HARÂMİ DÜZENİNDE METRİS CEZAEVİ
Ulaş TUNCA
Can pazarı, kan kokusu… Can alırlar, can satarlar… Kaça alır kaça satarlar bilinmez
ama canların adâlete teslim edildiği ve hiç kimsenin can güvenliğin olmadığı, aslanların farelere boğdurulduğu yerdir cezaevleri.
600 kişi kapasiteli Metris Cezaevi’nde 1200 tutuklunun bulunuyor olması bile ülkedeki adâlet sisteminin ceza ve infaz sisteminin çöküşünün bir göstergesiydi.
Cezaevlerinde yatan tutukluların can güvenliği yoktu. İdarenin sağlayamadığı can güvenliğini doğal olarak mahkûmlar kendi yöntemleriyle sağlamaya çalışıyorlardı. Şiş, bıçak, pala, kılıç, silah vs… Her mahkûmun kendi imkân ve kabiliyetleri nisbetinde ulaşabildiği güvenlik tedbirleri.
Cezaevlerinde çıkan isyanlarda mahkûmlar birbirlerini boğazlıyorlardı.
Cezaevleri aynı zamanda rant kapısıydı. Cezaevi idaresi tarafından içeriye sokulan cep telefonu, uyuşturucu ve silâhların, idareyle anlaşmalı bazı mahkûmlar tarafından içeride satışı ve bu satıştan elde edilen gelirin paylaşılması…
Bu satışların yanında, cezaevinde yatan mahkûmlardan alınan haraçlar, kesilen cezalar, suç işlemesi için gece dışarıya çıkarılan mahkûmlar, para karşılığı göz yumulan firarlar, hapishanede mahpuslar arası kurulan mahkemeler, dışarıda yarım kalan ihalenin içeriye havale edilmesi, para karşılığı intihar süsü verilerek veya doğrudan işlenen cinayetler de cabası…
Görevlerini namusuyla yapmak isteyen görevlilerin mevcudiyeti bu durumu değiştirmiyordu. Bu bozuk düzenin iyileşmesi bütün bir sistemin değişmesiyle mümkün olabilirdi. Bu suç düzeninde sesini çıkaranlar ya görevden alınıyor ya da pasif görevlere atanıyorlardı.
Dönemin cezaevi şartlarını anlamak açısından işin içinde mutfağında biri olarak Bayrampaşa Cezaevi Savcısı Necati Özdemir’in sözlerini hatırlamakta fayda var:
“Cezaevlerinde can güvenliği yok. Bir adamdan öldürülmemesi için alınan para beş milyon dolar. Haraç vermediği için duruşmalara gidemeyenler var. Gitse adam tahliye olacak, yollamıyorlar. Sevk durdurma dört, beş bin mark. Yakınlarıyla görüştürme de tarifeye bağlı. AİDS’ten ölenler var. Uyuşturucu bağımlıları, Hepatit B’liler var. Yani cezaevleri suç yuvası, adamın ıslah olacağı varsa da orada ıslah olması imkansız. Görev yaptığım cezaevinde yasadışı mal ve işlemlerden kazanılan para yılda elli trilyonu buluyor.”
Farklı koğuş ve bloklarda kalan mahkûmlar birbirleriyle irtibat halindeydi. Fısıltı gazetesi iyi çalışıyor dedikodu kazanı fokur fokur kaynıyordu. Tutuklanan kişi gizlese bile kimin hangi suçtan cezaevine girdiği kısa sürede öğreniliyordu. Kimmiş kimlerdenmiş ne iş yaparmış, hasımları kimmiş hısımları kimlermiş. Hangi gruba yakınmış siyasî görüşü neymiş gibi bir çok konudan haberdar olunuyordu.
Cezaevindeki enformasyon sadece mahpuslar ilgili değil; gardiyanlar, cezaevi savcısı, cezaevi müdürleri, cezaevi komutanı, cezaevinde çalışan sivil memurlar hakkında da bilgilere ulaşılabiliyordu. Nereli olduğu, evli mi bekâr mı, kaç çocuğu var, nerede oturur, daha önce görev yaptığı yerler, siyasî görüşü, zaafları gibi konular belli başlı mahkûmlarca bilinirdi.
Gardiyanlar arasında mezhepsel ve siyasi gruplaşmalar vardı. Karslılardan oluşan
“A Takımı” dedikleri grup Metris Cezaevinde lokomotif görevi görüyordu. Cezaevindeki düzeni ve kuralları onlar belirliyorlardı. Cezaevinde işlenen suçların arkasında bunlar vardı. Hatta Cezaevi Müdürünü dahi onlar yönlendiriyordu. Onlardan habersiz cezaevinde kuş uçmazdı.
Cezaevinde rüşvetle herşeyi yaptırmak mümkündü. Hatta dışarıda ulaşılamayacak imkânlara ve gelirlere cezaevinde çok rahat bir şekilde ulaşabiliyordu.
Bloklarda ve koğuşlarda gruplaşmalar vardı. Adlî mahkûm olmasına rağmen herkes
kendi siyasî görüşüne yakın olanlarla bir arada kalmak istiyordu, hatta hemşehrisi ile veya
aynı çete üyesiyle.
Cezaevinde B blokta siyasî tutuklular, C blokta gasp ve hırsızlık, D blokta çete
suçları, cinayet, gasp ve yaralama. E blokta uyuşturucu suçları diğer kısmında memurlar ve
yabancı ülke vatandaşı olan tutuklular ve karşısında da işçi koğuşu bulunuyordu. Revir, mutfak, kantin, idarî işler, avukat ve ziyaret mahalli A blokta bulunuyordu. Tek kişilik hücreler bodrum kattaydı. Ayrıca diğer tutuklularla hiçbir şekilde temas ettirilmeyen tecavüz suçundan tutukluları havalandırma bahçesi olmayan, gidiş gelişlerde sadece üst
koridorların kullandırıldığı tecrit odalarında tutuyorlardı.
Öyle bir yer ki burası, hasbelkader buraya düşenler suç makinesine dönüşüyordu. Hırsız daha mâhir bir hırsız oluyor, yankesici el sanatını daha iyi icra etmeyi öğreniyordu. Kaçakçı işlerini daha ustaca yapmayı, katil daha az ceza alabileceği yöntemleri öğreniyordu.
Çetelerin nüfuzlarını arttırdıkları, bazıları için suç eğitimi alanı, bazıları için geçim kapısı, dışarıda tutunamayanların yuvasıydı cezaevleri.
Bir yandan da mevcut rejim tarafından idealize edilen çete-mafya özentisiyle hayatları karartılan bir neslin konağı olmuştu hapishaneler.
Metris Cezaevi Müdürü’nün lakabı altı otuz beş… Soyadı Korkmaz ama o herşeyden korkardı. Korkusuz korkaklardan! Özel görevle getirilmişti Metris Cezaevi’ne!
Noel Baba Operasyonu öncesi B Blok bahçe kapısına kadar gelip sarhoş kafayla camı açıp küfür eder ve kaçardı.
Hiçbir vicdanî ve ahlâkî ölçüsü yoktu. Görev yaptığı hiçbir cezaevinde başarı sağlayamayan bu sadist ruhlu, eski zindancı zihniyetin temsilcisi şahsiyetsiz işkenceci, aradığı saygıyı mahkûmlara zulmederek bulmaya çalışıyordu.
Mahkûmlara gözdağı vermek için belinden yukarısına kadar gömleğini, paçalarından
dizlerine kadar pantolonunu çekerek daha önce görev yaptığı cezaevlerindeki mahkûm ve
mahkûm yakınlarının kendisine yaptıkları silahlı saldırılarda aldığı kurşun yaralarını
göstererek gözdağı veriyordu.
“Ben Metris’te İBDA-C’yi bitiren adamım” diye hava atıyordu cezaevinde. Tabiî bu durum arkasını dönüp giderken mahkûmların alaycı tavırlarla gülüşmelerine sebep oluyordu. Kimse onu ciddiye almıyordu. Kimsenin adam yerine koyup ciddiye almaması onu daha da öfkelendiriyordu.
Gece gündüz alkollü dolaşıyor, sataşacak kimseyi bulamazsa gardiyanlara sarıyor, onlara saldırıp tokatlıyordu. Bazen de cezaevine müvekkilleriyle görüşmeye gelen avukatlara saldırıyordu.
Yanında bulunan sadist ruhlu eski gardiyanlarla mahpuslara karşı her türlü çirkefliği
yapmaktan pervâ duymuyordu. Yaptığı eziyetlerden zevk alıyordu. Yüzündeki o pis ve alaycı
sırıtışla, kendisini korumaktan aciz eli kolu bağlı mahkûmlara hakaretler ve küfürler eşliğinde bizzat kendisi işkence yapıyordu.
Yeni gelen taze gardiyanlar da mahkûmlara karşı yapılan işkence ve kötü muameleye şahit olup seyirci kalmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Seyirci rolünde kalmalarından dolayı onlarda bu suçlara ortak oluyorlardı. Zamanla onlar da bu durumu kanıksıyor ve diğerlerine benzemeye başlıyorlardı. Onların da kalpleri katılaşıyordu.
Geceyarısı sarhoş vaziyette gelip koğuşları teftiş eden Özen Korkmaz çoğu zaman
sızıp kaldığı cezaevinde sabahlıyordu. Yaptığı haksızlıkların, zulümlerin, aldığı ahların
karşılığı ağır oldu ve amansız bir hastalığa yakalanarak acı çekerek öldü. Aradığı saygıyı ve
saadeti düştüğü sefalette, sefillikte arayan insan ziyanlığı, zavallı bir adamdı.
Mevcut sistemin her kurumunda görülen liyâkatsizlik burada da kendisini âdeta bir
sistem haline gelmiş zorbalık ve düzensizlik olarak gösteriyordu. Adâlet Bakanlığı’na bağlı
olup Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün denetim ve sorumluluğunda olan cezaevleri, ıslah edicilik vasfının dışında her şeydi…










