DİL BİRLİĞİMİZ – 6

Burhan Halit KOŞAN

FİRKETE

Hayret bir duygu değil de bir disiplin olabilir mi? Şiirin dili, ilimin dili, bilimin dili, sanatın dili, duyguların dili, rüyaların dili, barışın dili ve savaşın dili, aynı dilin farklı lehçeleri olabilir mi?

İmânlıların ekonomi lisanı ve Allah’ın lânetlediği Yahudilerin ekonomi dili aynı olabilir mi?

Karşı kıyıya taşınmak mânâsına gelen tercüme, ünlemleri, soruları, kelimeleri, cümleleri, paragrafları aktarabiliyor da acıyı, mutluluğu, hazzı, neşeyi, hüznü ve benzerlerini birebir çevirebiliyor mu? Hangi karanlık rejimin, masum Türk çocuklarının zekâ bağlantılarını koparmak, akıllarına ket vurmak, şuurlarını daraltmak ve tasavvur dünyalarını engellemek için tehdit, şantaj ve infaz yöntemlerini kullanarak “İngilizce öğreneceksiniz” dayatmasında bulunduğunu biliyor musun?

BENİ DUYABİLİYOR MUSUN?

Parfüm kokusunun, portakal kokusuna tercih edildiği karanlık bir çağdayız. Dinsiz, imânsız sözcüklerin, çiçek açan kelimelere soykırım uyguladığı zulüm yüzyılındayız. Türk tarihinin yüz yıl önce başladığı safsatasının çok doğal, on beş bin yıl önce başladı tespitinin anormal karşılandığı bir dönemdeyiz. Yalanın, dolanın, palavranın, kirli işlerin, fitnenin kucaklandığı ve dürüstlüğün, samimiyetin ve sohbetin itildiği, iğnelendiği, istihzaya uğradığı, dövüldüğü, sövüldüğü, aşağılandığı ve dışlandığı bir zamandayız. Maddî ve mânevî kalkınma seviyesi mânâsına gelen medeniyet anlayışının terk edildiği ve zebanilerin şekillendirdiği uygarlık ucubesine tapan cumhuriyet devrindeyiz… “Güzellik, mücadeledir” (*)

Hafızamızı kaybettik. Tarihimizi hatırlamıyoruz. Türkçemizi yitirdik ve şiirin gücünü unuttuk.

Konuştukları zaman Anadolu’ya ait görüntüsü veren sahte kahramanlar, düşmana zarar vermekten uzak bir ülke oluşturdular. Konuştukları zaman Anadolu’ya ait görüntüsü veren şarlatan figüranlar, Türk milletinin aleyhine bir ülke oluşturdular. Roma İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılış dönemine ait külüstür bir yönetim anlayışının dikte edildiğinin tanıkları ve kurbanlarıyız… Üzülme, hüzünlenme, kederlenme çocuk! Allah var! Allah var!

Beni duyabiliyor musun, duyamıyor musun bilmesem de tohum olan harflerimi, çiçek açan kelimelerimi, atalarımı, töremi, geleneklerimi, ananelerimi, adaleti ve beni büyüten babamı özlüyorum. Mukaddes İhtiyar’ın müellifi olduğu eserler, kaybettiklerimi vaat ettiği gibi, saf gerçeği ve hakikati dillendiriyor, fani olduğumu hatırlatıyor, cesareti ve masumiyeti aşılıyor, insan kanını fokurdatan canlılığıyla umut dolu her şeyi anlatıyor ve yarını sunuyor.

CHOMSKY DENEN MÜPTEZEL ZEVZEK!

Sevgili Gönüldaşım, kıymetli kardeşim, arkadaşım, Chomsky denen müptezelin “Küllî Dil” teorisi adında bir teorisi yoktur. “The Universal Grammar- Evrensel Ddilbilgisi” adlı bir teorisi vardır. Bu teorisinin ana hatlarını da kutuplarda Eskimolar, Amazon ormanlarında yaşayan ilkeller ve mezralarda yaşayan bilgisi noksanların bile bildiği “diller arasında bağ vardır” görüşünü dillendirmekten ibarettir. Evrensel Dilbilgisi teorisinin özeti de şudur: “Tüm insan dilleri tarafından paylaşılan ve doğuştan geldiği düşünülen kategori, mekanizma ve kısıtlamalar sitemi” cümlesiyle ifade edebiliriz. Chomsky, bir dilin organizmalarını, yani gramerini, üslûbunu, efektini, aforizmasını, imlâ kurallarını, cümle kuruluşlarını, başka bir lisandaki karşılıklarından yola çıkarak yaptığı değerlendirmelerdir diyebiliriz. Bu kıyas veya diller arası karşılaştırmaya da “Küllî Dil” değil, karşılaştırmalı evrensel dilbilgisi denebilir.

Chomsky tarafından dillendirilen “Evrensel Dilbilgisi” teorisinin üç alt şıkkının Steven Pinker Yahudi’si ile bir kısım dilbilimci tarafından doldurulmasına rağmen belirsiz, örtük, müphem, meçhûl ve bir çakal ininden ibaret olduğunu söyleyebilirim.

Keyfi bir görüş olsa da “Küllî Dil” ve Yahudiler arasında bin bir perde olduğuna inanıyorum.

İnsan zihninin, tartışılmaz delillerin baskısı altında bile, basit bir “açma, kapama” düğmesi gibi basitçe değiştirilemeyeceğinden dolayı, bu perdelere değinmekten imtina ediyorum.

TÜRKÇE SAVAŞIYOR

Türkçe lisanımız, iblisin çatal dili olan İbranice ve İngilizce ile sancılı ve pürüzlü bir diyalog içerisinde olmasının çok ötesinde savaş halindedir. Türkçe lisanımız dış cephede bu şerli lisanlarla çarpışırken, siperin bu tarafında ise cüzzamlı cumhuriyet dilinin kuduz salyalarını püskürtmek için mücadele ettiğini gözümüzden kaçırmayalım. Cumhuriyetin dili “ne senin için ne benim için”; bunun yerine yalnızca üçüncü tekil mahlûkatla ilgili olarak işlev gören bir dil, “sadece O, her zaman O, her mekânda O, ……. Ve sadece O”. Hani demem o ki, gök gözlü ölüm seni zehirliyor, beni kurşunluyor… Gülüm! Geçmiş, geçmişte kalmıyor!

LEHÇELER

Ve “hayret” bir duygu değil de bir disiplinse?

Şiir, hakikî şiirler, küllî dilin her bir lehçesi ile bağlantılıdır. Hani demem o ki, şiir, hakikî şiir, her biri küllî dilin bir lehçesi olan tasavvuf, metafizik, irfan, riyaziye (matematik) astronomi, geometri, kimya, fizik, ahlâk, hikmet ve benzeri alanları ayrı konular olarak değil, aynı insan hayretinin farklı lehçeleri olarak ele alır. “Küllî Dil” denen kuşatıcı lisanın teorisi ile pratiğini bulabileceğimiz tek adresin, Üstad ile “Mukaddes İhtiyar” olduğunu belirtmeye mecburum.

Yeryüzünde “Küllî Dil” alanında çalışan, çıldıran ve kafa yoran dil âlimleri olsa da genelinin iki disiplin arasındaki bağa odaklandıklarını söyleyebilirim. Hani demem o ki, dil âlimlerinin geneli disiplin dallarını bir köke bağlamaktan ziyade “Dil ve Nöroloji”, “Dil ve Ahlak”, “Dil ve Astronomi”, Dil ve semboller”, “Dil ve Duygular”, “Dil ve Peyzaj”, “Dil ve Sosyoloji” gibi iki disiplin alanlarıyla sınırlayarak ve kısıtlayarak ilerlerler… Bana dilimi verin!

“Külli Dil” anlayışına en yakın olarak işaretleyebileceğimiz şiir ve müzik disiplinleri gerçek ile mânâyı tecrübe etmemizi ve algılamamızı sağlar. Küresel şiir, yani hakikî şiir anlayışına göz attığımız takdirde gökyüzündeki kara delikleri ve kuş cıvıltılarını, kargaşa ve tekâmülü, şehadeti ve nefes almayı, savaşı ve barışı birbirlerinden ayrı, birbirlerinden kopuk olarak değil, aynı insan hayretinin farklı lehçeleri olarak ele aldığını okuyabilir veya dinleyebiliriz.

Bilim, ânlık gerçeklerle karşılaşmamıza yardımcı olurken, şiir ise bu ânlık gerçeklerin bizim için ne anlama geldiğini keşfetmemizi, uyanmamızı ve kendi kendimizi bulmamızı sağlar.

“Hayret” bir duygu veya bir disiplin dalı olsa da hakikî şiirler ve imitasyonlarını birbirinden ayıran temel tasnif ölçütlerinden biridir. Aynı zamanda hakikî şairleri ve şair rolü oynayan şarlatanları birbirinden ayıran yol ayırımıdır. Hakikî şiirlerin dizelerini okuyan her bir insan “hayret” fenomeniyle karşılaşırken, şaibeli şiirlerin girdabına kapılanlar da aforizma denen kakofoninin (kuru gürültü, ahenksizlik) çıkmaz sokaklarında kimliğini kaybeder…

SOĞUK KÜLTÜR SAVAŞININ FARKINDAYIZ VE NÖBETTEYİZ!

Cehennemin kalıntısı olan şaibeli şiirler, “süflî ihmalkârlık” çekirdeğinin nötron ve protonu olan bahaneyi, yermeyi, şikâyeti, dudak bükmeyi, yozlaşmayı, çürümeyi, cehaleti, kaprisi, kibri ve yok oluşu getirir. İnsanlara “süflî ihmalkârlık” zehrini enjekte eden şaibeli şiirler, bir milleti topyekûn imhaya kadar sürükler. Kanunsuzluk kaprisi ile anormali ve illegâli erkekleştirir veya kadınlaştırır, sonra kısıtlama yoluyla ya hadım eder veya kısırlaştırarak sürgüne gönderir. Hani demem o ki, şaibeli şiirler, sürgüne gönderdiği bir insanı kimliksiz ve sürgüne gönderdiği bir milleti vatansız bırakmakla baş başa bırakır. Çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, kırık ve dökük cümleleri ile şöhret basamaklarını tırmanan şaibeli şiirler, sentetik sözcüklerin sesi, cüzzamlı cumhuriyetin zırıltısı, süfli şehvetin nefesi, zulmün yankısı, hazcı anlarının gürültüsü olur ve uyuttuğu yığınları ikinci kez öldürür.

“HAYRET”, HAKİKÎ ŞİİRİN ÇOCUĞUDUR!

Şiir, hakikî şiirde “hayret”, herkesin ulaşmaması gereken bir bilgiyi “gizleme ve ifşa etme” tekniğiyle keşfedilmemiş yolların turfanda güzergâhlarını sunar. Bu yöntem, “söylenen” ve “söylenmeyen”, yani “söylenenden, söylenmeyeni anlama” tekniğinden tamamen farklıdır.

“Söylenen” ve “söylenmeyen”, yani “söylenenden, söylenmeyeni anlama” tekniği maziye ait yanlış anlaşılmaları veya hatalı bir bakışı düzeltmeye odaklanır. “Gizleme ve ifşa etme” yöntemi ise müstesna seçkinlerin bilebileceği özneleri, soru tekniği, ters mantık, eskatolojik değerlendirme yöntemleriyle istikbâlin pencere pervazlarını açmaya odaklanır ve okuyanı düşünmeye ve tefekküre davet eder. Her iki tekniğin de birebir pratiklerini Mukaddes İhtiyar ile Üstad’ın eserlerinde çapraz bir şekilde bulabiliriz… Üslûp, önsözden nefret eder!

Hani demem o ki, Üstad, genel olarak eserlerinde “söylenenden, söylenmeyeni anlama” yöntemini ve şiir dizelerinde de “gizleme ve ifşa etme” metodunu kullanır. Mukaddes İhtiyar ise genel olarak eserlerinde “gizleme ve ifşa etme” yöntemini, şiirlerinde de “söylenenden, söylenmeyeni anlama” metoduyla hakikati ve gerçekleri dillendirdiğinin şahidi olabiliriz.

“Hayret” öznemize odaklanacak olursam, bu fenomenin bizi hakikatin musikisini dinlemeye ve gerçeğin uyanıklığına davet ettiğini fark edebiliriz. “Hayret”, bünyesinde naiflik, kibarlık, nezâket ve zarafeti barındırsa da ortaya çıkmasını okuyucunun titiz bir görme biçimi sağlar.

“Hayret” öznesinin en büyük gizemini ahlâk ile olan rabıtasında aramalıyız. Her bir gerçeği fark etmemizi sağlayan “hayret”, aynı zamanda gerçekler karşısındaki sorumluluklarımızı hatırlatır. Şiir ve hayret ikilisini kadın ile dünyaya getirdiği sevimli çocuğuna benzetebiliriz.

Bir annenin maziyi, çileli bir süreci, bir kökü temsil etmesi gibi, bir çocuğun da istikbâli, yarını, neşeyi, azameti, “hayret” fenomenini ve bir hikmet fidesini temsil ettiğini söyleyebiliriz.

Keyfî görüşüm, yani şahsî fikrim şudur ki, “hayret” fenomeni, vasat akıllara göre duygu ve zekâ sahiplerine göre disiplin dalıdır. Tasavvufta bir makam olan “hayret”, bünyesinde akıl ile zekânın özünü barındıran kalp sahiplerine göre de Allah’ın, Kelime-i Şehadet istikâmeti üzeri yürüyenlere bahşettiği bir ikram, bir kalp harçlığıdır. Harcadıkça bereketlenen bu kalp harçlığı, her bir mücerrette her bir müşahhası veya her bir müşahhasta her bir mücerredi görebilmenin melekesi ve gözbebekleridir…

“Hayret” fenomeni, bilenle bilmeyeni, görenle görmeyeni, işitenlerle işitmeyeni birbirinden ayıran çok büyük bir handikaptır. Aynı zamanda samimî dindarla mürteci olanı, fikir sahibi olanla olmayanı, veliyullahla şizofreni, divaneyle deliyi, âlim ve cahili birbirlerinden ayıran unsurların başında gelir. Üstad’ın berceste dizesine sırtımı yaslayarak şunu diyebilirim ki, âlim olduğunu iddia eden biri, hakikate pencereler açan “hayret” ibareleri yoksa o kişinin kesinlikle ve kesinlikle bir Çıfıt, bir fırfır, bir fırıldak, bir sahtekâr, bir düzenbaz, bir kalpazan olduğuna mühür basarım. Şiir, rafine şiir, hakiki şiirin temsilcilerinden olan üstadımızın bu konu ile alâkalı berceste dizesine başvuralım ve özellikle dikkat çektiği “hayret” gerçeğine dikkat kesilelim:

“Kuyruğu etrafında dönen kedi hayrette;
Âlim ki, hayreti yok, ne boş yere gayrette!” (**)

Şiir, hakikî şiirler, süt emziren bir anne gibi, bir milletin hayatta kalmasını, büyümesini ve istikbâlini güvence altına almasını sağlayan anne sütü gibidir. Şiir, hakikî şiirin çocuğu hükmündeki “hayret” fenomeni sorumluluk duygumuzu hatırlatır, sadakat ile vazifelerimizi gerçekleştirmemizin tebligatını çeker. Şiir, hakikî şiirler, güzel olan bir rüya hâlinin tasvirini çizmekten ziyade canlandırmanın mücadelesini verir. Küllî dilin bir lehçesi olan şiir, hakikî şiirlerin dünyaya getirdiği “hayret” öznesi, kendisine tercümanlık yapan dil aracılığıyla saf gerçeği fark etmemizi sağlar… Bağlaçtan sonra virgül kullananlar, selâm sizlere!

Şiir, hakikî şiirler, sürgünden çağırdığı insana kimlik kazandırır ve sürgünden çağırdığı bir millete vatan bahşeder. Zihniyet çeperimizi, tasavvur algımızı ve benliğimizin hudutlarını ötenin ötesine doğru genişletir. Bütün bunlarla birlikte, var olan ama henüz fark edilmemiş ve henüz adı konulmamış olanları anlamamızın yollarını sunar. Yalın, çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, hakikî şiirlerin şairleri, “küllî dil” ile kaleme aldıkları dizeleriyle yaşadıkları çağın vicdanî sesi, hürriyetin nefesi ve adaletin çığlığı olur, bizi uyandırırlar.

* Peru yerli halkının kullandığı bir deyim.

**Necip Fazıl KISAKÜREK, Çile – Hayret şiiri

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin