İSLÂMÎ (!) NATO PAKTI

Hasan KARADEMİR

Nasreddin Hoca’nın “Balla sarımsak karışımını ilk ben buldum ama ben de beğenmedim” sözü, bu konuda tam bir çerçeve… Tabiî, böyle yazıp bitirmek olmaz. Meselenin derinine inelim… Mekke Paktı (Mekke Bildirisi / Mekke İttifakı), İslâm dünyasında ve küresel siyasette emperyalist güç odaklarının meşruiyet devşirme mekanizmalarından biri olarak kurgulanan; Batı merkezli hegemonik aklın Orta Doğu’daki yerli işbirlikçileri eliyle yürürlüğe koyduğu bir tasfiye ve pasifikasyon projesidir. Kağıt üzerinde İslâm beldelerindeki mezhep çatışmalarını bitirmek, terörü önlemek ve “kardeşliği” tesis etmek vaadiyle sunulan bu tür diplomatik mutabakatlar, esasta İslâmî direniş odaklarını silâhsızlandırma, ümmetin anti-emperyalist damarını ehlileştirme ve küresel sermayenin bölgedeki hâkimiyetini tahkim etme amacına matuftur.

Bölgesel krizlerin derinleştiği dönemlerde Suudî Arabistan rejiminin öncülüğünde ve “Mekke” gibi kutsal bir mekânın sembolik değeri suiistimal edilerek metne dökülen bu bildiri; aslı devrimci olan dinin kitleleri uyuşturma, itaate zorlama ve statükoyu koruma aracı hâline getirilmesi yolunda istismar edilişinin tipik bir örneğidir. “Mekke Paktı” ambalajıyla servis edilen deklarasyon, özünde Siyonist-Haçlı ittifakının bölgedeki varlığını sorgulamayan, aksine bu hegemonya ile uyumlu bir “Ilımlı İslâm” modelini kitlelere dayatan ideolojik bir barikattır. Diplomatik jargonun “barış, istikrar ve mutabakat” gibi yaldızlı sözcüklerinin arkasına gizlenen bu pakt, bölgedeki mezhebî ve siyasî gerilimleri üreten aslî faili -yani emperyalizmi- perdeleyerek, suçu yalnızca bölge halklarının iç dinamiklerine yıkmaktadır.

Kıblenin merkezinde imzalanan bir belgenin, işgâlci Siyonist rejim veya ABD emperyalizmine karşı net bir tutum almaması, söz konusu oluşumun samimiyetsizliğini ve işbirlikçi mahiyetini gözler önüne sermektedir. Mekke’nin manevîi otoritesi, emperyalist projelere meşruiyet sağlayan bir kılıf olarak kullanılmıştır. Paktın vaat ettiği “barış”, kölelerin efendilerine itaat ettiği pasif bir boyun eğiş ortamından ibarettir. Emperyalist işgâle, sömürüye ve kukla rejimlere karşı yürütülen haklı direniş hareketleri “terör” veya “bozgunculuk” potasında eritilerek etkisiz hâle getirilmek istenmektedir. Mekke Paktı, bölgedeki diktatörlüklerin, işbirlikçi monarşilerin ve mevcut sömürü düzeninin bekasını garanti altına alma niyetindedir. Küresel kapitalizmin Orta Doğu’daki petrol ve enerji hatlarını güvenceye alma arayışına dinî bir onay üretme işlevi görmektedir.

Bağımsızlık hususunda bir “halt” olabileceğini iddia eden kukla devletlere bir göz atalım:

14 Şubat 1945’te Suudi Arabistan Kurucu Kralı Abdülaziz ibn Suud ile ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt arasında USS Quincy savaş gemisinde gerçekleşen tarihi görüşme, Suudi rejiminin varlık şartını belgelemiştir: “Petrol Arama ve Çıkarma İmtiyazına Karşılık Amerikan Askerî Koruması.” İngiliz Devlet Arşivi (The National Archives – London, FO 371/186641) ve ABD Dışişleri Bakanlığı Belgeleri (FRUS, 1964-1968, Vol. XXI), 1960’larda Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği “İslâmî Pakt” veya “Mekke Paktı” girişimlerinin arkasındaki asıl niyetleri ifşa etmektedir. 1960’lı yıllarda Mısır lideri Cemal Abdülnasır öncülüğündeki Arap Milliyetçiliği, Sosyalist ve Anti-Sömürgeci dip dalgaya karşı, İngiliz ve Amerikan dışişleri birimleri Suudi Kralı Faysal’ı desteklemiştir. (Bugün bağımsızlık mücadelesinin bayraktarlığı İslâmî temelli örgüt ve devletlere geçmiş, emperyalizma bunlara akrşı yine aynı aletleri kullanmaya devam etmekte…)

Suudî ordusu, kullandığı radar, erken uydu ihbar, komuta-kontrol ve mühimmat altyapısı bakımından neredeyse tamamen ABD ve İngiliz savunma sanayii tekellerine bağımlıdır. Suudi Hava Kuvvetleri’nin vurucu gücünü oluşturan F-15 (SA/S/C/D) filosu tamamen Amerikan Boeing üretimidir. Filo yedek parçaları, hava-hava füzeleri (AIM-120 AMRAAM) ve bakım/onarımı ABD Savunma Güvenlik İşbirliği Ajansı (DSCA) tarafından onaylanan Foreign Military Sales (FMS) bütçeleriyle yürütülmektedir. Ülkenin hava savunma şemsiyesini oluşturan PATRIOT (PAC-3) ve THAAD füze bataryaları tamamen Lockheed Martin ve Raytheon üretimidir. Bu sistemlerin radar verileri, yazılım güncellemeleri ve mühimmat tedariki kesildiği ân, ülkenin hava sahası bütünüyle savunmasız kalmaktadır. Yıllık yüz milyarlarca dolarlık silâh alım sözleşmeleriyle Batılı askerî sınaî kompleksini finanse eden bir yapının, Atlantik Bloku’ndan bağımsız bir “Müşterek İslâm Savunması” yürütmesi imkânsızdır. Neom, Vizon 2030 ve küresel finans merkezleriyle örülü Suudî sermayesi, âlemşümûl kapitalist sistemin aslî bir parçasıdır. Sistemden kopma iradesi göstermeyen bir rejimle anti-emperyalist bir hat inşa edilemez.

1973 petrol krizinin ardından ABD Hazine Bakanı William Simon ve Suudî Hükümeti arasında varılan gizli mutabakat (US Department of the Treasury Archives) ile Suudî Arabistan, petrol satışlarını yalnızca ABD Doları üzerinden yapmayı ve elde ettiği devasa döviz rezervlerini Amerikan Hazine Bonolarına (US Treasuries) yatırmayı kabul etmiştir. Suudî petrol geliri; Cidde veya Mekke’de bağımsız bir sanayi altyapısına dönüşmek yerine, New York ve Londra borsalarında kapitalist sistemin çarklarını döndüren bir yakıta dönüşmüştür. Günümüzde yaklaşık 900 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşan Suudî Kamu Yatırım Fonu (Public Investment Fund), parasını Batılı teknoloji devlerine (Uber, Meta, Microsoft), finans kuruluşlarına ve küresel tikel yatırımlara aktarmaktadır. Sermayesi Wall Street’te rehine tutulan bir rejim, küresel finans kapitalin emir çizgisinden milim sapamaz. (Not: Suudî Arabistan, son yıllarda, para bulabilmek için tahvil ihraç eder hâle gelmiştir. Dolayısıyla iddia edilen finansı sağlaması mümkün değildir.)

Mekke Paktı kurgusunun “askerî omurgası” yapılmak istenen Pakistan; IMF cenderesindeki ekonomisi, borç batağındaki maliyesi ABD/Pentagon ile tarihsel ordu bağları ve kronik iç siyasî istikrarsızlıkları nedeniyle Atlantik merkezlerinden bağımsız hareket edebilecek stratejik iradeden yoksundur. Pakistan Maliye Bakanlığı ve Uluslararası Para Fonu (IMF Country Report) resmî verilerine göre, ülkenin dış borç stoku 120 milyar doların üzerindedir (Son olarak ABD’den 10 milyar dolar daha para dilenmekteydiler). Vergi gelirlerinin ve ülke bütçesinin ezici bir çoğunluğu yalnızca dış borç faiz ödemelerine (debt servicing) gitmektedir. IMF ve SIPRI verileri, Pakistan’ın savunma bütçesinin doğrudan borçlanma ve dış kaynaklı mali fonlamalarla sürdürüldüğünü göstermektedir. Bütçesinin en temel borç taksitini ödemek için her yıl Washington’daki IMF heyetlerinin onayına muhtaç olan bir idare, Batı bloğunun istemediği bir askerî angajmana giremez.

Pakistan Silâhlı Kuvvetleri’nin (özellikle Ordu ve İstihbarat Teşkilâtı – ISI) tarihsel oluşumu, Soğuk Savaş dönemi boyunca Amerikan jeopolitiğinin “ileri karakolu” olarak işlev görmüştür.

11 Eylül sonrası dönemde de Amerikan Kongresi ve Pentagon kaynaklı raporlar (Congressional Research Service – CRS Reports for Congress), ABD’nin Pakistan ordusuna sağladığı finansal nakdi aktarımları belgelemektedir:

Pentagon verilerine göre ABD, 2001-2018 yılları arasında Pakistan askerî bürokrasisine “Terörle Mücadele” adı altında 14 milyar dolardan fazla nakit ödeme (Coalition Support Fund) yapmıştır. (Hesap verebilirlik olmadan milyarlarca yardım – ICIJ, Exclusive – Pentagon cancels aid to Pakistan over record on militants | Reuters)

Pakistan Hava Kuvvetleri’nin vurucu gücü olan F-16 filosu, tamamen ABD Kongresi’nin onayladığı Foreign Military Sales (FMS) prosedürlerine bağlıdır. Uçakların yedek parçaları, teknik bakımı ve hatta mühimmat kullanım şartları Pentagon denetçilerinin (Technical Security Team) fizikî kontrolü altındadır. Pakistan ordusunun doktrinal kurgusu, kuruluşundan itibaren tek bir varoluşsal tehdit üzerine inşa edilmiştir: Hindistan ile olan Doğu sınırı (Keşmir Hattı).

Pakistan ordusu envanter, intikâl kaabiliyeti ve konvansiyonel konsept açısından tamamen Doğu sınırına çakılı vaziyettedir. Ülkenin Orta Doğu, Kuzey Afrika veya Akdeniz havzasındaki bir kriz alanına güç aktarımı yapabilecek ne askerî nakliye deniz filosu ne de sürdürülebilir lojistik altyapısı vardır. Pakistan’ın nükleer envanteri (Shaheen, Ghauri, Nasr füzeleri), bütünüyle Hindistan’a karşı geliştirilmiş taktiksel ve bölgesel bir caydırıcılıktır. Bu nükleer gücün, Mekke Paktı ambalajıyla Ortadoğu coğrafyasına veya küresel aktörlere karşı bir “İslâmî Şemsiye” olarak sunulması askerî rasyonaliteye aykırı.

Türkiye, Pakistan ve Suudî Arabistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Antlaşması” (Mekke Paktı), Batı ve Asya medyasında “Ankara’nın savunma sanayiî ve teknolojik birikimi, İslamabad’ın nükleer caydırıcılığı ve Riyad’ın sermayesinin devasa sentezi” retorikleriyle sunulmaktadır. Ancak bu tablonun yürütücü ve teknolojik motoru yapılan Türkiye düzleminde incelenmesi, paktın yapısal, hukukî, askerî ve doktrinal açıdan imkânsız bir çelişki üzerine kurulduğunu ifşa etmektedir. Bir ordunun bağımsızlığı kâğıt üzerindeki antlaşmalarla değil, C4ISR (Komuta, Kontrol, İletişim, Bilgisayar, İstihbarat, Gözetleme ve Keşif) altyapısındaki bağımsızlıkla sağlanır. Türkiye ordusu, son yıllardaki yerlileşme adımlarına rağmen stratejik envanter ve ağ merkezli harp altyapısında Atlantik sistemine entegredir.

Malatya Kürecik’te bulunan AN/TPY-2 radar sistemi, doğrudan NATO Müşterek Hava Harekat Merkezi (CAOC) ve ABD European Command (EUCOM) ağına veri aktarmaktadır. Bu radarın temel işlevi, Erken Uyarı Uydu/Füze verilerini İsrail dâhil Atlantik şemsiyesine aktarmaktır. Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki F-16 ve modernize edilen unsurlar, NATO’nun Link-16 veri ağı protokolüyle haberleşir. Bu veri ağının anahtar kodları ve uydu aktarım protokolleri NATO Müttefik Dönüşüm Komutanlığı (Allied Command Transformation) kontrolündedir. Mekke Paktı’nda Türkiye’nin “teknoloji sağlayıcı” rolü öne çıkarılmaktadır. Ancak savunma sanayii altyapısı derinlemesine incelendiğinde, Batı’nın kritik girdi ambargoları ve lisans yetkileri (ITAR / EAR) karşısındaki kırılganlıklar görülmektedir. Yerli olarak pazarlanan pek çok ana muharebe teçhizatı (Altay tankının ilk faz motor/şanzıman paketleri, kritik fırlatma sistemleri, jet motoru türbin hatları) Batılı veya NATO müttefiki tekellerin lisansına ve ihracat iznine tabidir. ABD Munitions List (USML) kapsamındaki alt bileşenleri barındıran hiçbir Türk savunma sanayiî ürünü, Washington’ın “End-User Certificate” (Son Kullanıcı Sertifikası) onayı olmadan Mekke Paktı üyelerine serbestçe transfer edilemez. NATO üyesi ülkelerin izni olmadan üçüncü ülkelere mühimmat veya platform ihraç edemeyen bir sınai altyapısıyla, Batı’dan bağımsız bir “Müşterek İslâm Savunma Sanayiî” kurgulanamaz. Aslında kurgulanır amma… Neyse.

Nasreddin Hoca’nın “sarımsaklı bal” benzetmesinde tecelli eden absürt çelişki, “Mekke Paktı” veya “İslâmî NATO” ambalajıyla sunulan yapının tam karşılığıdır: Teolojik ve jeopolitik açıdan bünyenin kabûl etmeyeceği iki ayrı dünyayı zoraki bir sentez hâline getirme gayreti…

Söz konusu girişim, ümmetin anti-emperyalist ve devrimci potansiyelini pasifize etmek, Doğu halklarının bağımsızlık arayışlarını küresel kapitalizmin çarkları arasında eritmek amacıyla kurgulanmış ideolojik bir bariyerdir.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin