamasının tetiklediği metastaz sonucunda hem siyasî nedenlerinin dayandığı hileli görüşlerin hem sahte anlayışların parlaklığı sönüyor. Dikkat ettiğimiz takdirde her ülkede sömüren ve toplumları yozlaştıran azgın bir azınlığın savurgan zenginliklerini utanmadan sergilediklerini görebiliriz. Yerel ölçekte, ahalimize, ekonomik kemer sıkma ve gelir kaybına razı olması dayatılırken, müesses nizâmın koruduğu ve kolladığı aile, grup ve yapıların ise en sıkıntılı günlerde dahi büyük paralar kazandığını müşahede edebiliriz. Bu aile, grup ve yapılar, kendilerinin aleyhlerine olacağından dolayı vergilerin indirilmesini “kötülük” olarak pazarladıklarını hayretle ve şaşkınlıkla dinliyor ve izliyoruz. Yoldan çıkmış her bir fert ve topluluk demagoji ve polemik hastasıdır!
Allah Resûlü’nün tebliğ ettiği İslâm dininin hem dünya hem ahiret hayatımızın kurtuluşunun teminatı olduğuna inandık, imân ettik ve teslim olduk. Hani demem o ki, Allah Resûlü’nün tebliğ ettiği ve uyguladığı İslâm dini, bu dünyada yoksullara ve ezilenlere öncelik veren ve bu kesimlerin siyasî, içtimaî, iktisadî kurtuluşunu sağlamanın usûl ve esaslarını ortaya koyduğu gibi, cenneti kazanmanın usûl ve esaslarının anlatıldığı prensipleri açık, şeffaf ve alenî olarak ilke ve hükümleriyle bellidir.
Azgın azınlığın temsilcisi olan aile, grup ve yapıların tetikçiliğini yapan çürük aydınların yozlaştırdığı din anlayışının ise bu dünyada yoksullara ve ezilenlere öncelik veren ve bu kesimlerin siyasî, içtimaî, iktisadî kurtuluşunu sağlayacak din anlayışından rahatsız oldukları için, sadece ve sadece ahiret hayatının kurtuluşunun garantileyen ve rahatlatan din anlayışını empoze ettiklerini görebilir, izleyebilir ve seyredebilirsiniz. Bu trajik durum, merhamet öznesi taşımayan bu durum, İslâm dininin emrettiği “hayır, hasenat” öznesinin yerine ikâme edilmeye çalışılan sosyal reform anlayışının hem yerel hem küresel iflâsını gösterdiği gibi, aynı zamanda fazlasıyla hilekâr aldatmacalarının da ifşasını sağlamıştır. Hülâsayı kelâm, kendilerini İngiltere ile uzak batı-ABD müttefiki görenlerin “vasal” ve Batı mahreçli sosyal reform denen ucube anlayışın çöküşü gibi, uluslararası hukuk ve liberal demokrasinin de çöküş ve yıkılışta olduğunu söyleyebiliriz.
Demokrasi oyununun kurallarını kabûl etmek, haydutların birinci ilkesi olan, “halkın lehine olacak ihtilâl fikrini engellemek”, ikincisi de “kapitalist sömürge sisteminin sorgulanmasını yasaklamak veya sorgulayanları infaz etme”yi gerektiriyordu. Vasal olmayı kabullenen ve sömürülen ülkelerin elitleri bu temel ilkelere sadakat gösterseler de kendi halklarına savaş açmalarının karşılık gelen yerel başkaldırıların ve küresel ihtilâlin yeraltı yürüyüşünün ayak seslerini karıncalar işitiyor, aklı başındaki her bir insan da hissedebiliyor ve görebiliyor.
Sömürgeciliğin baskın versiyonu olan bu uygulamaların adı ne olursa olsun, kendilerinin çöküşünü hazırladıkları gibi, ihtilalin nasıl olacağını ve kendilerine nelerin uygulanacağının da yollarını döşüyorlar. Evet, tarih bize, büyük dönüşümlerin her zaman iki olgunun hemen peşinden meydana geldiğini öğretiyor: Savaş ve ihtilal. Hür ifade hürriyetinin olmadığı yerel bağlamda bir şey söyleyemeyecek olsam da küresel çapta örgütlenen ihtilal yanlılarının yeraltı yürüyüşlerini gizleme noktasında çok hünerli olduklarını hissedebiliyorum.
Anglosaksonların menfaatlerini korumak ve kollamak üzerine inşâ edilen adı malûm devlet, Üçüncü Dünya Savaşı’nın kapılarının açıldığı bugünlerde ölü taklidi yaparak kurtulmayı, uyurgezer şaşkınlığının hayalleri ve şeşbeş paradigmalarının halüsinasyonlarıyla hayatta kalabileceğini zannediyor. Aynı zamanda mukaddes ilkelere mutabık toplum taleplerini ve beklentilerini itibarsızlaştırmaktan nemalanan müesses nizâm, kutuplaşmayı derinleştiriyor ve insanların can güvenliği ve sağlık güvencesi gibi doğal beklentilerini bile şantaj, tehdit, taciz, tecavüz, iğfal, zorbalık, polis ve istihbarat baskısının güçlenmesine dönüştürüyor ve putperest rejimi güçlendiriyor. Matematikte iki eksinin çarpımı artı etse de sosyal hayatta ve devletlerin hayatında iki yanlış, bir doğru etmez. Hani demem o ki, cüzzamlı devletin İsrail önünde amuda kalkması, parendeler atması ve diplomasi masasındaki şaklabanlık gösterileri, kaderinde olan yıkılmaya engel olamayacak. Karadeniz kıyılarının kaynayacağı ve Akdeniz’in fokur, fokur fokurdayacağı günlerin arifesindeyiz.
Bugün, uyurgezer bir şaşkınlık ve İsrail karşısında yaşayacağı hezimet korkusundan dolayı kendi halklarına karşı savaş açan ve cılız bir İsrail karşıtlığına dahi tahammül göstermeyen devletler karşısında, vicdan sahibi her bir insanın kurtuluş ve hürriyeti için çeşitli araçlara başvurma hakkı doğaldır. Küresel intifada başladığına göre, Üstadımızın ferasetiyle işaret ettiği “Kıtalararası İhtilâller” döneminin eşiğinde olduğumuzu fark edelim.
Evet, küresel ihtilâller çağının eşiğinde olduğumuza göre, uyurgezer şaşkınlardan, ahmak bunaklardan veya kürdan bacaklı cadalozlardan olmamak için, “Mavi İhtilâl” ile “kurtuluş” kavramlarını turfanda terimler, turfanda tabirler ve turfanda cümle kalıplarıyla ele almalıyız.
Akıl, ancak o zaman İblis’in işbirlikçisi olan Siyonizm, kapitalizm ve sömürgeciliğin mahkûm, derin uykusundan uyanabilir. Zekâ, o zaman fani safsataların ölüm uykusundan uyanabilir.
Kalp, ancak o zaman rutubetli bağlantıların uykusundan uyanabilir.
Şanlı 7 Ekim taarruzu ve direniş, Türkiye başta olmak üzere bütün dünyadan saklanan ve üstü örtülen gerçeklerin ortaya çıkmasını ve parmakla sayılacak olsa da bir kısım insanın uyanmasını sağladı. Mini minnacık hatırlatmalarımız, çatlaklara ve sızıntılara sebep olsa da ana akım medyanın hâlen daha Gazze soykırımını Yahudi canilerin bakış açılarına göre sunmaya devam ettiğini görüyoruz. Bu acınası durum, aleyhimize gibi gözükse de lehimize olduğuna inanıyorum. Kahire ve Umman başta olmak üzere Arap şehirlerinin sokaklarında Filistin yanlısı göstericilere vahşice saldırıların ve gece infazlarının yapıldığını gösteren belgeler (resim, video, canlı şahitler) düşmeye başladı. Medine-i Münevver ile Mekke’de Gazze’yi hatırlatan sembolleri taşıyanlar tutuklanmaya başlandı. Doğu yakasının mazlum çocuklarıyla dayanışmaya mecbur olduğumuz gibi, Batı ekseninde polis coplarına eyvallah etmeyen, devletlerine başkaldıran ve Gazze’nin yanında saf tutan kalpleri özgür insanlarla da dayanışma içinde olmaya mecburuz.
Doğu eksenindeki insanların problemi, soykırıma ortak olan yöneticilerini suçlamamaları, kendilerini rehin alan devletlerini kutsamalarıdır. Kendi yöneticilerinin suçlarının bedelini ödetmedikleri müddetçe Gazze soykırımının sona ereceğine inanmaları hayalden öteye geçmez. Yahudilere taşeronluk yapan rejimlerini yıkmadıkları takdirde Gazze soykırımının durdurulamayacağını hatırlatmayı elzem görüyorum.
Muzafferiyet veya mağlubiyet fizikî zaferlerle değil, manevî otoritenin istikâmetine bağlı olmak veya olmamakla alâkalıdır. İçinde yaşadığımız geçiş toplumu farkında olsun veya olmasın, varoluşu “umut ve umutsuzluğun” veya “ümit ve ümitsizliğin” doğal karışımına tâbidir. Mukaddesatımızın “korku ve ümit” şeklinde ifade ettiği bu durumun ete ve kemiğe bürünmüş hali Hz. Ebubekir (r.a) Efendimiz’dir. Beşer tarihinde iki imparatorluğa aynı anda savaş açan tek devlet başkanı olan bu aziz insanın, “Cennete bir kişi girecek dendiğinde o benim diye sevinirim; Cehenneme bir kişi girecek dendiğinde de o benim diye korkarım” ifadesindeki muazzam ümidini ve insanı ürperten acz idrakini, korkusunu kestirebiliyor musunuz?
Bu ruh haletine kavuşabilmemiz, bu protoplazma ile kuşanabilmemiz, muzaffer olmamızın sertifikası, aklımızın arşa kanatlanmasının teminatı, düşünce ve fikir dünyamızın selâmete erişmesinin güvencesi ve her ân teyakkuzda olma paradigmamızın anahtarı hükmündedir.
Teyakkuzda olmadığımız takdirde kalp, zekâ ve aklımız uyur ve Fransız ressam Francisco Goya’nın, “Aklın uykusu canavarlar üretir” suluboya tablosunun canlanmasına sebep olur.
Bu hoş olmayan durumun tezahür ettiği takdirde girişilecek “Mavi İhtilâl” ve açılacak her bir savaşın mağlûbu oluruz. Unutmayalım ki, bugünkü savaşlar oligarkların, yani azınlığın (Azınlık derken, sömürgecileri temsil eden yöneticileri, dinî ve içtimaî yozlaşmayı sağlayan çürük aydınları, beşinci kol faaliyetinde bulunanları, her bir üniversitenin yönetimini ele geçiren veya hükmeden Yahudileri, ticarette kartelleşen holdingleri vb. kastediyorum.) her türlü menfaatini korumak, azınlığın hayatını korumak ve azınlığın kâr marjı için çoğunluğun ölmesini gerektirirken, “Mavi İhtilâl” ise çoğunluğun hayatını ve haklarını muhafaza etmek için azınlığın hesaba çekilmesini gerektirir. Unutmayalım ki, mazi ölmediği gibi, yeni de tamamen kendini göstermedi. Yeninin kendini gösterebilmesi için, “Mavi İhtilâl” ile her dâim turfanda olan terimlerini, turfanda tabirlerini, turfanda cümlelerini ve turfanda amellerini beklediğine inanıyorum.










