AKP’NİN YOK OLUŞA SÜRÜKLEDİĞİ TÜRKİYE
Ahmet ÖLÇÜLÜ
Güneydoğu’yu çıkarttığınızda Türkiye’nin doğum oranı 1.00’in altına inmiş…
Nüfusun stabil kalabilmesi için, kadın başına doğum oranının 2,1 olması gerekir. Bir erkek, bir kadın, iki kişi evlendi, aile kurdu. Şimdi bunlar yarın ölüp gidecekler. Ailedeki çocuk sayısı en az 2 olmalı ki, geride en az kendileri kadar bir varlık kalmış olsun. Genel toplamda kadın doğurganlık oranı bu ikinin biraz üzerinde olmalı ki, erken ölümler vs de olacağından, ülkenin, toplumun nüfus varlığı aynı kalabilsin.
Doğum oranının 1’in altında olan başka ülke , toplum, millet yok… Yani dünya’nın en düşüğü. 2,1’in altındaki doğum oranı, o toplumun ölüme, yok olmaya doğru gittiğini gösterir. 1’in altına inmesi ise, yok olmaya doğru giden en hızlı toplum olduğumuz. Dünyada bizden daha hızlı yok oluşa sürüklenen başka birileri yok.
Türkiye’de Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu’yu çıkarttığımızda doğum oranının 1’in altına inmiş olması, Türkiye’nin ve özelde de Türk milletinin yok edilmekte olduğundan başka bir mânâya gelmez.
Harita, AKP’nin Türkiye’yi nasıl bir yok oluşa sürüklediğini, kökümüzü kazıma operasyonunun zaman içinde nasıl gerçekleştrildiğini apaçık ortaya koyuyor.
Bizim kökümüzü kazımayı düşmanlarımız beceremedi ama, bizden gözüken ahmak, hain ve liyakatsiz muhterisler elinde bu gerçekleşmekte.
Başımıza bombalar yağsa, nüfusumuz düşman elinde kırılarak azalsa, bunun bir sancısı, acısı, çilesi şuuru olur amam, böyle kurbağa gibi yavaşça haşlana haşlana ölüme sürüklenmenin çaresi olmuyor. İdraklerin iğdiş edilmesi ile teşekkül eden şuurusuzluğa çare bulunmuyor.
Şunu iyi anlamak lâzım, AKP politikaları şuurlanmaya değil, şuurusuzluğun derinleşmesine yol açıyor. İdraklerin daha da iğdiş edilmesini sağlıyor.
Yıllardır anlatmaya çalışıyoruz, mesele imam hatip açmaktan, hafız yetiştirmekten ibaret değil. Bunlar çözüm olmaz. Bunlarla teselli bulurken, yok oluşun şiddeti her geçen gün artar, artıyor. Zira bunlar tek başına şuur vermeye yetmez. Eğer bunlar tek başına şuur kazanmaya yetmiş olsaydı, Osmanlı’da bu günkünden çok daha ileri seviyede alimler, hafızlar vs vardı ama bunlar Osmanlı’nın yıkılmasına mani olmaya yetmedi. Bize lâzım olan kuru bilgi, malûmat değil, şuur. Bilgi ve malûmat, şuur sahibine hizmet eder. Şuur sahibi olmayanı ise kendine köle eder. Kitap yüklü merkebe dönüştürür. İlmin kibri, kişiyi şeytanlaştırır.
Şuur, ruh demek; ruhun tecellisi de fikirle olur. Şuurlandırmak için, meselenin fikrini ortaya koymak gerekir. Kuru kuruya, “şuurlanmamız gerek!” demekle olmaz yani. Şuurlanacaksın da ortada fikir yok ki, onun şuurunu oluşturmaktan bahsedelim. Şuurlanmak, fikri bünyeye maletmek demek. Hani içselleştirmek diyorlar ya… Malediş çetinliğini yaşamak demek, kuru kuru ezber de değil, varoluş çilesini yaşamak demek. Kendi nefsine fikri maledemeyen, fikrî bir oluşun gerçekleşmesine de vasıtalık edemez. Nitekim netice ortada, dışta içi takip ediyoruz. Kimse bir AKP’liye bakarak, “aman bu adam ne güzelmiş, ben de AKP’li olayım!” der mi? Denilmediği için toplumda gençlika rasında ateistlik vs gibi akımlar artıyor. Tabiî buna paralel olarak da doğurganlık oranının düşmesiyle yok oluşa doğru gidiyoruz.
Yok oluş hem maddî, hem ruhî…
Ruhumuzu çalanlar, neticede bunun maddemizi de yok edeceğini hesaplamışlar mıydı acaba?
Çareyi söyledik, her şeyi fikrin emrine vermek gerek. Öncelikle bunun şuuru. Fikir, öyle alelâde değil. Yoksa herkesin bir fikri var. Ona kalırsa Nasreddin Hoca’nın hindisi de düşünüyor. Sistem çapında, sistem haysiyetinde fikir. Bunun zorunluk oluşu, zorunluluğun idrakinin de hürriyet demek oluşu ile birlikte. Bunu bilmeyen de bilmediğini bilecek, kabûllenecek ve emaneti ehline verme samimiyeti, şuuru ile hareket edecek. Koltuğa biz geldiğimize göre, Kur’ândan da bir kaç şey biliyoruz, hatta hafız olanımız bile var, kimimiz de imam hatipli… Olmaz, olmuyor. Bunun böyle, “oh oh maşllah, bizimkiler de çalışıyor” şuurusuzluğu ile olmayacağını anlamak, kabûl etmek için daha ne kadar zaman geçmesi, doğurganlık oranının nerelere düşmesi, daha kaç gencin ateist vs olması gerekiyor?
Not: Doğurganlık oranının düşmesine sebep olarak görülüp hedef alınan, “kadına pozitif ayrımcılık yapacağız derken ona en büyük ihaneti yapanlar, Kemalist kokanalar, İslâmcı feministler, Kademler, kademciler, her şey olan ama anne olamayan kişisel gelişim manyakları, okuma ayağına fıtrata savaş açanlar, narsistler, kendini bir şey zannedip kibirle fıtratlarına savaş açanlar, yalnızlıklarından yanlışlıklarını görmeyen ucubeler, ucube haline geldiklerini göremeyen gafiller, it köpek ayağına hastalıklı zihin yapılarını bir süreliğine tatmin eden cahiller, geçiştirenlerin, görmezden gelenlerin, kendini bir şeylerle meşgûl ettiğini zannedip kendini kandıranlar, kibir dağından inmeyenler…”, esasında bu şuurusuzluk sisteminin ürettiği semptomlardır… Hastalığın tedavisinde semptomlarla mücadele, aslî değil, talî meseledir ve hastalık tedavi edildiğinde semptomlar da ortadan kalkar. Semptomlar, hastalığı doğru teşhis edebilmenin bilgi hamulesine dair… Semptomları tek tek saymak, hastalığı teşhis etmiş olmak demek değil. Bütün meselelerimizin çözümünün, zorunluluğu idrak davası olarak hürriyet bahsinin hasrında olduğunu idrak ettmeden, meseleleri çözmeye de mecalimiz yetmeyecektir. “Üstad’ın, “Çözdük her müşkülü derlerse de ki: / Sonunda varolma müşkülü kaldı!” beytinde ifade ettiği, “varolma müşkülü”nün temel bahsi “hürriyet-örgürlük” davasının “zarureti idrak” demek oluşu ki, meseleleri çözeceğini iddia edenlerin bu zarureti idrak ettiklerini öncelikle kendi nefslerinde tablolaştırmaları gerekir. Karşımızda böyle bir tablolaştırma göremiyorken, doktorluk iddia edenler daha kendi hastalıklarına çare bulamamışken…
Ruhçuyuz. Maddesine tahakküm edemeyen ruhu da ruhtan saymayız. Madde, ruhun aksedişinden ibaret. Doğurganlık oranı da, toplumun, kendisini yok oluşa sürükleyenlerin elinde onlara uyduğunu göstermekte.
“En pratik yol, teorinin kendisidir!” demişti Kumandan Mirzabeyoğlu. Doğru düşünce yok ki, doğru düşünce faaliyeti olsun. Sistem çapında, sistem haysiyetinde doğru düşünce…










