HASTALIĞIN ANLAMI, SAĞLIĞIN ENDÜSTRİSİ
M. Mustafa Uzun
Modern tıp, insanlığın en büyük başarılarından biri olarak görülür. Fakat bu başarı, aynı zamanda insan bedenini doğadan koparan, onu laboratuvarlara, ilaç kutularına ve veri tablolarına hapseden bir sürece de dönüşmüştür. Bugün artık sağlık, bir “durum” değil bir “pazar”dır. İnsan bedeni; ölçülen, sınıflandırılan, takip edilen, sürekli izlenen bir biyolojik sistem haline gelmiştir. Bu sistemin devamı içinse hastalık gereklidir. Çünkü modern sağlık endüstrisi, sağlıklı insanla değil, “sürekli hasta” insanla ayakta durur.
Tıbbın mekanik yaklaşımı, insanı bir makineye indirger. Bir parçanın bozulduğu yerde, ilaç ya da cerrahi müdahale o parçayı onarır ya da değiştirir. Oysa insan bir makine değildir; duyguları, çevresi, ruh hâli, geçmişi ve yaşam tarzı bedeninin bir parçasıdır. Bir organın arızası, çoğu zaman ruhun sessiz çığlığıdır. Fakat modern tıp bu bütünlüğü görmez, görmek istemez; çünkü sistem, sorunun kaynağını değil sonucunu tedavi eder.
Bir ağrıyı susturur ama o ağrının neden var olduğunu anlamaya çalışmaz. Bir semptomu giderir ama yaşam biçimini sorgulamaz.
Bu yüzden uzun soluklu hastalıkların sayısı artar. Diyabet, hipertansiyon, depresyon, tiroid, reflü… Hepsi “ömür boyu ilaç kullanılması gereken” hastalıklardır. Oysa “ömür boyu süren” bir tedavi, tedavi değil bir bağımlılıktır. Bu bağımlılık ilaçlara olduğu kadar, hastanelere, testlere ve doktor ziyaretlerine de yöneliktir. Böylece birey, kendi bedeninden yabancılaşır; kendi sağlığını bile dışarıdan bekler hale gelir.
Doğal yaşamı, sade beslenmeyi, hareketi, güneşi, uyku düzenini, suyu ve dinginliği unutur. Çünkü sağlık sisteminin mantığında “basit” olanın yeri yoktur. Oysa binlerce yıldır insan, doğayla kurduğu uyum sayesinde yaşamıştır. Vücudun kendi kendini onarma kapasitesi vardır; buna “homeostazi” denir. İnsan bedeni, uygun koşullar sağlandığında, yani aşırı müdahale edilmediğinde dengeye dönme eğilimindedir. Fakat biz o dengeye her an ilaçla, kimyasalla, tahlille müdahale ederiz — ve bazen iyileşmenin önünü bizzat biz tıkarız.
Bu noktada “doğal sağlık” yaklaşımı romantik bir kaçış değil, tıbbın insana yeniden insan olarak bakması gerektiğini hatırlatan bir felsefedir. Elbette modern tıbbın başarılarını reddetmek mümkün değildir; acil durumlar, travmalar, bulaşıcı hastalıklar modern tıbbın uzmanlık alanıdır. Fakat yaşam boyu ilaçla sürdürülen kronik tedavi modelleri, insanı iyileştirmekten çok sisteme bağlayan bir düzene dönüşmüştür.
Belki de yeniden sormak gerekir: “İyileşmek” ne demektir? Ağrının dinmesi mi, yoksa insanın yeniden bütünlüğüne kavuşması mı? Belki de gerçek sağlık, reçetelerde değil, insanın doğayla, bedeniyle, ruhuyla kurduğu dengede saklıdır. İyileşmek bazen ilaç almakla değil, ilaçlardan, gürültüden, endişeden uzaklaşmakla mümkündür.










