HÜCREDE ZAMAN

Ulaş Tunca

Dört adım ileri dört adım geri… Yastıksız, yorgansız bir demir ranza. Yarım duvar

tuvalet, banyo bir arada. Mazgalı bir karış çelik kale kapısı. Tel örgü camı kapalı gökyüzüne.

Hücre diyorlar buraya… Mevsim kış…Derin bir sessizlik… Beton kokusu, demir kokusu…

Kalorifer peteği üstünde ısınmayı bekleyen plastik su şişeleri… Ayağımda postallar, bir pantolon, bir hırka. Hırkama sinmiş kesif, keskin nefes tıkayıcı biber gazı ve üzerimde tüten taze barut kokusu…

İnsan, zaman mefhumunu yitiriyor burada. Gündüzler, geceler hep bir arada, yanar bir lamba yüksek tavanda. Sabah, öğlen ve akşamın vaktini belirliyor verilen karavana.

Soğuk çelik, tokmaksız kolsuz kapı, içeriye açık, dışa kapalı. Her açıldığında kapının mazgalı dolaşıyor içeride çatık, sert bakışları.

Kapanan mazgalın beton koridorda yankısı…

Gündüzler, geceler, düşünceler, endişeler, bekleyişler… Derin sessizliği bozan sürgüsü yankılı kapısı. Sahibi kimdir, kimde bunun tapusu?

Açılıyor içeriye, soğuk hücre kapısı. İki gardiyan iki kolda gidiyoruz koridor yolda.

Başka bir odada, arka fon kumaş kaplı bir duvarda, saçlarım üç numara, parmak izi alır çeker

fotoğraf sonda.

Sabah oldu yine gelen karavana. Tuzlu peynir kireç gibi yakar boğazı, su içirir kana

kana. Ekşitir mideyi acı zeytin, içi hamur ekmeğin yenir sade kabuğu…

Dört adım ileri, dört adım geri… Ne kadar kısa olsa da, volta diyorlar buna.

Öğlen oldu şimdi de, bulgur, hoşaf, mercimek elde, iştahsızlık var serde, hani o safran

kokulu zerde…

Hücrede mazgal bir karış… Dört adım ileri, dört adım geri…

Karavana yemek karşımda, zaman şimdi akşamda, makarna, nohut aşımda, iştahsızlık var başımda…

Sessizliğe ve ademe mahkûmiyet… Ağırlaşan zaman, bitmeyen geceler, geçmeyen

gündüzler… Buradan dışarıya çıkabilen sadece düşünceler, hayaller, rüyalar…

Kurt gibi atıldık bir kuyuya… Kalın duvarlar, çelik kapılar, tel örgülü camlar, demir kafesler ardında…

Gökyüzü yasak bize, toprak yasak, çiçek, böcek, kalem, kâğıt, kitap yasak. Ana, baba, kardeş, eş, arkadaş, yasak. Uyku yasak, şefkat yasak, insaf yasak, insan yasak…

Beton koridorda yankılanan sesler, türlü türlü nefesler, akim kalmış hevesler.

Maltalar boydan boya, her hücre aynı boya.

Durmuş kervan bir anda, bin bir kapılı bir handa.

Sağım beton solum beton, önüm beton ardım beton, üstüm beton altım beton. Uymaz

mayasına insanın bu ruhsuz soğuk beton.

Zindan diyorlar buna, beton kokusu, demir kokusu, kan kokusu…

Şimdi sabah uyanış, gözler tavanda bakış, rüyayı hatırlayış, her zamanki yakarış,

ranzadan bir fırlayış, dört adım volta atış, nefes almaya çalış…

Ne kadar ağır akıyor zaman. Saliseler saniyeleri, saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri, mevsimler yılları eskitiyor.

Kışlar bahara döndü, baharlar yaza. Bizim baharımız da, yazımız da hep kış burada.

Yavaş akarmış zaman eğer yüreğin dardaysa…

DEMİR KAFES

Derin sessizliği bozan, sürgüsü koridorlarında yankılanan demir kapının açılışı. İki

kolda iki gardiyan, istikâmet nizâmiye kapısı.

Nizâmiye kapısı elde dilekçe, bileklere takılır bir zincir kelepçe, ne kadar sıkarsa akla gelir Halepçe. Jandarma iki kolda, ring aracı adliyeye yolda.

Avuç içi kadar tel örgü camda, gözler göğü tarıyor, gönül şimdi gamda.

Türlü sesler, çeşitli gürültüler, sıkışık trafikte korna çalan arabalar, kalabalıklarda kaybolan insanlar, telâşlı koşuşturmacalar, dumanlar, kokular… Ringin içinde zincire vurulmuş canlar.

Adliye’ye varış sanki hızlı bir yarış. Kemiğe işleyen zinciri bileklerden çıkarış, rahat

bir nefes alış.

Huzurunda heyetin sakal olmuş bir karış. Çatık kaş, sert bakış. Normal prosedür

bir akış, tutukluluk üstüne bir yenisini alış, huzurdan çıkarılış. Zincir kelepçeyi eskisinden

daha sıkıca bir sıkış, tekrar ringedir çıkış… Soluk soluğa yarış, tekrar hapishaneyedir varış…

SESSİZLER (SUSMUŞLAR) YERİ

Dünya mahpusluğundan çıkış kapısındaki durak, mezar başında bekler bir burak…

Metris karşısı mezarlık, duvardadır nazarlık, tarafım hep yalnızlık…

Hece taşları beyazdan mermer, ötelerden bir haber ver…

Toprağı çiçekli mezarlık ahâlisi söylemişler son sözlerini ve mühürlenmiş ağızları dilleri. Şimdi beklemekteler usulca ve sessizce son dileklerini…

Onların üzerleri toprakla, bizim üzerimiz ise beton ve demir yığınlarıyla örtülü…

Onlar kapısı penceresi mermer konaklarında beklerken suskunca, bizler kapısı demir, penceresi tellerle örgülü duraklarımızda beklemekteyiz zamanlarımızı…

Onların ziyaretçileri karşılık bulamazken, bizim ziyaretçilerimiz sesler işitir kuyuların derinliklerinden…

Onlar söylemişse de son sözlerini, bizim hâlâ söyleyecek sözlerimiz vardır.

Onlar yitirmişse de yaşama dair umutlarını, bizim hâlâ ümitlerimiz vardır hayattan…

Bir seçeneğimiz daha vardır onlara verilmeyen…

Onlardan esirgenen bir nefese karşı, bizim daha verecek son bir nefesimiz vardır…

ZAMAN TÖRPÜSÜ

Geceler gündüzleri, gündüzlerse geceleri eskitmekte. Zaman, zamanın törpüsü.

Dört adım ileri, dört adım geri. Volta diyorlar buna ne kadar kısa olsa da.

Beton kokusu, demir kokusu… Çatık kaşlar, sert bakışlar… Açık kalan mazgaldan koridora yansıyan sesler.

Beton, demir ve hınç devşirici şartların enkâzı altında kalan canlar… Gökyüzüne hasret geçen zamanlar… Gönle yöneliş ve yakarış biçâre, yalnız hatarlara çâre… Kalpte huzur, sıcaklık ve güven duygusu…

Hür insan burada, kuşlar gibi havada, sadece rüyâlarda… Sessizlik, belirsizlik ve

karanlığı aydınlatan tek şey duygular, düşünceler, fikirler, hayâller, rüyâlar…

Voltada atılan her adım, bir varken aynı ânda yok oluyor. Zaman gibi, bir var, bir

yok! Bir anda var görünüp sonra yine aynı ân içinde yok olan, varlıkla yokluk arasında müthiş bir hızla birbirine inkılâb eden, ne gelenin geldiğinin, ne de gidenin gittiğinin anlaşılamadığı, bir var-bir yok deverânı içerisinde görünen hep varlık oluyor .

Keyfiyeti yoklukta olan varlıktan, keyfiyeti varlıkta olan varlığa doğru, varlık yanı ve yokluk yansızlığıyla adımlayış deverânı içerisinde tecelli eden zamanın muhtevası olarak görünen kâinatın keyfiyetine, bir hayâlin gölgesinde volta atarken, mâzinin hatıraları ve istikbâlin hayâlleriyle değişmez olan “hâl”in değişimi içindeki oluşla, keyfiyetleri Allah’a havâle ediyorum!..

Zamanın ağı içindeki eşya ve hadiselerin varlıklarının, bilinmeye bağlı olması ve bu

bilginin şuurlu bir varlık ve bilen insana var olması, şuur sahibi olma hususiyetiyle, hakikate

uygunluğunca “oluş”ta kendini idrâk ederek varolan ve keyfiyetini her ân yeniden gerçekleştirerek hakikatini arayan, “Mutlak Varlık”ın zamanda ve zamanın mekânda tecellisiyle her ân yeniden varolan zamanın ucunda devam hissi uyandıran ve “tek ân”da var

olan “varlık”ın hakikatini idrâk etmesi; seçme yapabilme özelliği olan ve hakikatin şahsında

şuurlaştığı varlık olan insanın hürriyetine bağlıdır!

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.