CEVAD ÜLGER’İN VEFAT YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE

Alâaddin Bâkî AYTEMİZ

İki sene önce, Cevad Ülger’in vefat yıldönümünden bir kaç ay sonra kaleme alıp yayınlanması bu zamana nasip olan yazı:

Birkaç ay önceydi, Büyük Usta Cevad Ülger’in vefat yıldönümüydü… (6 Eylül 1977’de vefat etmişti Büyük Usta.)

6 Eylül’den (2024) bir kaç gün önce, yazarımız Yavuz Usta ile yaptığımız telefon görüşmesinde lâf lâfı açmış, bahis ona gelmiş ve hayırla yad etmiştik Büyük Usta’yı…

Cevad Ülger deyince aklımıza Ritmin Gücü ve Ritme Davet gelir… Bu kitaba Kumandan’ın yazdığı “Önsöz” gelir… “Urun koçlarım!” diye gürleyerek, bağlama takımına yaptığı methiyesi gelir meselâ… Karikatür albümü “Demet” gelir. Ama hepsinden önce, gençlere uyguladığı test gelir.

Gençlere uyguladığı testin sadece estetik bahsinde kalmayıp her meselede tatbik edilebilir özelliği vardır…

Nedir bu test?

Yanına gelenlere iki resim gösterirmiş. Meselâ biri Selimiye, diğer de Sen Piyer’den birer kesit… “Hangisi güzel?” diye sorarmış… Aldığı cevap, genellikle, Sen Piyer’e ait kesitin güzel olduğu…

Kışkırtıcı üslûpla hükmü kesermiş:

– “Sen bitmişsin!”

Niye?

İslâmî estetik tahassüsü olsa, o ruhla, Selimiye’ye ait kesit tercih edilir, Selimiye güzel bulunurdu…

İyi ve doğru ölçümüz kalmadığı gibi, güzellik tahassüsümüz de yok edilmiş…

O güzellik tahassüsü ki, zamanının Osmanlı mimarlarına, Almanya’nın hediyesi olarak Sultan Ahmet Meydanı’na dikilen Alman Çeşmesi aleyhine gösteri tertip ettirip, “Bu çirkin şeyi görmek istemiyoruz!” feryatlarına sebep olmuşken…

Ya şimdi?

“Osmanlı zamanında vardı!” denilerek Osmanlı’da İslâm tahassüsüne aykırı yapılmış yapılara sahip çıkılma iddiası… Osmanlı’nın yaptığı yanlışlardan biri olan büyük, gösterişli, şatafatlı camiler yapma teşebbüsleri… Oysa İslâm’da camiler gösterişsiz, yaşanan mekânlar şatafatlı olması gerekirken…

Hani dedim ya, geçenlerde andık…

Bu anmanın içinde İstanbul Aksaray’daki Pertevniyal Valide Sultan Camiî de geçti; İstanbul’a ilk gittiğimde, süslemelerindeki ince ve zarif işçiliği hayretle seyre daldığımı hatırlarım… Süslemelerdeki bu ince ve zarif işçiliğin ötesinde genel olarak bir “yabancılık” havası hâkim… Böyle birkaç camiî sayabilirim. Şimdiki camiler ayrı bir felâket.

Cevad Ülger’in testine tabi tutacak olursak bu esere güzel diyebilir miyiz?

Süslemelerindeki onca ince işçiliğe rağmen Pertevniyal Valide Sultan Camiî’ne neden bu “yabancılık” havası hâkim? O ilk ergenlik yıllarında tanıştığım, süslemeleri olabildiğince zarif ve güzel camideki adını koyamadığım bu “yabancılığımın” sebebini Cevad Ülger sayesinde sonradan anladım; kilise mimarisi, yani Gotik tarzda inşa edilmiş. Dikkat edince, Alman Çeşmesi de öyle… Onca altın varak süslemelerine, şaşaasına rağmen, ayrı bir kasvet havası süzülüyor ruhunuza.

“Maddesine tahakküm edemeyen ruhu, ruhtan sayamayız!”…

Şimdilerde, maddeye tahakküm cehdini de geçtik, maddenin tahakküm ettiklerinden başka bir şey yok ortada. En fazla beşinci sınıf taklitler…

Maddemize va mânâmıza yeni bir kisve giydirmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile… İnsanlık, insanlık düşmanlarıyla girdiği bir ölüm kalım mücadelesinde, tabiri caizse son düzlükte… Neticesini adeta foto finişin belirleyeceği bir yarış, ölüm kalım mücadelesi…

Estetik, bu savaşın en önemli cephelerinden biri… Bu savaşı kazanmamız için İslâmî güzel tahassüsüne de ermemiz gerekiyor. Bunun için de ölçü: Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur!

Sırf güzelden anlasak bir çok meselemiz kendiliğinden hâllolacak ya…

Ama bırakın çirkini güzelleştirenleri, bizdekiler güzeli çirkinleştirmeye devam etmekte. “İslâm” demekle mesele hâlloldu sanıyorlar, ama esas mesele “İslâm” dedikten sonra başlıyor ve bunlar her İslâm deyişleri ile belli bir kitleyi konsolide ediyor olsalar da, İslâm’ın içten yıkılması için eskavatörler harekte geçiyor. Nihayetinde, konsolide ettik zannettikleri, kısa dönemde gazını aldıkları kitlenin de altını oyuyorlar… Tek marifetleri de doğru ve güzel değil de fayda (uyanıklık-adi fırsatçılık) cihetinde… Yok onu yapmışlar da yok bunu yapmışlar da… Bunların iyiliği reddedilebilir miymiş de… Hiç mi iyi şey yapılmıyormuş da…

Oysa ecdad ne güzel demiş: İnsan ölür kalır eseri, eşek ölü kalır semeri…

Güzel ve doğrunun olmadığı yerde eser iddiası, bir eşeğin ölmünden sonra geride bırakacağı semerinden elde edilecek fayda cinsindendir, yani kaba faydadan öteye geçmez. Mesele kuru kuruya maddî bir şeyler bırakmaksa, insan olmaya gerek yok kısacası… Bu faydayı ileri sürerek, -fayda mukabili katlanmamız gerekiyor iddiası ile- elimizden alınan doğru ve güzel mahrumluğu, bu faydadan katbekat fazla zarara yol açmıyor mu?

İşte hak ehli Osmanlı mimarları, aslan gibi kükremişler:

– “Faydası yere batsın, kaldırın bu çirkin çeşmeyi!”

Çirkinliğin zararı ne demektir bilmeyene, bunda alınacak ders de yok elbette…

Misâl…

İHA-SİHA… Şöyle bakarsan, “ooo nerelere geldik!” diye övünülen, faydalı şeyler… Meselâ, İHA-SİHA, helikopter satıyoruz Filipinler’e… Onlar da bunlarla bağımsızlık mücadelesi veren Moro’lu müslümanları katlediyor… (Sadece Filipinler değil, benzer daha pek çok örnek var; meselâ Afrika’da. Meselâ, ABD için top mermisi üretiyoruz, ABD o mermileri İsrail’e vermiyor mu?)

Bu yapılanların doğru olmadığı apaçık. Mesele bir şeyi imâl etme becerisine sahip olmak ve bunları satarak para kazanmaktan ibaret değil, onu tasarruf edebilme, kültür ve ahlâk işi… Namus işi, imân işi. Mürted ile münafıkın seçildiği, kendini belli ettiği noktalar da buralar…

Doğru ile faydanın böyle tezat düştüğü noktada ne yapacağız? “Oh oh, ne güzel İHA-SİHA, helikopter ve daha daha başkaca teknolojik şeyler yapıp satıyoruz” diyerek, faydayı doğruya, ahlâka tercih mi edeceğiz?

Cevad Ülger bir büyük insan…

Mesele, büyükleri kuru kuruya anmak değil. Onların hayalini gördüğü cemiyet plânını gerçekleştirme mücadelesinde onları kendimize ışık tutarken görebiliyor muyuz?

Doğrunun olmadığı yerde güzel yoksa, doğrunun olmadığı yerde iyi yoksa, doğrunun olmadığı yerdeki uyanıklığa, fırsatçılığa methiye mi düzeceğiz? Aman canım, Morolu müslümanlar da bizim sattığımız İHA-SİHA ve helikopterlerle ölsün, ne var bunda? Bize fayda versin de, dünya bize, “vay be, nasıl da yapıyorlar” desin de, isterse kardeşimin ölümüne vesile olsun; öyle mi?

Mantıkları şu: Alman İmparatoru onca para harcayıp, altın varaklarla süsletip bize ne güzel çeşme yapmış, buna çirkin diyerek karşı çıkmak olur mu?

Ölçüleri, hayatın her sahasında maddiyat, kemmiyet, çıkar, menfaat, uyanıklık, fırsatçılık… İyi, doğru ve güzel, şayet kendi menfaatlerine uyuyorsa istismar mevzuu olarak el altında durması gereken… Pazarlıksız teslimiyetleri söz konusu değil; her şeyde önce çıkar ve menfaat…

Cevad Ülger’in diliyle söyleyelim:

– “Siz bitmişsiniz, haberiniz yok!”

İHA’nız, SİHA’nız ve uyanıklığınızla, fırsatçılığınızla, bu uyanıklık ve fırsatçılık kardeşlerimizin katliamına sebep de olsa övünebilirsiniz…

Meselâ, şu son günlerin popüler kavramı “fetih” ne demektir?

Hani “Suriye fethedildi” ya…

Fetih, tam da bu bakış açısı ile, yani adi fırsatçılıkla, pazarlıkçılıkla kirletilen değerlerle toplumun yozlaşmasından insanları kurtarmak, ideâl değerlerin hâkim olduğu hayatın kapılarını onlara açmak, insanları “iyi, doğru ve güzel”in rejimiyle buluşturmak demektir. Ruhtur, fikirdir, ahlâktır… Sadece, bir yanlışa karşı çıkmak, çıkıyor gözükmekle, “zulme son vereceğiz” demekle fetih olmaz. Bir yanlışın yerine, o yanlıştan kurtuluyoruz havası estirerek çok daha büyük bir felâkete kapı aralamak demek değildir fetih. Pazarlıksız olarak “iyi, doğru ve güzel”in kılavuzluğu gereklidir ilk önce.

Kumandan Mirzabeyoğlu’nun, Yeşilırmak şiirindeki,

“Fikir aşk ve hürriyet ayrılmazlar güzelden.

Sırrı malûm sırrında sözleşmişler ezelden.”

Mısraının tedaisi ile bitirelim:

“İyi, doğru ve güzel ayrılmaz birbirinden.

Sırrı malûm sırrında sözleşmişler ezelden.”

Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur. Doğrunun olmadığı yerde iyi de yoktur. Bunları birbirinden ayırarak, doğru olmasa da sırf iyi, faydalı olduğu için doğru olmasa da olur demek… İşte, Batıcılık tam da bu demek. İstediğin kadar dilin Allah desin; kalbinde olan, yaptığındır.

İsrail ve ABD’ye temenna çakarak, yağma ideolojisinin ifadesi olan serbest piyasa ile fetih mi olur?

Fetih sonrasında Ayasofya’nın mescide çevrilmesi de, artık haksızlığın son bulduğu, açların doyurulduğu, çıplakların giydirildiği, yeni bir içtimaî yapının tesis edilmesinin remzidir; kuru kuruya bir kilisenin mescide çevrilirken, eski köhnemiş yapının bir benzerinin müslümanlık adı altında devam ediyor olmasıyla değil.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin