İNTERNETSİZ ZAMANLARDA ÇOCUK OLMAK

Ulaş TUNCA

Rüyasını yaşayan çocuklardık biz!..

Ne kadar da renkli bir çocukluk geçirmişiz. Çocukken yenen yemekler, içilen meşrubatlar büyüdüğü zaman aynı tadı vermiyor insana. Alınan nefes bile başkalaşıyor. Duygular hep zirvede yaşanıyor çocuklukta; ağlayasın gelse, hemen ağlar, gülmen gelse hemen gülersin. Hemen sevinir, korkar, özler, inanırsın… Diplomatik soğukluğa yer yoktur çocuklukta. Güzeldir çocukluk; saflıktır, temizliktir, cennettir. Allah’a yakındır çocuk ve o sebepten teshir eder büyükleri…

Bizim çocukluğumuz sokaklarda geçerdi. Harçlığı kaptığımız gibi soluğu mahalle

bakkalında alırdık. Cam ve kemik misketleri ceplerimize doldurur kendimize rakip arardık. Cam misketler tekli, kemikler ikilik yerine geçerdi; bazılarını da nâdirliğine göre kendimiz kıymetlendirirdik. Kaçlık oynanacaksa tek sıra halinde dizilir, sıralı atışlar yapılırdı. Elimize en iyi oturan misketi “kaflik” yapar ve özenle saklardık.

Misketler güdülür ve ardından gazoz kapaklarına geçilirdi. Atış taşlarımız ya kenarları

yontulmuş mermerlerden veya içi cam macunuyla doldurulmuş kavanoz kapaklarından olurdu. O biter, sakızlardan çıkan futbolcu kartlarıyla oynamaya başlardık. Oyun hiç bitmezdi; biri bitse öbürü başlardı. Kıran kırana futbol maçları yapar, güreşir, boğuşurduk. Dokuz taş, ortada sıçan, istop, yakartop, top sektirmece… Âdeta sokaklar bizim birer oyun alanımızdı.

Bahçelere ve balkonlara kaçan toplarımız bazen sağlam, bazen de kesilmiş olarak geri dönerdi. Arabaların altına kaçıp patlayan topun yenisini alabilmek için aramızda para toplar, bakkala koşardık. Mahalleye gelen seyyar muhallebiciden aldığımız renkli muhallebileri yerken içinden bedava çıkmasını beklerdik. Havalı tüfekçinin tahtasındaki hedef mantarlarını patlatmaya azmeder, hepsini vurmadan rahat etmezdik.

Mısırcıdan kestaneciye, pamuk şekerciden elma şekercisine, bozacıdan simitçiye, niyetçiden sakızcıya, çekirdekçiden lahmacuncuya, dondurmacıdan sahlepçiye, tatlıcıdan eskicisine kadar envai çeşit seyyar satıcı geçerdi mahalleden. Hareketliydi, canlıydı, nefes alırdı; bir ruhu vardı sokakların.

Elindeki tefiyle burnundan zincirlediği ayıyı köçek gibi oynatan ayı oynatıcısı mahalleye geldi mi bir curcunadır başlardı. Ayı yerde hamamda bayılan kadınların taklidini yapar, bir süre hareketsiz yattıktan sonra aniden doğrulurken çocuk çığlıkları mahalleyi inletir ve ayı oynatıcısı tefi ters çevirerek bahşişleri toplardı.

Bayramlar bir başkaydı bizim çocukluğumuzda. Bayram hareketliliği arefe gününden başlardı; mağazalar, berberler geç saatlere kadar çalışır, kaldırımlara renkli şekerleme ve çikolata tezgâhları açılırdı. Sokakları tatlı bir telâş kaplardı.

Ramazan ve Kurban Bayramları farklı heyecanlar barındırırdı. Birinde, tutulan tekne oruçlarının mükâfatı bayramlarda harçlık olarak cebe indirilir; diğerinde ise kesilecek kurbanlıkları çocuksu bir hayret ve korkuyla izlerdik.

Bayram sabahı erkenden kalkılır, bayramlıklar giyilir ve namaza gidilirdi. Bayram namazı sonrasında yapılan aile kalvaltısının ardından önce evdeki büyüklere, sonra komşu ve akrabalara bayramlaşmaya gidilirdi. Misafirlikte kolonya ve ev yapımı baklava ikram edilirdi. Bayram harçlıklarını kaptığımız gibi kendimizi sokak köşelerindeki buluşma noktalarına atardık. Ne telefon vardı o zaman ne internet, ne de bilgisayar; ama arkadaşlarla birbirimizi hemen bulurduk.

Kapı kapı dolaşır şeker toplardık. Herkes kapısını açar şeker verir ve bayram arefesinde özenle doldurulmuş billûr şişelerden minik ellerimize kolonya dökerdi. Bazı evlerde şekerle beraber para da verilirdi; bu durum mahallede hemen duyulur ve o evin önü çocuklarca ablukaya alınırdı.

Kızkaçıran, füze, torpil ve çatapat patlatmak gelenek haline gelmişti. Topladığımız harçlıklarla lunaparka gider; çarpışan arabalara, gondola, dönme dolaba binerdik. Komik aynalarda vücudumuzun şekilden şekle girmesine katıla katıla gülerdik. Kalan son parayla da bozacıya gider, masaya kurulur ve bozalarımızı büyük adamlar gibi içerdik.

Kâğıttan uçurtmalar yetmez, çıtalıları salardık gökyüzüne. Usta olanlar uçurtmasına “baş selâmı” verdirir, bazısı da diğerlerinin ipini kesmek için kuyruğuna jilet takardı. Ayrıca çıtalı uçurtmanın ipini iyi kavramak ve sarmak maharet gerektiren bir işti. Gökyüzünde süzülerek uçan çıtalının kime ait olduğu bilinirdi. En yükseğe kimin uçurtması çıkarsa o, mahallenin kralıydı.

Bakkaldan aldığımız bisküvi arası lokum, çekirdek, leblebi tozu ve gazoz eşliğinde gökyüzünde süzülen uçurtmaları izlerdik. Âdeta gökyüzünü fethe çıkardık. Kendimizi o uçurtmanın yerine koyar, yeryüzüne o yükseklikten bakmayı hayâl ederdik.

Akşam ezanıyla herkes evine çekilirdi. Üst baş temizlendikten sonra ailecek akşam

yemekleri yenir, çaylar içilirdi. Misafir geldiğinde dolaptaki saklı misafir terlikleriyle beraber çikolata ve lokumlar çıkarılırdı.

Kadınlar gündüz çaylarında toplanır gün yaparlardı. Börekler, kısırlar, sarmalar, kurabiyeler afiyetle yenirken herkesin neşesine ve hüznüne ortak olunurdu.

Büyüklerimiz elimizde ekmekle dışarıya çıkmamıza kızardı; “birinin canı çeker”

diye tembihte bulunurlardı. Ekmek kırıntılarının yere dökülmesinin bereketi götüreceğine inanılır ve hoş karşılanmazdı. Ekmeğe hürmet gösterilir, yerde görülse kaldırılıp yüksek bir yere koyulurdu. Çöpe kesinlikle atılmaz ve atana da iyi gözle bakılmazdı.

Kızlar genelde seksek, ip atlama, yerden yüksek, birdirbir, üçtaş, lastik çevirmece, beştaş, saklambaç oynardı. Biz erkekler de bilirdik bu oyunları ama pek tercih etmezdik. Biz daha çok elektrik borusundan yaptığımız silahlardan kâğıt oklar üflemeyi severdik. Sapanla şişe kırar, bilyeli kaydıraklarla kayar, at arabalarının arkasına takılırken kırbaç yerdik. Toprak zeminde çakıyla çivi oyunu oynar, uzun eşek atlar, topaç çevirirdik. Teksas, Tommiks, Zagor, Mandrake, Kızıl Maske kitaplarını hem okur hem de duvar dibinde üstüne para kondurmaca oynayarak değiş tokuş ederdik. Evlerde isim-şehir, amiral battı, adam asmaca, sos, tıp, bilmeceler ve tekerlemeler oynanırdı.

Her mahallenin abisi olurdu. Bu kişi yaşça bizden büyük olan hem sevilen hem saygı duyulan hem de çekinilen kişiydi. Mahalle kavgalarını ayırır, asayişi sağlardı. Bir meselesi olan onun yanına giderdi. Kimseye haksızlık yaptırmazdı.

Almanya’dan getirilen kontra bisikletiyle akrobatik hareketler yapan mahallenin abisini hayranlıkla izlerdik. Ön tekerliği kaldırıp sokağın bir ucundan diğerine gidişini alkışlardık. Biz de ona heves eder, düşe kalka aynı hareketleri yapmaya çalışırken dizlerimizi, dirseklerimizi yaralardık.

Her mahallenin çocuğu bilinirdi. Eğer mahalleye yeni biri taşınmışsa kendini kabul ettirmesi biraz zaman alırdı; biraz kavga, dövüş ve kovalamaca sonrasında kardeş gibi olurduk. Başka mahallenin çocuklarıyla, rakip takım oyuncuları gibiydik. Birbirimizin mahallesinden geçerken gözümüzü dört açar, dikkat çekmemeye çalışırdık. Aksi bir durumda yolda durdurulmak, cepteki misketlerden olmak hatta dayak yemek gibi durumlarla karşılaşılabilirdi.

Okul zamanları yerli malı haftası kutlanırdı. Annelerimizin yaptığı kekleri,

kurabiyeleri okula götürür, hep beraber afiyetle yerdik. Öğretmenlerimiz yerli ve milli ürünlerin önemini anlatırdı.

Öğretmenlere toplumda derin bir hürmet gösterilirdi. Erkek öğretmenlerimiz her zaman takım elbise giyer, kadın öğretmenlerimiz de çok temiz güzel giyinirlerdi. Öğretmenleri herkes sever ve güvenirdi. Aileler çocuklarını öğretmenlere teslim ederken ‘’eti sizin kemiği bizim’’ derlerdi. Polis ve askerlerden korkulur fakat öğretmenler sevilir ve saygı görürdü.

Okul zamanları sobanın üzerinde ısınan suyla her Pazar akşamı banyolar yapılır, kolalı beyaz yakalı siyah önlükler ütülenerek sabaha hazır edilirdi. Kızların yakaları dantel işlemeli olurdu.

Sobanın üstünde hem yemekler pişer hem çamaşırlar kururdu. O sobanın üzerinde kızaran ekmeklerin üzerine sürülen yağ ve salçanın lezzeti ise bambaşkaydı.

Yaz tatillerinde genelde köylere gidilirdi. Köy demek; toprak, tohum, traktör, kuyu, su, hareket, bereket, hayvan, hayâl, rüyâ, can, ekmek, ana, ata, vatan demekti. Naftalin kokulu yün yorganlar, kenarları oyalı havlular, ahşap çeyiz sandıkları, meyve ağaçları, köy çesmesi, buz gibi su, bakır güğüm ve bakraçlar… Sinek vızıltısı… Çimen, çiçek, saman kokusu, süt kokusu, arı vızıltısı, bal kokusu, zamanın dokusu… Gökyüzü, yıldızlar, güneş ve ay… Bohçacı, cambaz zaman hiç durmaz…

Tatillerde ayrıca camilerdeki Kur’ân kurslarına gönderilirdik. Elif-be öğrenir, sûreleri ezberlerdik. Hocalarımız bazen bize video kasetten filmler izletirdi. İzlediğim “Çöl Aslanı Ömer Muhtar” filmi vatanını savunan o yiğit kahramanın direnişi ruhumda derin izler bırakmıştı.

İlk işimiz camide öğrendiğimiz hikâyeleri ve duaları evdekilere anlatmak olurdu. Gelen misafirlere, ezberlenen duaların okunması ve alınan takdirlerle beraber cebe indirilen harçlıklarla tekrar kendimizi sokakta bulur ve yeni keşfettiğimiz atari salonlarında alırdık soluğu. Artık buluşma mekanımız bu salonlardı. Harçlığı kapan buraya gelirdi.

En büyük eğlencemiz “Uzay Gemisi” ve “Street Fighter’’ oynamaktı. Ryu, Ken’in, Chun-li, Dhalsim veya Honda ile dövüşürken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz, akşamı ederdik.

Pazar sabahları televizyonda kurufasülye yiyen kovboy ve kafa derisi yüzen kızılderili filmleri izlenirdi. Sokakta kimimiz kovboy kimimiz kızılderili olur, oyuncak tabancalarımız ve oklarımızla mahalleyi Teksas’a çevirirdik…

Teybe dolanan müzik kasetlerini kalemle sarar, gazete kuponlarıyla kütüphaneler kurardık. Ev ve işyeri telefonları çevirmeliydi ve her ev ve işyerinde de bulunmazdı; komşudan komşuya haberleşilirdi. O zamanki telefonların tuş kilitleri üzerindeki küçük asma kilileriydi. Bazı meydanlarda bulunan jetonlu ankesörlü telefonlardan görüşmeler yapılırdı.

Mektuplaşma çok yaygındı, acil durumlarda telgraf çekilirdi. Mektuplar itina ile yazılır ve üzerine pul yapıştırılırdı. Mektuplar özenle ve en güzel yazıyla yazılırdı. Mahallenin postacısı çok sevilirdi. Postacı mahalleliyi, mahalleli de postacıyı tanırdı. Mektup zarflarının üzerlerine renkli pullar yapıştırılırdı. Daktilolar daha çok resmi yazışmalar için kullanılır ve dilekçeler onunla yazılırdı. Her tuşu, çekiç sesi çıkarırdı.

Radyolar çok yaygındı. TRT’nin arkası yarın dizileri hiç kaçırılmazdı. Hemen herkesin evinde radyo bulunurdu. Radyo tiyatroları ve haberler ilgiyle dinlenirdi. Televizyonlar çıkınca radyoların pabucu dama atıldı. Siyah beyaz televizyonları renkli göstermek için ekranın önüne renkli cam takılırdı.

Red Kit, Temel Reis, Voltran, Şirinler, Taş Devri gibi çizgi filmler; Kara Şimşek, A Takımı, Dallas, Shogun, Samurayın İntikamı, MacGyver gibi diziler ilgiyle izlenirdi. İzlediğimiz filmlerin etkisiyle sokağa çıkar, kimimiz Bruce Lee, kimimiz Shogun’daki Toranaga, kimimiz de Samurayın İntikamı’ndaki Auo Sukinoske Sama karakterlerinin taklitlerini yapardık.

Sokağımızda haftada bir kurulan pazarda, satıcıların mis kokulu çilekleri, meyveleri kesekağıdına doldururken söylediği manileri dinleyen çocuklardık biz. “Buz gibi soğuk sudan

içeeen’’ diye avazı çıktığı kadar bağırarak su satan çocuklardık biz. Pazar filesini taşımakta zorlanan yaşlıların yardımına koşan çocuklardık biz.

Tanımadığımız ihtiyar dedelerin, yaşlı ninelerin bakkala gönderip bahşiş verdiği çocuklardık biz. Balkona kaçan topun, kırılan camın faili çocuklardık biz. Komşudan komşuya haberleşmeyi sağlayan çocuklardık biz. Mahallede olup bitenin bilgisini veren haberci çocuklardık biz. Komşumuzun sofrasındaki, davetsiz misafir çocuklardık biz. Teravih namazlarının firarisi çocuklardık biz. Okulu asan çocuklardık biz. Mahallede yaramaz çocuklardık biz. Gökyüzünü fethe çıkan çocuklardık biz. Rüyasını yaşayan çocuklardık biz…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin