İSLÂM, MİTOLOJİ, İSRAİLİYAT VE MODERN BİLİM

Selim Gürselgil

İlk devirlerde İsrailiyat olsun, Arap ve Fars mitolojisi olsun, Kur’ân ve Sünnet kaynaklı kadîm tarihe ilişkin hususların zenginleştirilmesinde, hikâyeleştirilmesinde önemli katkılar sundular.

Kur’ân’da geçen bir Peygamber’in, Yahudi kaynaklarında tafsilatı, Arap ve Fars efsanelerinde izdüşümleri vardı. Bu ilâve bilgiler, bir Peygamberler Tarihi oluşturmakta, bir insanlık tarihi tamimleştirmekte faydalıydılar.

Fakat günümüzde artık sözkonusu katkı tereddütle karşılanıyor. İsrailiyat bize Süleyman Peygamberi, M.Ö. 10. yy’da Filistin’de yaşamış bir Yahudi kralı olarak gösteriyordu. Onun yanında da hemen her Peygamberi Yemen’le ilişkilendiren Arap mitolojisi geliyor ve “Sebe melikesi Belkıs” hikâyesini konduruyor, böylece bütünleşmiş bir hikâye ortaya çıkıyordu.

Ancak yeni ilimler, eski efsanelerin tahtını sarsmaya başladı. Yakın zamanda Yemen melikesi Belkıs’ın Süleyman Peygambere atfedilen tarihten 7-8 yy sonra yaşadığı ortaya çıktı. Süleyman Peygambere atfedilen tarihte ise Süleyman Peygambere dair en küçük bir iz bulunamadı.

Tıpkı Musa Peygamber’i II. Ramses ile karşı karşıya getiren eski İsrailiyatın, çağdaş Ejiptoloji tarafından hüsrana uğratılması gibi… II. Ramses’in yaşadığı tarih, piramitlerden çıkarılan belgeler sayesinde kesinkes biliniyor. Dahası, onun yaşadığı tarihten çok daha eskilere dayanan Mısır ve Mezopotamya efsanelerinde Musa Peygamber’in kıssasını andıran unsurlara rastlanıyor.

Süleyman Peygamber de pekâlâ İsrailiyatın gösterdiği tarihten çok daha eski bir zamanda yaşamış olabilir. Nitekim Sümeroloji, onun karşılaştığı Sebe halkına dair M.Ö. 26. yy’a ait kayıtlar veriyor. Zaten İslâm âlimlerinin Kur’ân’dan çıkardığı ilimlere göre de Süleyman Peygamber, küçük bir Filistin kralı değil, “dünya hâkimi”…

Onun “Yemen melikesi Belkıs” ile karşılaşması konusu, artık çok daha zor bir hikâye. Karşılaştığı melikenin Yemen’de yaşayıp yaşamadığı da öyle… Bunun gibi, Kur’ân’da bu kıssanın geçtiği âyetin bir ibaresinden (beldetün tayyibetün), Molla Câmi İstanbul’un fetih tarihini çıkardı.

Söylemeye çalıştığım şey anlaşılıyor öyle değil mi? Dünyanın düz olduğuna inanılan bir çağda dünyanın düz olduğunu kabul etmek Allah’a imânı bozmayacağı gibi, dünyanın yuvarlak olduğunun anlaşıldığı bir çağda yuvarlak olduğunu kabul etmek de imânı bozmaz. Fakat dünyanın yuvarlak olduğunun keşfedildiği çağda, hâlâ dünyanın düz olduğunu iddia etmek, üstelik bunu Allah inancıyla desteklemeye çalışmak, Allah inancına düşmanlık etmek olur.

Bu da bunun gibidir. Eski efsaneler yerinde güzeldi; dine yardımcıydı. Fakat yeni ilimler pekâlâ onların yerini alabilir ve keza dine yardımcı bir rol üstlenebilir. (Belki de bir çeşit terkip oluşur.) Üstlenmelidir de. Akıl (ve ilim), imânın yoldaşı olduğunca makbûldür.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin