SİL BAŞTAN
Nihan Öztürk
Adımlar Almanya
Fikrin samimi geliştiricisi ve ortaya koyduğu hayatıyla aslan payı sahibi Kumandan Mirzabeyoğlu, “Biz bir bardağa bakarız ve fikir üretiriz!” derken, bardağın yapılışından, sunduğu imkâana ve gayet doğal olarak tüm mecazına dair kastettiğini anlarız.
Fikir gelişirse teknik, edep, fert, toplum, eğitim, sokak, spor, asker, muallim, imam, adalet, hukuk, düzen ve dahi imân gayet net bir şekilde düzelir. Düzelmekle kalmaz gelişir. Geliştikçe lezzeti artar ve her şeyin temeli daha sağlamlaşır. Bir bakıma temeli sağlamlaştıran müesseselerin eski harcını, daima yenisiyle değiştirerek taze tuttacak formülün icadı gibi bir mesele.
Her meseleyi ele alırken en yeni veya sil baştan!
Belki Şebnem Ferah’ın bir şarkısında geçen “Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak” şarkı dizeleri…
Belki de yeniyi anlamamıza yardım eden Necip Fazıl Kısakürek’in şu dizeleri:
Tohum çatlar da bilmem, kafa nasıl çatlamaz?
Yeni odur ki, solmaz, pörsümez, bayatlamaz.
Adına ne dersek diyelim, bütün meseleleri en başından ele almaya mahkûmuz. Fakat bu her mesele için geçerli, yoksa şu an Big Bang’a kadar gidecek bir imkânımız yok. Bu yüzden lâfı uzatmadan başlayalım:
Cumhuriyet dönemi ilk Türkçü hareketleri biraz farklıydı. 60’lardan sonra bir değişime uğruyor. Potansiyelin sisteme entegre edilmesiyle birlikte bir çok farklı yerde çok farklı görünebiliyor.
Bütün bunlar Solcu fraksiyonlar için de geçerli.
Neden?
Çünkü zaman geçtikçe ve kavga sürdükçe fikirler, plânlar, manifestolar, eylemler de değişir. Kimi zaman doğru, kimi zaman yanlış, burası ayrı!
Yine Türkçü hareketlerin kullandığı Bozkurt işaretine dair bir örnek verelim. Bir kaç yerde yayınlanan görüntülerde Bozkurt el işaretinin, 60’lı yıllarda rahmetli Türkeş tarafından, Azerbeycan dolaylarında gerçekleşen bir toplantıda kullanılması ilhamıyla siyasî bir simge hâline getirildiği anlatılıyor. Yani ne Kürşat’ın savaşırken böyle bir işaretten haberi vardı, ne Çağrı Bey’in, ne Emir Timur’un, ne Selim’in, hatta Mustafa Kemâl’in bile!
Kullanılması sorun mu?
Yok değil!
Sorun, zaman ve mekân dairesi içinde fikirle özdeşleşmeyen ve sistemleşmeyen hiç bir yapının ciddi bir iktidar potansiyeli olamaması.
Soldan bir örnek verelim: Mahir Çayan, müthiş bir insam! Yok şöyleymiş, yok böyleymiş falan acayip şeyler okumaktan gına geldiği için müsadenizle…
Mahir, öldürüldüğünde 25 yaşındaydı…
Bugün DEM partisinde boy gösteren ve sonradan fraksiyon geliştiren yoldaşının her yeri ağarmış, düşünün Mahir’in gencecik fidan hâlini.
Bu gencecik yaşa gelene kadar çok kısa bir zamanda ve bulunduğu şartlar/mekân içinde, bugün kendisine afra tafra yapan zamazingoların hayal ederken bile tırsacağı işlere imza atması büyük bir senaristin işe el atmasıyla mümkün sanırım. Fakat mevzumuz bizzat kendisi değil, fikri. Fikir üzerinde kafa patlatması. Kafa patlatırken fikrin gelişmesi. Eminim ki 60’lardan itibaren ilk solcular daha konuyu bile bilmeyen saf ve temiz vatansever gençlerdi. Eylem planı genişledikçe fikirler, fikirler geliştikçe Türk gençlerin Sol anlayışı meydana çıktı. Yani hiç biri, “Mahir, Deniz veya Ulaş; Kurtuluşa kadar savaş!” derken, dandik mânâda kastedilen “öcü moskof” veya daha absürtü, “şeytanî” bir tarikatın özel elemanları değillerdi.
Muhsin Başkan veya nice samimi Türkçüsü de benim gözümde aynı şekilde değerini bulur.
Fakat bugünün bilgisiz, kültürsüz, bakış açısı dar, haset, kıskanç, bir inanandan çok bir
tapınak şövalyesini andıran ergeninden veya ergenliğinden kurtulamamış aydın veya üstad bozuntusu tiplerin daima aşağılanmalarından tarafım. Saçma iftiralarla bir şeylere küfür ettirmekten haz alan homongoloslara karşı kimse nazik değildir zaten.
Neden?
Çünkü meselenin, işi gücü bir parti, tarikat, bayrak, ibadet, entellik, bayrak ve üstünlük taslama olanlarla hiç bir alâkası yok.
Mesele, bin küsür yıldır tescillenmiş ruh kökü itibariyle gayet açık ve net:
Anadolu, Türkistan, Hicâz ve dahasına kadar tüm müslümanlar ile bu coğrafyadaki ve tüm dünyadaki insanların efendi bir şekilde ve adam akıllı bir düzende yaşamasını istemek.
Bu suç mu?
Yani bir insanın bunları hayâl etmesi ne kadar tehlikeli olabilir?
Kısakürek’in, Hikmet’ın, Atsız’ın, Çayan’ın, Yazıcıoğlu ve Mirzabeyoğlu’nun toprağında neden yüksek fikirler hep kötüleştirilmek istenmiş olabilir? Bütün bu zindanlar, işkenceler, itibarsızlaştırmalar, katletmeler, zorla “zora zor” eyleme yol açan kibirli ve alâkasız işler hâlâ neyin nesi ve kimin fesi?
Hiç bir kesim bundan bîhaber değil.
Bu devran böyle sürmez!
Çünkü zaman ve mekân, fikir ve kavganın daima sil baştan tekrar ele alındığı ve değerlendirildiği misallere gebe…










