BRİTANYA’NIN EBEDİ ÇÖKÜŞÜ

Andrew Gamble

Takdim: İngiliz İmparatorluğunun gerileme dönemine dair geniş bir perspektif sunan yazar, çözüm noktasında akim kalmış. u da aslında yazarın değil, topyekûn Batı’nın akametini sergilemesi açısından mühim. Çare, Batı’yı da girdiği insanlık dışı yoldan kurtaracak olan Doğu’dan gelecek, yeni bir ruh ve fikirle…

New Statesman

30 Eylül 2023

Britanya’nın dünyadaki konumuna dair tartışmalar savaş, emperyal çalkantılar ve Thatcherizm ile alevlenmişti. Brexit bunu yeniden alevlendirdi.

Mayıs ayında Daily Telegraph gazetesinde Maliye Bakanı Jeremy Hunt, Britanya’nın gerilemesinden söz edilmesinden yakındı ama tuhaf bir şekilde bunun solla sınırlı bir iddia olduğunu öne sürdü. Muhafazakârların ülkenin akıbeti konusunda her zaman iyimser olduklarını ifade etti. Belli ki Daily Telegraph ve Daily Mail’in sayfalarını incelemek ya da GB News’i dinlemek için fazla zaman harcamıyor. Bu gazeteler yalnızca Britanya’nın değil, tüm Batı’nın düşüşüne dair karanlık öngörülerle dolu. İktisadi çöküş, Britanya’nın kültürünün ve ulusal kimliğinin “woke’lar” tarafından altüst edilmesi, uğursuz küresel elitlerin Britanya demokrasisinin altını oyması, hükümetin Manş Denizi’ndeki göçmen teknelerini durdurmak ya da adına yaraşır bir Brexit gerçekleştirmek gibi basit hedeflere bile ulaşmadaki beceriksizliği, tüm bunlar tanıdık temalar.

Allister Heath, Sherelle Jacobs, Douglas Murray, Alison Pearson, Charles Moore, David Frost, Nick Timothy ve diğerleri Telegraph’ın sayfalarını ülkenin başına gelenlerle ilgili kasvetle dolduruyor. “Britanya ‘kontrollü’ bir gerileme halinde değil, ülke uçurumdan düşmek üzere”“Britanya artık çoğunluğun görüşlerinin ezildiği elit bir diktatörlük”“Politikacılar siyasete olan inançlarını kaybetti; bu içinde bulunduğumuz durumu açıklıyor”“Çökmüş Britanya hakkında iyimser olmak için hiçbir neden yok”“Britanya’nın yaklaşan çöküşünün ardındaki korkunç gerçek” gibi başlıklarla dolu köşe yazıları bolca yer alıyor. Burada pek iyimserlik yok. Ve bu 13 yıllık Muhafazakâr hükümetten sonra oldu.

Sağda bu derin kültürel ve siyasi kötümserliğin geri dönüşünü açıklayan nedir? Cevabın bir kısmı, ulusal gerileme anlatılarının 19. yüzyılın son on yıllarından bu yana siyasi sınıf için güçlü bir cazibeye sahip olması. Tarihçiler bu korkuların gerçek olup olmadığı konusunda bölünmüş durumda. Tarihçi Martin Wiener, gerilemeyi 20. yüzyıl İngiliz tarihinin en önemli sorunu olarak nitelendirirken, The Rise and Fall of the British Nation (2018) kitabının yazarı David Edgerton bunun bir efsane olduğunda ısrar ediyor. Fakat mitler kendi gerçekliklerini yaratabilirler. Yüzyıldan fazla bir süredir gerileme, Britanya’daki algıları, tartışmaları ve politika tercihlerini şekillendiren düzenleyici çerçevelerden biri oldu.

Kendi kitabım, Britain in Decline, ilk olarak 1981 yılında basıldı. Bu kitabı 1970’lerin siyasi çalkantılarını ve artan kutuplaşmasını anlamaya çalışmak için yazmıştım. Bu durum 1950’ler ve 1960’larla keskin bir tezat oluşturuyordu. Siyasi tartışmaların özellikle sağda dört “gerileme” —dış güçte, iktisadi performansta, devlet kapasitesinde ve ulusal kültürde— açısından çerçevelenmesi beni çok etkilemişti. 1960’lardan beri Britanya’nın, devletini elden geçirerek, ekonomisini yeniden yapılandırarak, kültürünü liberalleştirerek ve imparatorluğun sona ermesinden sonra dünyada yeni bir rol bularak modernleşmesi gerektiğine inanılıyordu. Harold Macmillan, Harold Wilson ve Ted Heath’in modernleşme programları buna cevap niteliğindeydi. Ancak 1971’de savaş sonrası yönetilen para düzeninin bozulması ve 1973’teki ilk petrol şokunun ardından Batı ekonomisindeki uzun savaş sonrası patlamanın sona ermesiyle İngiliz ekonomisi, hızla yükselen enflasyon, iflaslar, işsizlik ve grevlerle birlikte stagflasyona sürüklendi. Son yirmi yılın refahı buharlaştı ve savaş sonrası nispeten iyi ekonomiyi yaratan araçların hiçbiri artık işe yaramıyor gibi görünüyordu. Sağ kesimden pek çok kişi devleti sorun olarak görmeye başladı. Devlet aşırı genişlemişti, çok fazla vergi alıyor ve harcıyordu, üretken ekonominin kanını emiyordu.

İktisadi durum kötüleştikçe siyaset de kutuplaştı ve hem İşçi Partisi hem de Muhafazakârlar içindeki merkezciler zemin kaybetti. Radikal sağ ve radikal sol isyanlar uzlaşma ve tavizi küçümsedi ve Britanya’yı düşüşten kurtarmak ve siyasi çıkmaz ve sürüklenmeyi sona erdirmek için dönüşümsel değişim çağrısında bulundu. 1970’ler entelektüel bir mayalanma ve uçlara doğru hareketlenme dönemi oldu, zira İngiliz siyasetindeki kriz son derece derin görünüyordu; bu, yalnzıca kapitalizmin krizi değil, aynı zamanda Britanya’nın demode rejiminin, modern öncesi devletinin ve dolayısıyla kültürün kriziydi. Perry Anderson ve Tom Nairn’in ilk kez 1960’larda New Left Review’da formüle edilen analizleri 1970’lerde daha da yerinde görünüyordu.

Britain in Decline, 1970’lerin siyasi krizini Britanya tarihi ve siyasetinin özellikleri, 1880’lere kadar uzanan 100 yıllık gerileme tartışması bağlamına yerleştirerek açıklıyor, aynı zamanda tüm devletleri şekillendiren jeopolitik, devlet kapasitesi, politik ekonomi ve ulusal kültür arasındaki ilişkilerin özel bir ifadesi olarak karşılaştırmalı bir şekilde analiz ediyor.

Gerileme tartışmasının farklı aşamalarını birbirine bağlayan şey imparatorluk, imparatorluğun nasıl sürdürülebileceği ve Britanya’yı dünya meselelerindeki öncü rolünün garantörü olan imparatorluğu olmadan hayal etmenin mümkün olup olmadığı. Jeopolitikte kayda değer bir değişiklik olduğu her seferinde bu gerileme sorunu gündeme gelir ve Britanya’nın dünyadaki konumu hem ne olduğu hem de ne olması gerektiği ve ülkenin devleti, ekonomisi ve kültürünün bunu sağlayacak kadar güçlü ve dirençli olup olmadığına dair soruları gündeme getirir. Bu türden dört dönem öne çıkıyor. Bunlardan ilki 20. yüzyılın başında, başta Almanya ve ABD olmak üzere güçlü yeni rakiplerin ortaya çıkmasıyla Britanya’nın hakimiyetinin kırılgan görünmeye başladığı dönem. Britanya’nın uzak okyanuslardaki imparatorluğunun, yeni kıta imparatorluklarının sahip olduğu yoğun güç ve kaynaklarla başa çıkmakta zorlanacağının giderek daha fazla farkına varılması, Amiralliğin Britanya’nın Atlantik’in her iki yakasındaki rakipleriyle aynı anda savaşamayacağı yönündeki özlü değerlendirmesiyle özetlenmişti.

Bu ilk gerileme tartışmasının öncülüğünü Joseph Chamberlain ve Alfred Milner gibi sosyal emperyalistler üstlendi ve Britanya’nın liberal uyuşukluğundan sıyrılmasını, ekonomisinin yeniden düzenlenmesini ve ulusal kültürünün, içeride sosyalizme ve dışarıda rakip emperyalizmlere karşı direnişi güçlendirmek için daha güçlü ve aktif bir devlet yaratılması yoluyla yeniden canlandırılmasını istediler. Britanya ve beyaz dominyonlarından oluşan bir federasyon olan emperyal birliği, Britanya sanayilerinin Almanya ve ABD ile rekabet edebilmesi ve sosyal güvenlik ve emperyal savunma için gelir elde edebilmesi için koruyucu bir gümrük vergisi oluşturulmasını teşvik ettiler.

İkinci gerileme tartışması, 1930’larda, 1931’de altın standardının çöküşü ve sosyal emperyalizmin gecikmiş zaferi ile İngiliz mali üstünlüğünün ve liberal düzenin sona ermesinin ardından ortaya çıktı. Her ne kadar Britanya, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden biri olarak ve imparatorluğu en geniş haliyle ortaya çıkmış olsa da ülkenin mali gücünün ciddi şekilde zayıflaması konumunu eskisinden daha kırılgan hale getirmişti. İrlanda’nın imparatorluktan ayrılması ve ABD ile donanma eşitliğinin kabul edilmesi gerekirken, genel oy hakkı İşçi Partisi’ni iktidar için ciddi bir iç rakip haline getirmişti. Tartışmalar, Britanya’nın imparatorluğunu nasıl koruyabileceği ve yayılmacı güçler Almanya ve Japonya ile savaştan nasıl kaçınabileceği üzerine yoğunlaştı.

Britanya’nın İkinci Dünya Savaşı’na katılması, kötümserlerin öngördüğü gibi, ülkeyi mali ve askerî açıdan ABD’ye bağımlı hale getirdi ve imparatorluktan vazgeçmeyi kaçınılmaz kıldı. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla başlayan dekolonizasyon, 1970’e gelindiğinde sadece bir avuç bölge kalana kadar hız kazandı. Bu durum 1960’larda üçüncü gerileme tartışmasını başlattı. Mesele, imparatorluğun yerini neyin alacağı ya da alabileceğiydi. Modernleşme stratejisi, iktisadi örgütlenme ve endüstriyel ilişkilerde reformlar yapılmasına yardımcı olmak için Avrupa Topluluğuna katılmayı önerdi.

Avrupa Topluluğu’na üyelik 1973 yılında gerçekleşti ve 1975 yılında yapılan referandumla onaylandı. Fakat üyeliğin ilk yılları iktiasdi krizin ve ABD tarafından dayatılan dalgalı döviz kurları ve küreselleşme etrafında uluslararası iktisadi düzenin derinlemesine yeniden yapılandırılmasının gölgesinde kaldı. Muhafazakâr Parti içinde küçük bir azınlık ulusal egemenliği ve Britanya’nın hem ABD’den hem de Avrupa’dan bağımsızlığını (eski emperyalist tavır) savundu. Ancak Thatchercılar küreselleşmeyi benimsedi, Keynesyen ekonomi yönetimini ve yüksek vergili, yüksek harcamalı devleti reddetti ve örgütlü emeğin gücünü kırmaya çalıştı. Bu, İngiliz ekonomisini uluslararası rekabete maruz bırakarak daha rekabetçi olmaya zorlama çabasıyla birleşti. Devlete ait kamu hizmetlerini özelleştirerek, finans sektörünü serbestleştirerek ve Britanya’nın geleneksel endüstrilerinin çoğunun ortadan kalkmasına olanak sağlayarak İngiliz ekonomisini yeniden yapılandıran derin bir iktisadi şoka liderlik etti. Londra ve güneydoğuya daha fazla odaklanan hizmet temelli bir ekonomiye geçişi etkiledi. Güç Westminster’da merkezileşti ve eşitsizlik keskin bir şekilde arttı.

1997 yılına gelindiğinde İngiliz ekonomisi ve İngiliz devleti büyük ölçüde değişmişti. Tony Blair ve Gordon Brown yönetimindeki İşçi Partisi’nin ekonomiyi yönetme konusundaki yeni çerçeveyi kabul etmesi, Thatcher döneminin siyasi kutuplaşmasını ve bununla birlikte gerileme tartışmasını sona erdirdi. Muhafazakâr manifestonun 1987’de Thatcher’ın üst üste üçüncü seçim zaferinin arifesinde zaferle ilan ettiği gibi, “halk yönetilemez değildi, hastalık tedavi edilemez değildi, düşüş tersine çevrilebilirdi”.

İlk iki gerileme tartışmasının sonucu, Britanya’yı yurt dışındaki imparatorluğunu korumak ve yurt içinde siyasi destek kazanmak amacıyla 19. yüzyılın büyük kısmında politikaya yön veren liberal serbest ticaret geleneklerinden uzaklaştırarak, kolektivist, müdahaleci ve korumacı politika çözümlerine doğru itmek oldu. İşçi Partisi hükümetleri bu önyargıyı geliştirdi ve genişletti. Thatcher’ın 1970’lerdeki üçüncü gerileme tartışmasına zaferle çıkan vizyonu, her türlü ulusal ekonomik stratejinin kesin bir şekilde reddedilmesiydi. Altın standardının 1931’de çökmesinden bu yana İngiliz hükümetleri, ekonomiye daha fazla devlet müdahalesi ve farklı düzeylerde korumacılık içeren çeşitli ulusal stratejiler denemişti. Bunların en kapsamlısı 1940’tan sonra uygulamaya konulan ve savaş sonrası planlamayı da şekillendiren savaş zamanı ekonomisiydi. Britanya ekonomisi üzerindeki kontroller ancak 1945’ten sonra kademeli olarak kaldırıldı ama pek çoğu devam etti ve Macmillan, Wilson ve Heath dönemlerinde daha fazla dirijizm salgını yaşandı. Thatcher hükümeti, ülkenin göreli iktisadi gerilemesine ilişkin çözümlerinde, sadece 1945’ten bu yana hükümetlerin müdahaleci politikalarını değil, 1930’larda Chamberlain’in sosyal emperyalist geleneğinin mirasçıları olan ve serbest piyasalar yerine güvenlik ve korumaya öncelik veren Muhafazakârların hâkim olduğu milliyetçi hükümetlerin politikalarını da reddetti.

Thatcher hükümetinin temel inançlarından biri, ülkenin göreli iktisadi gerilemenin ancak 19. yüzyılın büyük kısmında İngiliz politikasını yöneten ve 1931’e kadar güçlü kalan serbest piyasa ilkelerine geri dönülmesi halinde durdurulabileceğiydi. Thatchercıların Britanya’nın Avrupa Topluluğu üyeliğini desteklemelerinin nedeni, bunu ülkede gerilemeyi önleyecek bir dış çerçeve olarak serbest piyasa ilkelerini yerleştirmenin bir aracı olarak görmeleriydi. Bu, İngiliz şirketlerini daha rekabetçi olmaya zorlayacak yeni araçlardan biri olacaktı. Bu durum Thatcher ve bakanlarının Avrupa Topluluğunda serbest ticaretin önündeki engelleri kaldıran tek pazar gibi Avrupa entegrasyonu önlemlerine duydukları hevesi açıklıyor. Dünyanın en büyük serbest ticaret birliğinin parçası olmak, Britanya ekonomisinin ihtiyaç duyduğu değişiklikleri teşvik etme konusunda büyük bir avantaj olarak görülüyordu. Bu, İşçi Partisi ile büyük bir ayrım çizgisiydi. 1970’lerde ve 1980’lerin başında İşçi Partisi solunda geliştirilen alternatif ekonomik strateji, Avrupa Topluluğundan çekilmeyi savunan ve ticaret ve finans üzerindeki kontrollerden oluşan korumacı bir duvarın arkasında endüstriyel yenilenme arayan bir ulusal ekonomi stratejisiydi. 1980’lerin başında İşçi Partisi ulusal egemenlik partisi, Thatcher yönetimindeki Muhafazakârlar ise küreselleşmecilerdi.

Thatcher’ın kendisi ve bazı müttefikleri 1980’lerin sonunda Avrupa hakkında çok daha olumsuz bir görüşe sahip olmaya başladı. Avrupa Birliği’ni kuran Maastricht Antlaşması, Muhafazakâr Parti içinde Enoch Powell’ın (ve Tony Benn’in) AB üyeliğinin kabul edilemez bir egemenlik ve bağımsızlık kaybına yol açtığı ve bunun ancak Britanya’nın birlikten ayrılmasıyla telafi edilebileceği argümanını yeniden canlandıran yeni ulusal egemenlik grubunun odak noktası haline geldi. Muhafazakâr Parti’nin başında John Major, Michael Heseltine ve Kenneth Clarke’ın bulunması ve Yeni İşçi Partisi’nin güçlü bir Avrupa yanlısı parti haline gelmesi nedeniyle bu yeni eğilim başta sadece mütevazı bir ilerleme kaydetmişti. Ekonomik büyüme, 1950’ler ya da 1960’larla kıyaslanamasa da yirmi yıldır olmadığı kadar güçlüydü ve Britanya’nın dünyadaki yeri, AB üyeliğinin temel direklerinden biri olarak görünüyordu. Britanya artık küresel pazarlara erişime ve insanların, malların ve sermayenin serbest dolaşımının önündeki engellerin kaldırılmasına bağlı olan ağırlıklı olarak hizmet ekonomisine sahipti. Gerileme geçmişte kalmış gibi görünüyordu ve birkaç karşıt görüşlü şahsiyet dışında siyasi kaygılar büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.

Fakat bu göreli sükûnet ve uzlaşı dönemi, tıpkı daha önceki sükûnet ve uzlaşı döneminin 1970’lerde çökmesi gibi artık sona erdi. 2008’deki mali çöküş ve ardından gelen kemer sıkma politikaları bu değişimin başlıca nedenlerinden biri oldu ve çöküş öncesine kıyasla çok daha keskin kutuplaşmalara ve siyasi çalkantılara yol açtı. Ancak gerilemeyi siyasi söylemin merkezi bir meselesi haline getiren hadise Brexit oldu. Brexit’in amigolarının pek çoğu Thatcherizm’e dönüşü mümkün kıldıklarını düşünüyordu. Ama aslında yaptıkları şey, Thatcherizm’in temel dayanaklarından birini gömmekti; bu dayanak, çok taraflı serbest ticareti teşvik eden istikrarlı bir liberal uluslararası düzenin parçası olmayı baz alıyordu. Bunun iki temel garantörü ABD ve AB’ydi. Brexit ancak Britanya’nın ABD ile gerçekten özel bir ilişki kurabilmesi halinde anlamlıydı ki bunu 1945’ten bu yana başaramamıştı ya da bunu başaramaması halinde korunan bir ulusal ekonomi açısından uygun olan maliyetli düzenlemeleri yapmaya hazırdı. Eğer Brexit Britanya’sının amacı vergileri düşürmek, harcamaları kısmak, kuralsızlaşmak ve Britanya’yı Avrupa ile ticarete büyük ölçüde bağlı olan şirket ve sektörlerden kurtarmak için yeni bir iktisadi şoku körüklemek ise, 1980’lerde Thatcher politikaları tarafından tahrip edilen bölgeleri sahiden “düzlüğe çıkarmak” için gerekli olan kaynakların yeniden dağıtımı ve müdahale düzeyi başarılamazdı.

Brexit gerileme tartışmalarını yeniden alevlendirdi, zira on yıllık kemer sıkma döneminin ardından gelen pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle daha da ağırlaşan hayat pahalılığı krizi, Brexit’in ele alınış biçimine karşı hem kalalımcılar hem de ayrılalımcılar arasındaki öfkeyi körükledi. İngiliz hükümeti ve siyaseti çökmüş görünüyor, hükümetler bir şeyler başarmakta zorlanıyor, sağlık hizmetlerinden ulaşıma, barınmadan kanalizasyona ve eğitime kadar ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlar çözümsüz görünüyor. Bu da asık suratlı, küskün bir siyaset karşıtı ruh hali yarattı.

Bugünkü gerileme tartışması 1970’lerdeki gerileme tartışmasıyla nasıl karşılaştırılabilir? O zamanlar jeopolitik seçim, Britanya’nın küreselleşmeyi kucaklamak ve AB üyeliği ile ABD’nin Bretton Woods sonrası yeni uluslararası düzeninin sunduğu özgürlüklerden yararlanmak için korumalı ulusal ekonomisini parçalayıp parçalamayacağı ya da daha da sağlamlaştırıp sağlamlaştırmayacağı şeklinde çerçevelenmişti. Birincisi kazandı. Bugün jeopolitik seçim Brexit ile çerçeveleniyor. İngiliz politikası Brexit’in yol açacağı zararı sınırlamayı mı hedeflemeli yoksa aktif bir şekilde korunaklı bir ulusal ekonomiyi yeniden mi yaratmalı? 1970’lerdeki politik ekonomi tercihi, devletin büyüklüğü ve müdahaleci rolünün büyük ölçüde geri çekilmesi mi yoksa daha da genişletilmesi mi gerektiği üzerineydi. Bugün ise tartışma, iklim acil durumunun ve yaşlanan nüfusun getirdiği zorlukların üstesinden gelebilmek için devletin nasıl yeniden organize edilmesi gerektiği üzerine. 1970’lerdeki kültürel tartışma cinsel serbestlik, sosyal liberalizm ve gençlik kültürü üzerineydi. Çok mu ileri gidildi yoksa yeterince ileri gidilmedi mi? Bugün kültür bir kez daha gerileme tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Ulusal kimliğin ve İngiliz değerlerinin, sosyal açıdan muhafazakâr çoğunluğa kültürel değişimi dayatmak isteyen “woke” elitlerin saldırısı altında olduğu söyleniyor. Demokrasi ve ifade özgürlüğünün yeniden tesis edilmesi için mevcut elitlerin tasfiye edilmesi, başlıca ulusal kurumlarda reform yapılması ve göç, suç ve azınlık hakları konularında çoğunluğun değerlerinin yeniden empoze edilmesi gerekiyor.

Brexit, siyasi partiler arasında AB üyeliğinin Britanya’nın dünyadaki imparatorluk sonrası yerini tanımladığı yönünde oluşan fikir birliğini altüst etti. Pek çok insan ülkenin gittiği istikameti reddettiklerini göstermek için ayrılma yönünde oy kullandı. AB onlar için, insanların Britanya ve yönetim şekli hakkında hazzetmedikleri her şeyin günah keçisi haline gelmişti. Fakat Brexit’le ilgili hüsran çok derin, gerileme tartışmalarını yoğunlaştırıyor ve siyasi inisiyatifi İşçi Partisi’ne devrediyor.

1970’lerle aradaki farklardan biri, Thatcher ve müttefiklerinin Britanya’nın gerilemesini nasıl tersine çevirecekleri konusunda net bir fikre sahip olmalarına karşın, Brexit taraftarlarının hükümette olmalarına rağmen Brexit’in ne anlama geldiği ya da nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda asla anlaşamamış olmaları. Boris Johnson, Brexit’in hem “küresel Britanya” hem de seviye atlama sağlayacağını vaat etmiş ama bunların birbiriyle bağdaşmadığını asla kabul etmemişti. Britanya’nın AB’den resmen ayrılmasından kısa bir süre sonra, 3 Şubat 2020’de Greenwich’te yaptığı konuşmada görkemli bir şekilde şunları söyledi: “Fırsatımız var, yeni ele geçirdiğimiz güçlerimiz var, nereye gitmek istediğimizi biliyoruz ve bu da dünyaya açılmak… Onlarca yıllık kış uykusundan sonra küresel serbest ticaret için bir kampanyacı olarak yeniden ortaya çıkıyoruz.”

Dünyanın en büyük serbest ticaret birliğinden ayrılarak küresel bir serbest tüccar olmaya çalışmak, özellikle de giderek rakip korumacı iktisadi ittifaklara bölünen bir dünyada hiçbir zaman mantıklı değildi. Brexit’in mantığı, bunu göçü çok düşük seviyelere indirmek, şirketleri yabancı rekabetten korumak ve 1980’lerden bu yana ekonominin küreselleşmesinden zarar gören ekonominin bazı kısımlarını düzlüğe çıkarmak adına kamu harcamalarını artırmak için bir fırsat olarak gören ayrılalımcılar tarafından çok daha iyi anlaşıldı. İşçi Partisi’nin iklim değişikliğiyle mücadele etmek, büyüme ve verimliliği artırmak için yeşil bir büyüme stratejisi geliştirme planları var. Bu, AB ile yakın bir ortaklık kurarken Muhafazakârların kendilerine miras bırakacağı genişletilmiş devletten tam olarak yararlanmayı ve onu geliştirmeyi gerektiriyor. Son gerileme tartışmalarında yaşanan tüm kargaşadan sonra Brexit sonrası Britanya’nın izleyeceği yeni yön bu gibi görünüyor. Pek çok insan zamanın radikalizm gerektirdiğini düşünürken bu radikal bir çözüm değil. Sağdaki gerilemenin gerçek olduğuna inananlar ve inkarcılar tarafından şiddetle saldırıya uğrayacaktır. Ama işe yarayabilir.

Çeviri: Emre KÖSE

Kaynak: https://emrekose.substack.com/p/britanyann-ebedi-cokusu

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin