BATI’NIN KAVRAMSAL KİBİRİNDEN BÜTÜNCÜL İDRAKARAKAMLARIN ÖTESİNDE “TENKİD ŞUURU”

Adnan DEMİR

Tarihi ve insanlık birikimini, kendi dar parantezine hapsettiği merhaleler üzerinden “ilkel” ve “medenî” diye iki doğrusal kutba ayıran Batı merkezli okuma biçimi, uzunca bir süre kavramsal bir körlüğün taşıyıcılığını yaptı. Kendi doğrularını evrensel hakikat; kendi teknik aşamasını ise insanlığın ulaştığı tek nihaî zirve varsayan bu kaba indirgemecilik, “medeniyetimizin katkısını görmemiş” toplulukları bir kalemde “geri” nitelemesiyle tarihin dışına itmeyi tercih etti.

Oysa Georges Ifrah ve Claude Lévi-Strauss gibi adamların antropoloji ve matematik tarihine kazandırdığı şüphe, bu kibirli kurguyu kökünden sarsmaktadır. “Yaban” yahut “ilkel” olarak adlandırılan zihniyet; sanılanın aksine mantıktan, soyutlamadan ve kendi içinde son derece tutarlı bir nedensellikten yoksun değildir. Avustralya yerlisinin çakıllarla kurduğu ilişki, Polinezya’nın sicim düğümleri, Babil’in kil tabletleri ya da Hint şiirine sızmış matematiksel ritim… Bütün bunlar, insan zihninin varlığı kategorize etme ve evrenle kurduğu diyaloğu anlamlandırma çabasının farklı şiveleridir. “İleri” denilen toplumların zihninde yaşayan efsaneler ve kolektif mitler göz önüne alındığında, kimin ne kadar “ilkel” veya “medenî” olduğu çizgisel bir sıralamayla izâh edilemez.

Ancak günümüz düşünce dünyasının önündeki asıl kriz, yalnızca bu kavramsal hiyerarşide değil; bilginin uğradığı aşırı uzmanlaşma ve parçalanmışlıkta (kompartımanlaşmada) yatmaktadır.

Modern akademi; arkeolojiyi etnolojiden, dilbilimi matematikten, tarih öncesinin kertilmiş kemiklerini ise Ortaçağ quadrivium’undan ayırmıştır. Devasa bir veri birikimi vardır; fakat bu veriler kendi dar uzmanlık alanlarının surları arkasında tutulmakta, beş kıtayı ve insanlık tarihini kuşatan bütüncül bir terkibden (sentezden) yoksun bırakılmaktadır. Maya astronomisini, Arap cebirini, Yunan aritmetiğini ve modern sayı sistemlerini aynı gövdenin dalları olarak görecek muhit ve ihata darlığı, hakikatin bütününü görmemize engel olmaktadır.

Oysa sayma eylemi ve miktar algısı (kemmiyet), yalnızca pragmatik bir araç veya teknik bir hesaptan ibaret değildir.

Henri Bergson’un ruhçuluğunda ve sezgiciliğinde dile gelen “doğrudan veriler” misali; 7 aylık bir bebeğin henüz konuşmadan ses ve yüz sayılarını eşleştirmesindeki o “sayı duyusu”, insanda doğuştan var olan mücerret (soyut) kavrama istidadına işaret eder. Bu istidat, varlıkla kurulan dolaysız temasın ve insanı var eden asli cevherin -tenkid şuurunun¹- matematik zeminindeki tezahüründen başka bir şey değildir.

Netice itibariyle; miktar ve sayı, insanın evrene attığı zihinsel bir çentiktir. İnsanlığı kaba bir “ileri-geri” hiyerarşisiyle tasnif etmek ne kadar haksız ve sığ bir tutumsa; bilgiyi parçalayarak terkib fikrini kaybetmek de o derece büyük bir çoraklaşmadır. İster en basit parmak hesabı olsun ister en karmaşık soyut cebir; hepsi insan idrakının ve tenkid şuurunun aynı hakikat arayışındaki ayak izleridir.

¹ Tenkid şuuru: İnsanın varlığı olduğu gibi kabul etmeyip onu ayıran, sınırlarını çizen, karşılaştıran ve anlamlandıran temel zihinsel kapasitesi. Bu şuur, salt teknik bir hesaplama yeteneğinden önce gelir; sayı algısından soyut düşünceye kadar her türlü kategorizasyon ve değerlendirme eyleminin temelini oluşturur. Yazıda, hem “ilkel” sayılan toplumların sayma sistemlerinde hem de modern matematikte aynı kökten gelen bu eleştirel bilincin farklı tezahürleri vurgulanmaktadır.

https://x.com/adnancanidir/status/2111118842051150330?s=20

Bir yanıt yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin