DİL BİRLİĞİMİZ – 5
Burhan Halit KOŞAN
Dil, insanın sağlıklı olup olmadığını ele verir mi? Dil, zekâ ve akıl uzuvlarının sığlaşmasına veya derinlik kazandırır mı? Dil, bizim ve muhatabımızın mizacını, meşrebini, karakterini, şahsiyetini, mazisini, dinini, siyasî görüşünü, istikbâlini ekonomik durumunun ne olduğunu veya ne olmadığını ele verir mi? Dil, hâletiruhiyemizin göstergesi olabilir mi? Bilgi savaşını kazanabilmemiz için, doğal kelimelerimizi mi kazanmalıyız yoksa sentetik sözcükleri mi?
TÜRKÇE, TÜKÜRÜKSÜZ BİR DİLDİR!
Evet, Türkçe, ‘tükürük’süz bir dildir. Konuştuğumuz zaman ağzımızdan sağa sola tükürük sıçramıyorsa, Türkçe konuşuyoruz demektir. Kelimelerimiz hem kafiyeli, hem uyumlu, hem müzikalite açısından ahenklidir. Dilimize ait kelimelerimizin insana soluk aldırdığını, ümit aşıladığını, sevap amellerine teşvik ettiğini ve sonsuzluğa uçmanın kanatlarını bahşettiğini söyleyebilirim. Biz, Tükürük saçmayan Türkçe dilimiz ile düşünüyoruz, tebessüm ediyoruz, neşeleniyoruz, hissediyoruz ve var oluyoruz… Türkçe, kalp sahiplerinin dilidir!
Totaliter rejimin tükürük saçan dili, örümcek ağı gibi sentetik sözcüklerden inşa edilmiştir. Sentetik sözcükler, mikrop saçan özelliklerinden dolayı balgama, iltihaba, irine, kusmuğa, atipik veya sınıflandırılamayan psikozların sebebi ve bulaşıcı hastalıkların da kuluçkasıdır.
Sentetik sözcüklerin insanın soluğunu kestiğini, günâh fiillerinin faili olmaya yönlendirdiğini ve cehenneme sürüklediğini söyleyebilirim. İskeletle zina eden rejimin, sentetik sözcüklerle yürüdüğünü, İbranice düşündüğünü ve soykırımını İngilizce ile uyguladığını unutmayalım!
İskeletle zina eden rejimin tükürük saçan diliyle kirleniyor, şarkılarıyla uyuşuyor ve sentetik sözleriyle zehirleniyoruz. Cinnetin eşiğinde, uçurumun kenarında ve intiharın sınırındayız.
Güvende olabileceğimiz bir yer bulmalıyız. Can güvenliğimizi sağlayabileceğimiz ve akıl sağlığımızı koruyabileceğimiz bir yer bulmalıyız. Bu yer elbette ki, içinde neşeyi, tevazuu ile vakarı, tebessümü, cömertliği, affedebilmeyi, sadakati, samimiyeti, şehadeti barındıran ve tükürüksüz bir dil olan Türkçe vatanımızdan başka bir yer olmaz, olamaz…
Aziz Türk milletinin kimlik krizi geçirmesine sebep olan sentetik sözcükler, defolma vaktiniz geldi. Toprağımızı, denizimizi, dağımızı, ovamızı, yaylamızı, tarlamızı terk edin ve defolun.
Ahalimizin bilgi savaşında başarısızlık yaşamasının ve hüsrana uğramasının sebebi olan sentetik sözcükler, defolun ve terk edin dil vatanımızı. İnsanlarımıza ve insanlığa kâbuslar yaşatan ve rüyalarını kurşunlayan dikenli sözcükler, kökünüzle birlikte defolun ve terk edin dil vatanımızı. Her biri müesses rejimin bir zebanisi olan sözcükler, Filosemitizm (Yahudi severliği) sergileyen efendilerinizden önce yargılanacak ve asılacaksınız!
Türkçe lisanımız, zihniyet zehirlenmelerine karşı panzehrimiz, alabora olmaktan koruyan teknemiz, cephede kurşunumuz ve süngümüz, küfrün saldırılarına karşı biricik zırhımız ve düşünce iltihaplanmasına sebep olan sözcükleri engelleyen anne sütümüzdür. Bu noktada itiraf etmeliyim ki, Türkçenin saf halini, Türkçenin karakterini, Türkçenin ruhunu, Türkçenin doğasına mutabık olanını, Türkçenin iradesini ve Türkçenin mânevî gücüne olan inancını işitebileceğimiz, dinleyebileceğimiz çok yakın bir tanıdığımız var.
Evet, Mukaddes İhtiyar’ın müellifi olduğu “Yaşamayı Deneme” eseri başta olmak üzere her bir eserinde inkâr edilemez bir gerçeklikle Türkçenin direnişini ve taarruzunu, Türkçe dilinin cazibesini ve mânevî gücüne olan inancın senfonisini dinleyebiliriz. İnanç varsa, umut da vardır. Aziz Türk milleti için çok büyük bir umut teklifinin sunulduğu eserlerinin her birinde dünyevî olmayan birinin huzurunda olduğumuzu anlayabiliriz. Eserleriyle beşinci mevsimi yaşar, duyguların derinliğinde uyanır, Türkçenin turkuvaz mavi makamını öğrenir ve umman oluruz… Niyazi-i Mısrî dedemizin ifadesiyle: “Katre nice anlasın, umman olan anlar bizi”…
“DİL” VE “KONUŞMA”
Altın ve mücevheratın doğasını sarrafın bilmesi gibi, kaybettiğimiz kelimelerin kıymetini de yokluğunu fark edenler hissedebilir ve anlayabilir. Biz, birbirimizi, Palindrom harfler, ünlem, soru ve kelimelerle karşılarız. Yani neşe ile, hasret ile, vefa ile, hatırşinaslık ile, sadakat ile karşılarız. Sadece çocuklar saklambaç oynamaz. Şairler ve yazarlar da saklambaç oynar.
Gramerdeki parantez işareti, matematik branşındaki çarpma işaretine karşılık geldiği gibi, Palindrom harflerden olan “Vav” harfi neşe ve şaşkınlığa, tebessüm eden bir ünlemin de kavuşmak ve kucaklaşmak ile neticelenen bir hasrete karşılık geldiğini söyleyebilirim.
Orhun harflerimi, Oğuz Türkçemi vurdular. Keder mürekkepli kalemimle şiirler yazamasam da bazen dolaylı veya dümdüz, fısıltıyla veya yüksek sesle dillendirebileceğim kelimelerim kaldı. Düşünmem ve yeniden değerlendirmem gereken kelimelerim ile denize açılmaktan başka çarem kalmadı.
Dil vatanımıza ait kelimelerin tedai (çağrıştırdığı) ucu açık olan konu hakkında söylenmesi gerekenleri nasıl sunacağımı gerçekten bilmiyorum. Elbette ki, tamamen keyfi olan “kişisel bir görüş” sunmam doğru olmaz. Dil ve konuşma arasında kesinlikle ve kesinlikle bir bağlantı olduğunu bilsem de hüküm belirtecek bir cevaba sahip olmadığımı itiraf etmeliyim.
Bu müşkül ve çetrefilli durumdan yola çıkarak, “dil”in tek anlamlı bir kod olmadığını ifade etmeye mecburum. Yeryüzünün bütün aydınları “dil” ve “konuşma”’ derken, bu ikisinin birbirlerinden çok çok farklı olduklarını, aynı olmadıkları anlamında kullandıklarına dikkat edelim. Evet, “dil” ve “konuşma” birbirinden çok çok farklı olduğu gibi, konuşan ve dinleyen veya konuşan ve dinleyen arasında da dört bilinmeyenli bir denklemle karşılaşacağımızı unutmayalım…
Hani demem o ki, konuşmacıyla aşağı yukarı aynı anlayışı paylaşan, kavram ve kelimeleri aynı anlamda anlayan bir topluluğa konuşmakla, aynı anlayışı paylaşmayan, kavram ve kelimelere farklı farklı mânâlar veren bir topluluğa konuşmak arasında uçurum farkı olduğu hususunda müşterek olduğumuza inanıyorum. Yarım yamalak anlatabildiğim bu konuda gelin Üstadımız’ın şiir kapısını tak tak tak çalalım ve el açıp dilenelim;
“Bu ne hazin mesafe iki ten arasında
Bir hali dinleyenle dinleten arasında”
“Dil” ve “konuşma” farklığı bir müşkül, “konuşan” ve “dinleyen” arasındaki mânâ birliğinin sağlanamaması başka bir müşkül iken, “söylenen” ve “söylenmeyen” arasındaki müşkül ise bambaşka bir sıkıntı. Söylenenlerin, söylenmeyenle ilişkili olarak anlam kazandığı ve ete kemiğe büründüğü cümlelerin de olduğu malûmunuzdur. Bu tekniğin, üstat, Kumandan ve Julius Evola tarafından kullanıldığını eserlerinde okuyabiliriz. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle hemen görüntü verelim.
Üstadın, “Osmanlı İmparatorluğunu masonlar yıktı” ifşası bilinir de “söylenmeyen” tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kimlerin kurduğunu, hangi mahfillere bağlı olduklarını yazmaz.
Julius Evola ise Türkiye Cumhuriyeti’ni hangi mahfillere bağlı insanların kurduğunu açıkça yazmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğunu yıkan zındık güruhu belirtmez.
Kumandanımızın, “Köylü milletin efendisidir” diyen Nietzsche” cümlesine bakıp düşünelim.
Mukaddes İhtiyar, bu ifadesiyle, yani “söylenmeyen” tekniği ile hem hakikati ifşa ettiğini, hem de saf bir gerçeği gözümüze gösterdiğini ve kulağımıza işittirdiğini söyleyebilirim.
Selim akıl sahiplerinin ve selim kalp sahiplerinin değil, “selim zevk” sahiplerinin nezaketini yansıtan “söylenmeyenle” ilişkili olarak anlam ve mânâ kazanan tespit, teşhis, tanım, tarif ve işaret levhalarına dikkat etmeye hassasiyet göstermeliyiz. “söylenmeyen” tekniği ile günâh, haram gibi illegâl fiillerin ve faillerinin propagandası yapılmayabilir. Aynı zamanda demokratik kurallar denen iblisin duvarları aşılabilir, tehlikelerden kaçınılabilir ve belirli bir disiplin kazanılmasının da önü açılabilir…
Dosdoğru yolun görülmemeye ve bilinmemeye yüz tuttuğu bu modern çağda, kapkaranlık ormanda kaybolanlardan ve kaldırımların kaybedenlerinden olmak istemiyorsak, ya zekâ mahsulü kelimelere ya ruh mahsulü kelimelere kulak kabartmalıyız. Kulak kabartmalıyız ki, bu toplumu yöneten müstemleke temsilcisi olan nüfûzlulardan hesap sorabilelim…










