METRİS CEZAEVİ – HAPİSHANE ÂDÂBI
Ulaş TUNCA
Derin sessizliği dağıtan, gardiyanın elindeki anahtarların şakırtısı ve hücre kapısının açılırken soğuk beton duvarlara çarparak yankılanan kilit ve sürgü sesi. Çatık kaşlar sert bakışlar karşımda: “Hazırlan! Seni koğuşa çıkarıyoruz.”
Oysa ben zaten hazırım. Üzerimde bir çift postal bir pantolon bir hırka. İki kolda iki gardiyan yürüyoruz koridor yolda. Bir kapı açılıyor bir kapı kapanıyor. Kapanan açılıyor açılan kapanıyor. İçimde heyecan ve merak duygusu…
Malta koridorunda yürürken önünden geçtiğimiz “B Blok” tan gelen yanık kokusu, duman kokusu, kan kokusu… Yakılan, yıkılan, yerle bir edilen ilk koğuşum. Hâlâ enkâz kaldırma çalışmaları yapılmakta. Hüznüyle, neşesiyle bütün yaşanmışlıklar film şeridi gibi gözümün önünde… Ruhumda derin izler bırakan zamanlar… Gördüğümüz muazzam rüyâların mekânı. Hakikî dostlarla yaptığımız Cennet kokulu sohbetler burnumda tütmekte…
Malta koridoru bir berzâh gibi. Başka koğuşlara, hücrelere, ziyaret mahalline, avukat görüş mahalline, dış kapıya, revire, hürriyete, mahkûmiyete, sefâya ve cefâya açılan bir berzâh-köprü.
Berzâh koridoruna doğru bakan bir karışlık eni ve boyuyla dünyaya açılan küçücük pencerelerin mazgallarından bakan keskin gözler… Her kapı iki bloğa ve her blok altı koğuşa açılıyor. Suçlarına göre tutukluların tasnif edilip yerleştirildiği koğuşlar.
Nihayet yerleştirileceğim “D Blok” önündeyiz. Burası cinayet, gasp ve yaralama suçundan yatan tutukluların konulduğu blok. Artık yeni koğuşum burası. Gardiyanların “Allah kurtarsın!” temennilerine “sizi de Allah kurtarsın!” karşılığını vererek yılanlı kuyuya bırakılıyorum. İçeride meraklı, tedirgin ve vahşî gözlerin bakışları üzerimde. Allah’ın lütuf ve keremine güvenerek yeni koğuşuma adım atıyorum.
Kardeşiyle beraber çifte cinayetten yatan Van’lı koğuş mümessili beni “Geçmiş olsun. Hoş geldin” diyerek karşılıyor.
Burada her koğuşun bir mümessili yani eski tabirle ağası, bir de blok mümessili oluyor. Blokta altı koğuş var ve her koğuşta yirmi küsür ve toplamda yüzün üzerinde mahpus bulunuyor.
Akşam sayımında kapanan koğuş kapıları ve bahçe kapısı, sabah sayımıyla beraber tekrardan açılıyor. Karşılıklı iki bloğun sırayla ortaklaşa kullandığı, zemini ve dört duvarı beton, üstü gökyüzüne açık bir havalandırma bahçesi.
Hapishaneye yeni girenler önce karantina koğuşlarına alınır ve ardından cürümlerine göre genel koğuşlara dağıtılır.
Metris, mahkeme tarafından tutuklananlarak yargılaması devam edenlerin konulduğu bir tutukeviydi. Tutukevi olduğu için gelen ve giden tutuklular oldukça fazlaydı. Gidenler, ya ceza aldıklarından dolayı hükümlülerin konulduğu “kale” diye ifade edilen başka cezaevlerine sevk ediliyorlar ya da mahkeme kararıyla tahliye ediliyorlardı. Tahliye veya sevk olanların boş kalan ranzalarına hemen karantinadan yeni tutuklular getiriliyordu. Bu yüzden koğuşlarda insan sirkülasyonu oldukça fazlaydı. Yeni suratlar, yeni karakterler tanıma fırsatı oluyordu. Yeni gelenlerle tazelenme ve yenilenme oluyordu koğuşlarda.
Burası her ne kadar tutukevi olsa da uzun süredir yatan tutuklular oldukça fazlaydı.
Mahkemelerin karar aşaması uzun sürüyordu. Tutuklananların ilk duruşmaya çıkmaları genelde en az iki ya da üç ay sonrasına oluyordu. Tabiî bu durum siyasî tutuklularda beş ilâ sekiz ay kadar da sürebiliyordu. Uzun yargılama süreleri mağduriyetleri de beraberinde getiriyordu.
Bulunduğum bu koğuş cinayet, gasp ve yaralama suçundan yatanların bulunduğu bir
koğuştu. En kıdemlileri koğuş mümessili ve kardeşiydi. Eski tutukluydular ve ağır ceza istemiyle yargılanıyorlardı. Hâlâ mahkemeleri devam ediyordu. Ben de o sırada 2 buçuk seneyi doldurmuştum ve daha ne kadar süre tutuklu kalacağımı bilmiyordum.
Yargılandığımız Devlet Güvenlik Mahkemesi, Özel Yetkili Mahkemeler olarak görev
yapıyordu. Mahkememizin yeni gelen savcısı ilk iddianamedeki istenen cezayı yetersiz bulmuş ve yerine idam cezasıyla cezalandırılmamızı istiyordu.
O sıralar idam cezası hâlâ yürürlükteydi. Her ne kadar 2001 yılında siyasî suçlar kapsam dışında bırakılarak idam cezası kaldırılmışsa da 2004 yılında kapsamı genişleyerek siyasî suçları da kapsayacak şekilde tamamen kaldırılacaktı. İdam cezasının kaldırılmasıyla her maddeden ayrı ayrı cezalandırılmamız isteniyordu iddia makamınca! Bu süre de 100 küsûr seneleri buluyordu. Benim durumumda olan birçok arkadaşla beraber aynı kaderi paylaşıyorduk. Yani kısacası “28 Şubat Yargısı” bizi tehlikeli görüyor ve yok etmek istiyordu.
Hırsızı öldüren bekçiyle, bekçiyi öldüren hırsız aynı ranzada!.. Her yaştan her baştan
her renkten yaşamlar var burada! Kimi namus diyor, kimi cehâlet, kimi kaza, kimi kader!..
İşledikleri cürümlerden dolayı her ne kadar gerekçeleri olsa da kimse yaptığı işten memnun değil.
İbretlik yaşam hikâyeleri… Her nefesin her canın bir hikâyesi var burada… Dile gelenler kadar gelmeyenler de çokça… İnsan ne kadar da vahşileşebiliyor, zâlimleşebiliyor hudutsuzca…
Koğuş mümessili yeni gelen tutukluları, acemileri karşısına oturtur koğuşun kural ve kâidelerini anlatır. İlk birkaç gün bazen de birkaç hafta çömez bahçeye çıkamaz. Çünkü bahçede nasıl volta atılacağını, nasıl oturulup kalkılacağını, nasıl konuşulacağını bilmez. Bu süreçte ona hapishânenin adâb-ı muâşereti öğretilir.
Yeni gelen acemiler “ortacı-meydancı” olur. Koğuşun genel hizmetlerini yaparlar. Çay demler, temizlik yapar, yemek servisine yardım eder, bulaşıkları, tuvalet banyoları yıkar, koğuşun genel temizliğine yardım eder, masalardaki kül tablalarını her zaman temiz tutarlar.
Bu acemilik süresince ranzaya değil tabureye oturur. Eğer koğuşta yeterli sayıda ranza yoksa yer yatağı serilir orada yatar.
Söz dinler çömez, öğrenir kuralları, kâideleri. Söz verilmeden konuşmaz, konuşulan söze de karışmaz. Yaşına, başına, suçuna bakılmaz. Fakat, koğuşa gelen kişi çok yaşlıysa veya hatırlı, itibarlı ve eski bir mahkûmsa bu kurallardan istisna edilir.
Kaideler öğrenilene ve yeni çömezler gelene kadar usûl böyle devam eder hapishanede. Yeni gelen acemiye sırasıyla bir önceki gelen mahpus öğretir kuralları ve hapishane geleneği böyle sürüp gider senelerce.
Koğuş mümessilleri düzen ve disiplini sağlar. Kavgaya, dövüşe, kargaşaya, nizâmsızlığa yol vermezler hapishanede. Eğer mümessil adâletliyse saygı görür ve verdiği kararlar sorunsuzca uygulanır diğer mahpuslarca.
Koğuşun genel ihtiyaçları için her hafta aidat toplanır. Genellikle koğuş mümessilinin yancısı “kantinci” olur. Kantinci hazırladığı listeye göre koğuşun ve mahpusların ihtiyaçlarını tedarik eder kantinden ve dışarıdan.
Ziyaretçisi gelmeyen durumu olmayan mahpusların da ihtiyaçları bu listeden, ortadan karşılanır. Bu durum bir nevi koğuş mümessilinin şerefidir. Sahip çıkar fakire fukaraya, garip gurabaya. Mağdur etmez kimseyi, koğuşunda ezdirmez.
Koğuş mümessili gerekli gördüğü zamanlarda koğuşundaki eski mahkûmlarla
istişâreler yapar ve öyle verir kararlarını. Haftada bir gün de bütün koğuş mümessilleri Blok
mümessilinin başkanlığında toplanır ve istişâreler yapılır. Blok yararına ortak kararlar alınır.
Mahpuslar, koğuşlar, bloklar arasındaki gerginliklere, kavgalara müdahale edilir ve suhûletle sorunlar çözülmeye çalışılır.
İdareyle, blok mümessilleri muhatap olur. Talep ve şikâyetleri onlar bildirir cezaevi idaresine. Ne mahpusun idareyle ne de idarenin mahpusla pek işi olmaz. Mahpusların sözünü dinlediği ve saygı duyduğu tek bir kişiyle muhatap olmak idarenin de işine gelir.
Mümessiller her zaman adaletli kararlar almak zorundadır hapishanede. Adaletsiz
tutum, karar ve davranışlar diğer mahpuslar tarafından bir süre hazmedilmiş gibi görünse de
nihâyetinde karşılığı çok ağır olur.
Tabiî bütün bu prosedürlerden muaf olarak geçiyorum gösterilen ranzaya. Ranzalar altlı üstlü çift kişilik. Bana kasvet veren karanlık gelen alt ranza yerine üst ranzayı tercih ediyorum. Buradan bahçe de gözüküyor gökyüzü de. Kitap okuyup, bir şeyler karalamak için de oldukça ferah ve aydınlık. Fakat diğer mahpuslar nazarında alt ranza daha makbûl görülüyor itibarca! Niçin daha makbûl olduğunun izâhını yapmaktan da aciz kalıyorlar sorulunca. İhtiyarlık ve engellilik durumu için alt ranzanın ilk tercih sebebi olmasını anlayabiliyorum ama diğerleri için bunu anlamak zor. Belki de ayaklarının yere sağlam basması içindir bu tercih! Sanırım hapishane geleneğinden, kültüründen kaynaklı bir durum!
Sonraki zamanlarda, benim de alt ranza tecrübelerim oldu. Ranzaların etrafını saran perdelerin kumaşları ve ranzaya serilen nevresim ve çarşaf takımları her mahpusun kendi zevkine göre farklı renk ve desenlerde özenle seçiliyor. Ranza demirleri gözükmeyecek şekilde her tarafı kaplanıyor. Çekik perdeler, içerideki mahpusun uyuduğunun ve rahatsız edilmemesi gerektiğinin göstergesi oluyor. Bunun haricinde perdeler hep açık kalıyor.
Siyasî koğuşta üst ranzalara tavandan duvara perde çekebiliyorduk fakat adlî koğuşlarda üst ranzaya perde çekilmesine idare tarafından müsaade edilmiyor! Belki de alt ranzanın tercih edilmesinin sebebi bu olabilir diye düşünüyorum. Alt ranzalar perdeli olduğu için hem mahremiyet hem de tavanda yanan ışığın rahatsız etmemesi için ve sanırım hapishane geleneğinden kaynaklı bir statü nişanesi olduğu için bu tercih sebebi oluyor.
Başta koğuş mümessilleri ve blok mümessili olmak üzere herkes tek tek gelip geçmiş
olsun ve hoş geldin karşılaması yapıyorlar. Birçok mümessil beni kendi koğuşlarında kalmam için dâvette bulunuyorlar. Anladığım kadarıyla siyasî bir mahkûmun koğuşlarında bulunmasının itibarlarını arttıracağını ve rakip koğuşlara karşı üstünlük sağlayacağını düşünüyorlar. Yapılan bu dâvetleri nezâketle geri çeviriyorum. Hatta bir tanesi cebinden bir cep telefonu çıkarıyor ve ne zaman ihtiyacım olursa kullanabileceğimi söylüyordu. Bu karşılama bir kâideymiş hapishanede. Eğer yeni gelen mahpus hatırlı, itibarlı biriyse istisnasız herkes gelip karşılama yaparmış. Ben de karşılamaları aldıktan sonra bahçeye çıkıyor ve vuruyorum voltayı…
Adlî mahkûmlar tarafından bana karşı gösterilen bu saygının, siyasî koğuşta
bulunduğumuz vakitlerde cezaevi idaresinin yaptığı haksız, adâletsiz, keyfî uygulamalara karşı göstermiş olduğumuz tavır ve eylemlerden dolayı olduğunu anlıyorum. Kazanılan hakların cezaevinde yatan tüm mahpusların lehine olacak şekilde uygulanmasını sağlıyorduk. Neticede şu da görülüyordu ki dâvanın heybeti kalplere sirâyet ediyor ve bizi sevenin de sevmeyenin de saygısını kazanmamıza vesile oluyordu.
Tek başıma volta attığımı gören bir arkadaş selâm verip müsaade istiyor ve beraber
vuruyoruz voltayı. Bana, sayemizde cezaevinde rahat ettiklerini ve idare tarafından saygı gördüklerini fakat bizden sonra bu saygının ve kazanılan hakların ellerinden alındığını anlatıyordu. “Cezaevi idaresi veya mümessiller tarafından bir haksızlık yapılsa, ‘sizi İbdacılara söyleriz’ diyorduk, iş bitiyordu. Fakat şimdi görüyorsun ki bize insan değil hayvan muamelesi yapıyorlar!” diyordu.
Hırıltılarla, homurtularla, horultularla, gülüşen, sırnaşan ve söğüşenler arasında geçen zamanlar…
Kendisini kader mahkûmu olarak tanımlayan adlî mahkûmlar idarenin her emrini
eksiksiz bir şekilde sorgulamadan yerine getiriyorlardı. Zaman içerisinde kendi iradesini
idarenin ve gardiyanların insâfına bırakan mahkûmlarda ne irade, ne kişilik, ne de şahsiyet
kalmıyordu.
Bu mânâda zaman zaman çıkan cezaevi isyanları, eğer bir hedefe yönelik olarak plânlanmamışsa sistemin, insan bedeninin yanında ruhuna da pranga vurmak isteyen bu sistematik şahsiyetsizleştirme politikasına karşı, mahkûmların bir nevi varoluş mücadelesinin reaksiyoner tavrı olarak da değerlendirilebilir.
Koğuşlara haftada iki gün birer saat sıcak su veriliyordu. Banyolar genelde sıcak suyun verildiği günlerde sırayla yapılırdı. Eğer sıcak su sıra gelmeden biterse ortasından kesilen plastik bidonun içine rezistanslı düzenek yerleştirilerek ısıtılan su ile yapılırdı banyolar.
Belirli günlerde işçi koğuşundan kendisi de mahkûm olan berber getirilir ve isteyen saç traşını olurdu.
Fotoğraf çekilmek isteyenler için de fotoğrafçı gardiyan çağırılır ve arzu edenler ücret karşılığında istediği kadar fotoğraf çektirebilirdi.
Çekpas sopasının her iki tarafına ağırlık yapması için su dolu plastik şişeler bağlanır ve halter vazifesi gören bu aletlerle spor yapılırdı.
Koğuşlar arası voleybol, futbol ve satranç müsabakaları düzenlenir ve maçlar oldukça çekişmeli geçerdi.
Ben de koğuşta gönüllü olarak bazı arkadaşlara Çin kökenli Wing Tsun dövüş sanatlarını ve güreş tekniklerini öğretiyordum.
Koğuşlara sabah, öğlen ve akşam olmak üzere günde üç sefer karavana yemek servisi yapılırdı. Yemekler topluca yenirdi. Koğuşun mutfakçısı tarafından terbiyeden geçirilen yemek kimseye ayrıcalık tanınmadan tabaklara eşit şekilde konulup servis edilirdi.
Mutfakçı yemeklerin lezzetinden, terbiyesinden, tabaklara eşit şekilde konulmasından sorumluydu. Mutfakçının koğuşta ayrıcalığı vardı. Diğer mahpuslar tarafından saygı görürdü.
Yemeklerin servis edilmesi, sofranın kurulup kaldırılması, bulaşıkların yıkanmasından ortacılar sorumluydu.
Koğuşun genel temizliği ve hizmeti de yine ortacılara aitti. Kül tablaları ortacıların göz ucuyla takip edilerek her zaman temiz kalması sağlanırdı.
Her mahpus, çamaşırını kendisi yıkamakla mükellefti. Ziyaretçisi gelen ziyaretçisine verir, ziyaretçisi gelmeyen de kendi yıkardı çamaşırlarını. Çamaşırlarını başkasına yıkatmak ayıp sayılır ve bunu yapan ikâz edilirdi. Ayrıca herkesin kendi terliği vardı ve koğuş içerisinde bu terlikler kullanılırdı. Bahçeye voltaya çıkılırken ayakkabılar giyilirdi. Eğer terlikle volta atılacaksa ayakların yere sürtülmeden yürünmesine dikkat edilmesi gerekirdi.
Kaldığım dört kişilik bölmede ranza ile elbise dolabı arasındaki bir ranzalık boşluğa perde çekerek bloktaki herkesin kullanabileceği, dileyenlerin namaz kılabilecekleri tek kişilik bir mescit yeri ayarlamıştım. Günün belli saatlerinde sığındığımız bu alan çok kıymetli ve hapishânenin fizikî yetersizlik şartlarında bulunmaz bir nimetti.
Zamana sahip olmanın, şahsiyetini korumanın, insanlığını idrak etmenin ve zamanı en iyi değerlendirmenin yolu namazdır hapishanede.
“Namaz dinin direğidir buyuruyor Allah’ın Sevgilisi… Namaz ile zaman
arasındaki kelime delâletinden bile pırıldayan alâka şudur ki, namaz, zamana sahip
olmanın mihrak mânâsıdır!” (SM.)
Kantinden alınan meyveler, kuruyemişler akşam yemeğinden sonra servis ediliyor ve çaylar içiliyordu. Akşam karanlığı çökerken hapishanenin üzerine efkârın dumanı tütüyordu
pencerelerden. Sesi güzel olan mahpus alıyor mızrabı eline, vuruyor sazın tellerine ve
söylüyordu yanık türküsünü gözleri gökyüzünde…










