SİNEMA, SANAT VE MÜSLÜMANLIĞIMIZ

Selim GÜRSELGİL

Lâikler film yapıyor, müslümanlar tepki gösteriyor. Sonra yine lâikler film yapıyor, müslümanlar tepki gösteriyor. Aradan bir müddet geçiyor, tekrar lâikler film yapıyor, tekrar müslümanlar tepki gösteriyor.

Bu film hiç değişmiyor. Herkes rolünden memnun. Bir müslüman da çıkıp demiyor ki, artık bu rolden usandık, bu sefer biz film yapalım onlar tepki göstersin. Bunu diyen yok. Bir kısmı rolünü çok sevdiği için demiyor; sürekli mağduru oynamaya, sürekli ağlamaya, sürekli birilerinden medet ummaya alışmış. Bir alışkanlığı bırakmak da zordur.

Bir kısmı demek istiyor ama diyemiyor. Çünkü bunu derse bir de tutup film yapması gerekecek. Bir Müslüman nasıl film yapar? Hiç bu konuyu düşünmemiş şimdiye kadar. Filmi hep Amerikalılar yapmış, o seyretmiş; diyelim ki seyretmemiş, çocuğu kesin seyretmiştir. Hiç yoksa komşusu seyretmiştir.

Film denince sadece şunu anlamıştır: Tepki gösterilecek filmler, tepki gösterilmeyecek filmler.

Son yıllarda bazı Müslümanların film işine girdiğini, bu işten güzel paralar kazandığını da duymuştur kesin. Para kazanmak için film işine girilir mi, girilmez mi, fetva aramış, ama bulamamıştır. Ona hiç kimse de dememiştir ki, ticaret olarak girsersen -hani şu muhafazakâr yapımcıların yaptığı gibi- haramdır, ama dava olarak gireceksen çok sevabı vardır. O, film işini en fazla, iyi para kazandıran bir yatırım olarak görmüştür; davanın bir gereği olarak değil.

İbda’yı da anlamıyor. İbda “artık bu roller değişmeli, sürekli onlar saçımızı çekecek biz ağlayacağız olmaz, bu sefer biz onların saçını çekelim, onlar ağlasın” deyince de gidip “ülkemizin dirlik ve düzenliğini bozmak istiyor bunlar” diye ihbar ediyor.

Senin dirlik ve düzenliğine pisleyeyim ben. Senin sümüklü veletler gibi sürekli zırıldamana, sürekli birilerini şikâyet edecek ve senin hakkını senin hakkında gözetecek merci aramana tüküreyim. Artık seyirciliği bırak, oyuncu ol. Tarih olma, tarihi sen yap. Pasiflikten çık, haraket et.

*

Şimdi bir arkadaşımız diyor, Müslümanlar film çekerlerse kesin tutuklanırlar.

Niye ki? Lâikler çektiği zaman niye tutuklanmıyor? Hâlbuki onların tutuklanma ihtimali daha yüksek, öyle değil mi? Ülkeyi müslümanlar yönetiyor. Tamam İslâmî kurallarla yönetmiyorlar ama İslâma hakaret yine de -çeşitli ceza maddelerine istinaden- suç sayılıyor. Peki neden onlar film çektiğinde tutuklanmıyor?

Çünkü çektikleri filmde hiçbir suç unsuruna rastlanmıyor. Sen görünce ima ve işaretlerden çıldırıyorsun, ama kanun gözüyle bakınca filmde hiç suç unsuru yok.

Bu nasıl oluyor? İslâmî kesimin pek bilmediği, pek de anlamadığı bir haslet sayesinde: Sanat… Sanat öyle bir şeydir ki, kapıdan kovsan bacadan gelir; kapı kapalıysa pencereden sızar, bacadan süzülür, yine gireceği yere girer. Nice diyarlarda en baskıcı, en zorba rejimlerin yasakları sanatla delinmiştir. Çünkü sanat, mahiyeti itibariyle ruhtur, ruhsa zaptedilemez.

Peki İslâmî kesimde bu ruh niye yok? İşte bunun hiçbir izâhı yok. İslâm tarihi sanat bakımından âbide örneklerle doludur. Bizzat Asr-ı Saadet’te sanatın müthiş gücünü gösteren örnekler sayısızdır. Öncelikle Kur’ân sanat örnekleriyle doludur; Kur’ân’ın tefsirinde ilk vasıta olarak şiir kabul edilmiştir. Peygamber Efendimiz’in sanat yoluyla yapılan saldırılara yine sanat yoluyla cevap veren, övülmüş şairleri vardır. İslâm tasavvufuna bitişik olarak İslâm estetğinin alabildiğine inceldiğini ve derinleştiğini görürsün. Osmanlılar, fikirde ve ilimde tartışılsa bile, şiiriyle, musikîsiyle, mimarîsiyle çağının zirvesini teşkil eder.

Sanattan anlamayan bir tek günümüz müslümanları; ruhtan habersiz olan -materyalistler bile değil- ama İslâmî kesim. Bu tam bir facia. Dramların en büyüğü. Aslında kendi hâline bakabilse (hani kendini bilen Rabbini bilir ya!), kendi dramını görebilse, ortaya en büyük sanat çıkar. Ama o kendinden bile habersiz. İslâm idrakı, tarihin kaydetmediği kadar kaba bir seviyede. Dünyayı idrakı da aynı…

İslâmî kesim, lâiklere tepki gösterirken, aslında lâikliği kendinde bünyeleştirmiş. “Din işleri ayrı dünya işleri ayrı” ilkesini o bizzat yaşıyor. Din denince, dar bir alan; otur kalk, kurallar bütünü. Sanat, ilim, fikir, dünyaya dair bir çok şey, onun din anlayışının kapsamı dışında. Sonra da lâiklerden şikâyet ediyor. Kardeş sen zaten o mevziyi terkedeli çok olmuş, işgâl edenler kendi meşrebince kullanacak hâliyle.

Şimdi ben bunları söyleyince onlara onlar kadar müslüman görünmüyorum, farkındayım. Alışkanlıklarına sığmayan bir şey gördüklerinde “sıkıntılı” diyorlar, ne sıkıntısı? “Mekruh falan hani.”

Oysa cihad, silâh kaçakçasından silâh alıp düşmana saldırmaya sığdırılamayacak kadar kapsamlıdır. Sırf kaleşle cihad yapılmaz, sinemayla, tiyatroyla, müzikle, resimle de cihad yapılır; yapılmalıdır da. Yapılmazsa, bu anlaşılmazsa, o mevziler başkalarına terkedilmiş olur. Ondan sonra oradan sürekli saldırı gelir, o cephelerde sürekli kanın akar. Senin sinemada “Pirimiz Hasan bin Sabit’tir” diyen kahramanların çıkmadıkça, sürekli mağlûp ve mağdur olacaksın.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin